Tutuklu şair İlhan Sami Çomak: Yalnız bırakılmak hukuksuzlukla sınanmak kadar yaralayıcı

Tutuklu şair İlhan Sami Çomak: Yalnız bırakılmak hukuksuzlukla sınanmak kadar yaralayıcı

27 yıldır cezaevinde olan şair İlhan Sami Çomak, Aç Parantez ekibinin sorularını yanıtladı.

İleri Haber

Aç Parantez ekibinden Akın Olgun, Gözde Bedeloğlu ve Kemal Bozkurt, 27 yıldır cezaevinde tutuklu bulunan Galler PEN Uluslararası Onursal Üyesi şair İlhan Sami Çomak ile röportaj yaptı.

Gazetecilerin yakınları aracılığı ile sorularını cezaevine ulaştırdığı Çomak ile yapılan kısa röportaj, dün akşam YouTube üzerinden yapılan yayında paylaşıldı.

Bingöl-Karlıova'da 1973 yılında hayata gelen İhsan Sami Çomak,1994 yılında 21 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünde öğrenci olduğu yıllarda, yoğun işkence altında alınan ifadesi esas alınarak Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı. Çomak, idama mahkum oldu ancak idam cezasının kaldırılmasıyla cezası müebbete çevrildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2007 yılında Çomak’ın adil yargılanmadığına hükmetti, ancak 2013’te yeniden başlayan yargılama Çomak’ın aleyhine sonuçlandı. Çomak’ın cezaevinde iken yazdığı 8 şiir kitabı bulunuyor. Öte yandan Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülü sahibi olan Çomak, Galler PEN Uluslararası Onursal Üyesidir. İlhan Sami Çomak bugün itibarıyla aralıksız 27 yıldır cezaevinde ve 27 yıldır düzyazı ve şiirlerini yazmayı sürdürüyor. 

Gazeteci Akın Olgun, Gözde Bedeloğlu ve Kemal Bozkurt'un, İlhan Sami Çomak ile yaptığı röportajın tamamı şu şekilde:

KEMAL BOZKURT: 27 yıldır somut bir delil olmadan tutuklusunuz. İktidarlar değişse de, birçok adalet bakanı değişse de sizin durumunuz değişmemiş. Gerçekte somut olan şeyse hayatınızın çalındığı. Tüm bu hırsızlığa rağmen üretmeye, yazmaya da devam ediyorsunuz. Size karşı olan bu ortak adaletsizliği neye bağlıyorsunuz?

İLHAN SAMİ ÇOMAK: Birikmiş böyle bir adaletsizliğin pek çok sebebi var aslında. Bir ikisine vurgu yapmalıyım. İktidar dediğimiz şeyle hem kavramsal olarak hem de somut açıdan bir uyumdan bahsedilebilir bu konuda. İktidarlar adaletle değil adaletsizlikle varlıklarını sürekli değiştirip muhkem hale getirirler. Devlet ve daha geniş anlamda iktidar dediğimiz şey, kendi yarattığı kötülük ve mağduriyetlere gerekçe bulmaktan geçiyor.  Genelde bu gerekçeler kanunlarla desteklenir, bizzat kanun adını alır.

Benim mahkemelerde geçen ömrüm, iktidarın beğendiğin bu yönüne bile tabi olmak istemeyen ülkemiz iktidar pratiğinin ve ona bağlı yargının keyfi, çokça umarsız, eh biraz ‘’yerli ve milli’’ bir kültürel geçmişin damgasıyla malül bir bilinç ve uygulamanın kanıtı olsa gerek. Ben bir şekilde sesimi duyurup geç de olsa bu adaletsizliği görünür kıldım. Oysa biliyorum ki 90'lı yıllarda mahkemelerle muhatap olan, DGM’lerde yargılanan hemen herkes aynı kötülükle karşılaştı. Benim gibi onların da hayatları çalındı. Asla onarılmayacak adaletsizlikle sınanmak hissiyle yaşamak durumunda bırakıldılar. Benim talihsizliğim bu adaletsizliğin süreklileşen ve sonucu asla değişmeyen yargılamalarla hep taze tutulması oldu. 80 yaşındaki hasta masum ve hasta mahpus M. Emin Özkan niye bırakılmıyorsa ben de o yüzden bırakılmadım! Ölecekleri neredeyse kesin olan ama buna rağmen takati çekilerek ölümü beklenen ve ölen Halil Güneş ve Abdurrezzak Şuyur neden bırakılmadıysa ben de o yüzden bırakılmadım!

