Türkiye’nin roman haritası: Bir deneme

"Benimki biraz da unutulmuşa, arkada bırakılmışa, kadri bilinmemişe bir reveranstı; suyunu bulursa ne mutlu… "



18-02-2019 08:28

Ayşenur Göğebakan

Türkiye’nin, ve dahi herhangi bir yerin, kuşkusuz sonsuz sayıda resmi yapılabilir. Doğrudan fotoğraflarla bir kolaj oluşturabilirsiniz, manzara resimli kartpostalları yan yana dizebilirsiniz, seri ilanların bile bir araya geldiklerinde anlatacakları bir şeyler elbette vardır. 

1873 yılında Şemseddin Sami, Talat ve Fitnat’ın başından geçen aşk macerasını yazıya döktüğünde başlayan roman sergüzeştimizin de, bugüne dek birikerek kabarttığı bir delta vardı. Bu birikimin çoğunluğunu İstanbul sırtlasa da, ülkenin geri kalanı nasıl bir katkıda bulunmuş ve yurdun dört bir yanından akmış kelimelerle nasıl bir pastiş oluşturulabilir, bunu merak ederek işe başladım. 

Öncelikle zorluklardan bahsetmek gerek. Türkiye’nin idari il sınırları, her idari sınır gibi, alelade. Çankırı’yı Çorum’dan ne ayırıyor tayin etmek zor; ama bu sınır kaale almak zorunda olduğumuz kabullerden biri. İlaveten, farklı Cumhuriyet iktidarlarının kendi siyasi ajandaları doğrultusunda Monopoly oynar gibi aniden kent kıldıkları yerler fazlasıyla mevcut. Bu çalışmanın merceği altında, Osmaniye Adana’dan ne derece ayrılıyor veya Kilis Antep’ten, bir muamma. Ki buradan, aslında işlerin daha da karmaşıklaştığı yere geliyoruz: merkez ve taşra. Bir şehri elbette merkezi ve taşrası birlikte yaratır fakat söz konusu şehrin temsili için bir tercih yapmak zorunda olduğumuzda hangisi daha isabetli olur? 

Bu sorunun mutlak bir cevabı olduğunu sanmamakla birlikte, Türkiye özelinde toplum yapısının taşradan yana ağır bastığını düşünüyorum. Bahsedilen ister milli ve ülkücü saiklerle dışarıdan bir gözle yazılmış Yaban olsun, ister köy gerçekliğini kayda geçirmek üzere kaleme alınmış Bizim Köy, sunulan kesitlerin oluşturduğu bütün, bir taşra toplumunu, daha da önemlisi taşra mentalitesini işaret ediyor. Cumhuriyet öncesinde Türkiye sınırları içinde bir hayli kozmopolit sayılabilecek şehirler olmasına, yeni yüzyılın bilinmezliğinin eşiği olarak tanımlanabilecek bir zamanda etnisite ve din farkının bir romanı havalandıracak çatışmalara gebe olmasına rağmen, bunun yansımasını ancak son yıllarda yazılmış romanlarda tek tük görüyoruz. Bunun yerine karşılaştığımız bolca gelenek ve töre kaydı, halkın fakirlik ve cehalet sarmalındaki yanılgıları, yeni rejimin en iyi ihtimalle kısa kalmış, fakat çoğunlukla bozulmuş ve yozlaşmış vekillerinin aymazlıkları ve bütün bunların yarattığı üssel çatışmalar. Refah yoksunluğu ve güçlendirdiği cehaletin küçük insan üzerinde kristalize ettiği kırılmalar Adana’nın bereketli toprakları üzerinde de, Ardahan’ın çetin soğuğunda da aynı. 

Bunun nedenlerini Türkiye’nin modernizasyon süreci ve onunla paralel giden Türk romanının gelişim evrelerinde bulabileceğimizi düşünüyorum. Bilindiği üzere ülkemizde roman, inorganik yollarla zuhur etmiş bir formattır. Toplumda hali hazırda varolan destan, masal türü anlatı biçimlerinden evrilmemiş, doğal bir gelişim yaşamamış, tabir-i caizse kopyala-yapıştır metoduyla bir anda baş vermiştir. Batı’da burjuva toplumunun ortaya çıkmasıyla aynı sıralarda doğmuş olan romanın yapı taşı, bu toplumun en küçük parçacığı olan bireydir. Osmanlı toplumunun süregelmiş iktisadi çerçevesi, bireyi oluşturacak toplum yapılanmasından fersah fersah uzaktı. Dolayısıyla bireyin doğamadığı yerde, romanın doğal yollarla doğmasını beklemek abesle iştigaldir.

