Türkiyeli işçi göçü ve sonuçları



06-09-2021 08:53

Fotoğraf: Trenle Ruhr'a [1]: Tütün imalatçısı Mehmet Ali, İzmir yakınlarında küçük bir köy olan Bademli'den Şubat 1966'da köyünün son erkeği olarak Almanya'ya çalışmaya gitti. Böylece ailesini erkeksiz bir köyde geride bıraktı.

Yazar: Stefan Luft

Çevirmen: İsmail Çiçek

1961 yılında Türkiye ile misafir işçiler üzerine bir anlaşma imzalayan Almanya Federal Cumhuriyeti iş gücüne ihtiyaç duyarken, Türkiye de yüksek işsizlik ile mücadele ediyor ve Türkiyeli işçilerin ülkeye gönderdikleri dövizden faydalanıyordu. 12 yılda yaklaşık 900 bin 000 kişi Almanya’ya göç etti. Geri dönmeyenler ve onların Almanya’da yaşamaya devam eden diğer kuşakları günümüz Almanya’sını toplumsal, kültürel ve ekonomik açıdan şekillendirdi.

Bugün yaklaşık 3 milyon Türkiyeli Almanya’da yaşıyor. Türkiyeliler böylelikle hem yabancı vatandaşlar hem de göçmen kökenli insanlar arasındaki en büyük azınlık grubu oluştururken aynı zamanda İtalya, Portekiz ve İspanya'dan gelen göçmen işçiler arasında da en zayıf uyuma sahip olarak görülüyordu. 1960'lardan beri Türkiye ile Federal Almanya Cumhuriyeti arasında canlı göç ilişkileri vardı. Avrupa Birliği'ndeki tüm Türkiyelilerin dörtte üçü Almanya'ya göç etti. 1970'lerin ortalarına kadar en önemli göç yöntemi işçi göçüydü: 1973 yılına kadar Türkiye'den 867 bin işçi Batı Almanya'ya giderken, aynı dönemde yaklaşık 500 bin işçinin geri döndüğü kayda geçti ve bu durum büyük bir bakım göçüne [2] zemin hazırladı. Kasım 1973'te işçi alımının durdurulmasının ardından, aile birleşimi [3] çok daha önem kazandı ve böylece Türkiye nüfusunun yüzde 53'ü bu yolla Almanya'ya geldi.

1950'lerin ortalarından itibaren sanayileşmiş Batı Avrupa ülkelerinin misafir işçi alımında çeşitli çıkar ve beklentilere sahip aktörler yer aldı. Planlandığı gibi geçici bir işçi göçü öz dinamizmi geliştirdi ancak bu, iş piyasasının ihtiyaçlarından ayrılarak büyük ölçüde kalıcı bir göçle sonuçlandı. Türkiyeli işçiler ve aileleri, çeşitli ilçe ve çok sayıda şehirde yoğunlaştı.

EKONOMİK MUCİZE: İŞÇİ GÖÇÜNÜN TETİKLEYİCİLERİ

Savaş sonrası ekonomi furyasında işgücüne olan talep arttı. Sabit arz ile bu, işgücü piyasasında daha yüksek fiyatlara, yani daha yüksek ücretlere ve daha iyi çalışma koşullarının oluşmasına yol açabilirdi. Maliyetlerdeki bu tehlikeli artıştan kaçınmak için, işgücü rezervinin yurt dışından gelen işçiler aracılığıyla genişletilmesi gerekiyordu. Yabancı işçilerin az gelişmiş bölgelerden “ithal edilmesi” gerekliydi. Alman Hükümeti, özellikle Ekonomi Bakanlığı, bu görüşü büyük ölçüde benimsedi.

İşe alım anlaşmalarıyla, hem işçi gönderen ülkeler açısından (işçilerin sayısı ve nitelik yapılarına göre) hem de işçi göçünün iç piyasa üzerindeki etkilerini sınırlamak isteyen Alman Hükümeti açısından, devlet denetiminde olması güvencesine alınması bekleniyordu. Amaç, şirketlerin geçerli toplu sözleşmelere tabi olmayan çok sayıda yabancı işçi çalıştırmasını engellemekti.