AİHM’e herhangi bir başvuruları olmamasına rağmen DGM’de yargılanan tüm Hizbullah davası tutuklularının serbest bırakılmasını sağlayan irade ile AİHM’in kararına rağmen beni bırakmayan irade aynı. Onlar iktidarın nezdinde artık geçmişte ne yaşandıysa hepsi unutularak makul ve makbul vatandaş oldular. Oysa ben ve aynı durumda olan pek çok kişi makul ve makbul değildir! Bazı durumlarda adalet tanrıçasının gözü çok açık olabiliyor. Dolayısıyla hukuk ve yürürlükteki kanunlar çiğnenerek hayatlarımızın çalınmasında bir sakınca görünmüyor. Uzun süren bu adaletsizliğin bir de sessizlikten geçen bir yanı var ki bu daha yaralayıcı. Dostların sessizliği, dayanışma çabasının yetersizliği ve bu hukuksuzluğu açıklıkla görüp parçalayamamaları… Yalnız bırakılmak hukuksuzlukla sınanmak kadar yaralayıcı. Ben bunu söylerim.

AKIN OLGUN: “Yaratıcılık duvarları çatlatır; mutlaka sızar, özgürce akmak kararlılığını yineler! Ama aslolan şiirin kendisidir, nerede yazıldığı değil” diyorsunuz. Yıllardır yürüttüğünüz bir hukuk mücadeleniz var ve bunu şiirlerinizle de büyütüyorsunuz. Mekan ve zamanı şiirle özgürleştirmek olarak da algılıyoruz sözlerinizi. 27 yıllık tutsaksınız ve bu yanıyla sizin için mekan ve zaman ne ifade ediyor, ona nasıl bir anlam yüklüyorsunuz? 

İLHAN SAMİ ÇOMAK: Temel konular söz konusu olduğunda, tercih ve irademizin gösterdiği doğrultunun ve söyleyeceğimiz sözlerin bir sınırı var. Zamansız ve mekansız var olunamıyor maalesef. Şayet özgürleşmeden bahsedilecek ise kendi sınırlılığımızı bilen bir bilinçle, bu mutlak gerçekliğe uyum göstermek, özelde şiiri, genelde edebiyat ve sanatı bu amaçla zeka ve yeteneğin ve elbette hayal gücünün bir kazanımı olarak görmek daha açıklayıcı olabilir kanımca. Zamana tabiyiz evet, mekana da. Özgürleşme isteği tam da bu yüzden beliriyor zaten. Kültür olarak adlandırdığımız o geniş yelpazede yer alan bütün birikimler, gerçekte zaman ve mekanın, dolayısıyla hayatın zorunlu döngüsünün bize yüklediği sınırlı ve ölümlü olma gerçeğine karşı atılan adımlar değil midir zaten? Özgürleşme ile yaratıcılık arasında bir bağ var ve yaratıcılığın kendisi her zaman, nerede ve ne zaman gerçekleştiğinden daha önemlidir. Benim durumumda zaman ve mekanın tabi olduğumuz mutlak gücüne, bir insanın kötülük ediniminin keskin bir kılıç gibi eklendiğini görüyoruz. Şiir, bu kılıcın açtığı yaradan, onun acı bilincinden doğuyor bir yönüyle. Hem açılan yarayı onarmaya çalışan, hem de acıyı yumuşatma derdi olan bir yaratıcılık. Zaman kalıcı hasarlar bırakıyor bunu biliyoruz. Zamanı bu haliyle sevmiyorum. Mekan, insanın tertip ettiği bir kötülük biçimi olarak beliriyor burada. Mekanın böylesini sevmiyorum. Zaman ve mekan adaletsizlikle işbirliği yapıp hayatımı kundaklıyor hep. Böyle olabiliyorsa, zamana iyiliğin de var olduğunu hatırlatan, zorbalıktan değil sevgiden geçen bir şey sunulmalıydı. Şiire yönelmem, belki de bunu hatırlatma isteğimin ihsasla devreye girmiş olmasındandır. Hem mekanın genişleyip, nefes alınabilir bir yere dönüşmesi ancak böyle mümkün olabilirdi, yoksa bir ömürdür süren bu haksızlığa dayanmak çok zor olacaktı. Demek ki zamanın ve mekanın kötülüğü ve iyiliği bizim davranışlarımızda mündemiçtir. Kişi ne kadar özgürleşirse, zamanın ve mekanın çeperini o denli zorlayıp iterek kendisine yer açabilir. Aynı şekilde  bu çeper zorlandıkça özgürlük gürleşecektir. Kendine ait bir zamandan söz ediyorum. Kaçınılmaz olarak genel zamana itibar eden ama aynı şekilde göreli olan bir zaman, şiirin zamanı, şiirin ve yaratıcılığın zamanı. Zaman esneyince mekan da genişler!