Bu çerçevede, Türkiye’de roman yazımının Tanzimat ile beraber başlaması tesadüf değildir. Toplumun girdabında kendini kaybettiği Batı-Doğu ikilemi, 1950’lerin ortalarına kadar Türk romanının da yazgısını belirler. Ahmet Mithat Efendi’den Peyami Safa’ya kadar nasıl, neyin pahasına ve ne için batılılaşılacağı mevzuu, toplumun aydın kesimi olan yazarları fazlasıyla ilgilendirmiş ve bu nedenle birçok yazar yazdığı romanı bu mevzu üzerine düşüncelerine demir atıp, denize salmıştır. Çapa atmış her gemi gibi bu romanlar da fazla açığa gidememişlerdir. Bu kısıtlı gezintinin sahne aldığı yer ise, toplumun kalbinin attığı ve her çeşit ötekiyle dirsek teması kurduğu İstanbul’dur. 

Anadolu’yla ilk temas Milli Mücadele ve Genç Cumhuriyet romanları sayesinde olur (Burada, Nabizade Nazım’ın 1890 tarihli Karabibik’i ve Ebubekir Hazım Tepeyran’ın 1910 tarihli Küçük Paşa’sını ayrı tutmak gerekir, ikisi de yapısal sorunlarına rağmen köyü ve köy hayatını ilk olarak ele alan eserlerdir). Bu dönemde, her ne kadar Reşat Nuri’nin sıklıkla yaptığı gibi, yurdun her yanında üç aşağı beş yukarı aynı şeylerin yaşandığına nazireyle, olayların vuku bulduğu mekanların “bir Anadolu kasabası” gibi müphem ve afaki bırakıldığını gözlemlesek de, yavaş yavaş  İstanbul’dan, konak hayatından çıkıp, Türkiye gerçeği ile tanışmaya başlarız. Vurun Kahpeye, Yeşil Gece ve Yaban gibi romanlar, Cumhuriyet’e ve onun ideallerine inanmış temsilcilerinin gözünden taşrayı anlatır, mekanı Anadolu’nun tümünden ayrıştırmayıp, taşralığında saklayarak. Bu romanlardaki aydın yabancılaşması, suretinde yeni rejimin canlandığı öğretmen - gerici güçler çatışması gibi leitmotifleri, 50’li yıllarda yazılmış Sağırdere, 70’li yıllarda yazılmış Yeşil Gölge gibi romanlarda da görürüz. Bunlar toplumun bugüne değin çözemediği ve küçük Anadolu şehirlerinde, kasabalarında veya köylerinde insan kalabalığının ardına saklanamayan düğümleri olduğu için, edebiyatımızda ve dahi sinemamızda hep vardırlar. 

1930’lu yıllara gelindiğinde, Bolu’nun bir köyündeki Alevi - Sünni çatışmasını, emek ve emperyalizm merceklerinden aktaran Çıkrıklar Durunca gibi, kasaba gerçekliğini hiçbir şekilde didaktizme bulaşmadan nesnel hakikatlerle anlatan Kuyucaklı Yusuf gibi yeni filizlenmeler vardır artık. 1941 yılında yazılmış Denizin Çağırışı’nda, ilerleyen yıllarda Tutunamayanlar, Aylak Adam gibi eserlerle Türk edebiyatında bir hayli yer kaplayacak olan bireyin varoluşsal kopukluğunu ilk kez görürüz. Burada taşraya bir nevi zorla fırlatılmış bir öğretmen, kendinden önce gelen örneklerde olduğu gibi idealist bir aydınlanma ajanı değil, taşranın kuraklığını ve boğuculuğunu İzmir’in merkezinde bile bulabilen bir bireydir artık. 

50’li yıllar, 70’lerin sonuna kadar devam edecek olan bir çığırı tek başına açmış bir romanla açılır. 1950’de yazılan ve yurtiçi ve yurtdışında büyük bir ilgiye mahzar olan Bizim Köy, Köy Enstitülü Mahmut Makal’ın köy öğretmenliği yaptığı sırada köye ve köylüye dair tuttuğu notlardan oluşur. Bizim Köy’ün önemi edebiyatımıza daha önce şehirli yazarların kısıtlı taşra gözlemlerine dayanan bir merceği kırıp, köyde doğup büyümüş, köyün şahitliğini yapmış birinin merceğini getirmesidir. Bunun devamı Köy Enstitülü yazarlarla gelir, Talip Apaydın Eskişehir ve yöresini, Dursun Akçam Ardahan ve yöresini, Ümit Kaftancıoğlu Kars ve yöresini, Fakir Baykurt Burdur ve yöresini, Abbas Sayar ve Yusuf Ziya Bahadınlı Yozgat ve yöresini, Bekir Yıldız, Adnan Binyazar, Hasan Kıyafet, Osman Şahin, Behzat Ay yurdun çeşitli yerlerini “içeriden biri” olarak anlatmış, tamamlanamamış cumhuriyet ideallerine ve özellikle Demokrat Parti iktidarının bu ideallerin aksi yönünde ilerleyen yanlış politikalarına dikkat çekmişlerdir. Bu romanların çoğunda, toplumcu gerçekliği bir mıh gibi romanın ortasına çakılı buluruz; romanın yapı taşı olan birey bir nebze hafife alınmış, karakterler içsel ve dışsal çatışmalarla dolu bir yolcu olmaktan çok, roman yazarının dünya görüşünü, toplumsal düğümlere getirdiği çözümleri kitlelere duyurmasını sağlayan bir araç olarak kullanılmışlar ve dolayısıyla sığ kalmışlardır. 

Ferit Edgü’nün Kimse ve O romanları, köy romanında bir başka yöne boy veren romanlar olarak anılmayı hak ediyor. Yine devletin bir temsilcisi olarak Hakkari’nin bir köyüne giden öğretmen şablonuyla karşı karşıyayızdır, fakat bu öğretmen kendisinden öncekiler gibi idealizmin ve toplumculuğun ateşine soyunmaz. Diğerlerinden farklı olarak sadece öğretmeye değil, öğrenmeye de gitmiştir ve tanık olduğu yoksulluğun, açlığın ve çaresizliğin anahtarının kendisinde olmadığının bilincindedir. İçine girdiği ve dillerinden anlamadığı topluluğu gözlemlemekten çok, kendisinin o toplum içindeki halini gözlemlemeye yatkındır ki bu bir karakter şeması olarak edebiyatımızda fazla karşılaşmadığımız bir durumdur.

Köy romanı furyasından sonra, Türk romanı tekrar başta İstanbul olmak üzere büyükşehire geri döner. Oğuz Atay, Demir Özlü, Sevgi Soysal gibi yazarlar küçük burjuva dünyasına yönelmiş, bu dünyanın değerleri, tanıklıkları ve gözlemlerini irdelemişlerdir; dolayısıyla bu romanlarda Anadolu’ya dair bir şeyler bulmak zordur. Derken 12 Mart ve 12 Eylül romanları gelir. 12 Eylül’ün akabinde benimsenen neoliberal politikaları temel alan iktisadi değişim, coğrafyayı da değiştirir. 1950’lerde Demokrat Parti iktidarıyla başlayan süreç, 80’lerde büyük bir ivme kazanmış, taşralı nüfus büyük şehirlerde yoğunlaşmış, taşralı merkeze taşınarak, merkezi; serbest piyasa ise taşraya taşınarak taşrayı dönüştürmüştür. Bu coğrafi ve iktisadi amorfluğun meyvelerini, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünde, Orhan Pamuk’un Yeni Hayat ve Kar’ında, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’inde okuyabiliriz. 

Türk romanının Türkiye haritası üzerindeki gezintisi şimdilik böyle. Elbette bu kişisel de bir gezinti, ister istemez bireysel tercihler haritaya yansıyor. Dolayısıyla neden şu kitap değil de bu kitap türü itirazlar, kişiselliğin oluşturduğu bariyeri geçemiyor. Birçok insan, bilinirliğin o “gizemli çekiciliği”nden hareketle Kars’ta Orhan Pamuk’un Kar’ını görmek istedi mesela ama benim nezdimde Ümit Kaftancıoğlu’nun Kars’ı daha otantik dolayısıyla haritada o var. Bu tür tercihlerin tartışılmasına gerek var mı çok da emin değilim; ki zaten kimseyi ikna etmek de istemem. Zira herkesin Türkiye için oluşturacağı roman haritasının farklı olması olabilir asıl ve amaçlamamız gereken zenginlik. Benimki biraz da unutulmuşa, arkada bırakılmışa, kadri bilinmemişe bir reveranstı; suyunu bulursa ne mutlu…