GÖZDE BEDELOĞLU: “Karınca Yuvasını Dağıtmamak” adlı kitabınıza sunuş yazan Burhan Sönmez sizinle cezaevinde yaptığı görüşmeyi aktarıyor. Dört duvar arasında geçen 27 yılın sonunda artık dışarıdaki hayatın gerçekliğini tasavvur edemediğinizi, hayal etmeye çalışsanız da zihninizin algılamadığını söylüyorsunuz. Dışarıdaki hayata dair yiten bu gerçeklik duygusu şiire, yazıya nasıl dönüştü?

İLHAN SAMİ ÇOMAK: Özelde şiir genelde edebiyat belli ki benim için bir bahane. Hayat ve özgürlüğün vadettiği imkanlara ulaşmak için bir bahane. Mümkün olduğunu bildiğim ama haksızca koparıldığım bütün bir gerçekler toplamının, bana duygunun her yönüyle dönmesi için özenle işlediğim bir bahane. Gerçeğin ağır ve acı bilinci ile öğütülmemek için kullandığım bir bahane. Böyle olunca her zamankinden ve herkesten daha büyük bir azimle çalışmak, yiten gerçekliğin yerine bir dayanak noktası bularak oradan hayata tekrardan tutunmak adına başka hiçbir şeye değil en başta içe yönelmek, hayal gücüne güvenip hafızanın bıraktıklarını işleyerek kendi üzerine kapanmak sezgiyle girilen bir yol oldu aslında. Dayanak noktası bulmak bu karanlık boşlukta kurucu bir öneme sahip. Kendi üzerine, anılarına kapanma bu bahiste söz edilmesi gereken ana unsur. Deneyimle bilinç ve hayatıma yeni bir şey katma imkanından mahrum edildiğimden hatırlamaya, ısrarla hatırlamaya, duygunun eskiyip küflenmesini önlemek için anılara itinayla sahip çıkarak taze tutma çabasına, bu amaçla yeni yaşamışım gibi anıları kurgulamaya yöneliyorum mecburen. Kendimi koruyorum aslında şiir yazarken beni ben yapan değerleri… Sadece aşk değil anılar da bakım ister bunu biliyorum. Edebiyat beli ki beni yepyeni bir insan yapmadı evet ama beklenmedik hücumlara karşı sağlam durmamı doğurdu. Adaletsizlikle vuruldum, çok dövüldüm ve bu sürekli bir sınamaya dönüştü. Şiir hiç de hazır olmadığım keskin hayal kırıklıklarının yarattığı derin sarsıntıları önce karşılamamı sonra da kaybımın büyüklüğünü onarıcı bir bilinçle kabul etmemi sağladı. Şiir, şiire çalışmak, şiir yazmak… Gerçeklik ağır bir yüke dönüşürse unutmak devreye giriyor sanırım. Bunun iradi bir yönelimle ilgisi yok. Hatırlamak kadar unutmak da bir yere kadar seçilebilir bir şeydir ama bir yere kadar. Bunun ölçüsünü kimse kestiremez. Belki de yiten gerçeklik duygusu acıyı sürekli hatırlamak istemeyen aklın bir tedbiridir, kim bilir. Şiir ve yazı unutuştan kaçınılmaz olarak beliren yiten gerçeklik duygusunun getirdiği boşluktan ama en çok hayata yeniden tutunma arzusundan doğuyor belli ki…