İŞÇİ GÖNDEREN ÜLKELERİN ÇIKARINA İŞÇİ GÖÇÜ

İşçi göndermek isteyen ülkeler, Batı Almanya’ya anlaşmayı kendileriyle yapmaları için baskı uyguladı. O dönemde Batı Almanya'da yaklaşık bir milyon işsizin ve yaklaşık 200 bin boş pozisyonun kayıtlara geçmiş olmasına rağmen, İtalya'nın ısrarı üzerine uzun görüşmelerin ardından ilk işçi göçü anlaşması 1955'te imzalandı. Sendikaların dahil olduğu ret oylarının baskınlığı ile uzun ve çatışmalı bir kamusal tartışmaya rağmen, anlaşmanın imzalanması herhangi bir iç siyasi yankıya mahal vermeden yapıldı. 1960’ta Batı Almanya'da boş pozisyonların sayısı ilk kez işsiz sayısının üzerine çıktı. Federal Almanya Silahlı Kuvvetleri'nin kurulması ve 1961'de Berlin Duvarı’nın inşası ile Doğu Almanya'nın kapanması, işçi göçü politikasının daha kapsamlı şekilde kullanılmasına olanak sağladı. Bunu İspanya ve Yunanistan (1960), Türkiye (1961), Portekiz (1964), Fas (1963), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) ile yapılan anlaşmalar izledi. Misafir işçiler, ilk olarak bir yıllık oturma ve çalışma izni elde etti.

MENŞE ÜLKE: TÜRKİYE

Misafir işçilerin büyük bir çoğunluğunu Türkler ve onların arkasından Batı Almanya’ya gelen yakınları oluşturuyordu. Burada hem ilgili tarafların güdüleri hem de özellikle menşe ülkedeki koşulların uygunluğu açıklık gösteriyordu. Türk-Alman işçi göçü anlaşmasında ilk hamle 1961'de Türkiye'den geldi. Türkiye'nin, hızla büyüyen nüfusun bir kısmını belirli bir süreliğine yurt dışına misafir işçi olarak gönderme konusunda önemli bir çıkarı vardı. Sosyal-ekonomik memnuniyetsizlikler, yüksek nüfus artışı ve yüksek işsizlik insanları işçi göçüne teşvik ediyordu. Türkiye Hükümeti kendi iç piyasasına nefes aldırmanın yanı sıra, acilen gerekli olan döviz girdisini ve endüstriyel modernleşmeyi yeterli niteliğe sahip gurbetçileri geri çağırarak karşılamayı planlıyordu (o zamanlar Türkiye'deki işgücünün yaklaşık yüzde 77'si tarımda, sadece yüzde onu sanayide çalışıyordu). Beklenen ve planlanan döviz girdileri gerçekten de gerçekleşti: Sadece 1972'de Türkiyeli işçiler kendi ülkelerine 2,1 milyar Alman markı sağladı ve Türkiye bununla 1,8 milyar mark ticaret açığını fazlasıyla kapattı. Ayrıca 1973'te döviz transferleri de Türkiye'nin dış ticaret açığının üstüne çıktı.

1972 İTİBARIYLA EN BASKIN ETNİK GRUP

Batı Almanya eyalet hükümetleri ilk başta Türkiye ile bir işçi göçü anlaşması yapmayı gerekli görmedi. Karar dış politika sebebiyle alınmıştı; Türkiye, NATO'nun Güneydoğu kanadını koruyordu. 1961 işçi göçü anlaşması, oturum izninin en fazla iki yıl ile sınırlandırılmasını öngördü ve diğer aile üyelerinin de gelmesiyle ilgili herhangi bir maddeye değinmedi. Alman işveren birlikleri ve Türkiye Hükümetinin ısrarları üzerine, anlaşma 1964'te gözden geçirilerek artık belirli bir süre kısıtlamasını içermeyen yeni versiyonu olarak tekrar imzalandı.

Türkiyeli misafir işçilerin istihdamı 1960'ların sonlarında, yani kısmen geç başladı. 1968'den 1971'e kadar Türkiyeli işçi sayısı 152 bin 900'den 453 bin 100 ile üçe katlandı. 1972'nin başlarında Türkiyeli misafir işçiler en baskın etnik grup olarak İtalyanların yerini aldı.

 Çalışma Bakanı Ali Naili Erdem’in 1966 Almanya ziyareti

Misafir işçilerin yaklaşık yüzde 80'i imalat ve inşaat sektöründe, yüzde 20'si hizmet sektöründe istihdam edildi ve çoğunlukla yarı kalifiye veya yardımcı işçi olarak çalıştılar. Kasım 1973'te, AB üyesi olmayan ülkelerden gelen misafir işçiler için işçi alımı yasağı uygulanmaya başladı. Sanayiye olan gereksinimin azalması, işçilerin anavatanlarındaki koşulların iyileşmesinin dışında bu Yunan ve İspanyol işçilerin yaklaşık yüzde 42'sinin ülkelerine dönmesine neden oldu. Oysa Türkiyeli misafir işçi sayısı 1973'te 605 binden 1980'de 578 bine gibi çok az bir gerileme yaşadı.

İşçi alımının durdurulması, Türkiye'den gelen işçilerin yerleşip ailelerini yanlarına alma eğilimini artırdı. Bir kez ülkeden gittikten sonra, geri dönmek neredeyse imkansızdı. İşe alımın durdurulmasının ardından, hukuki durum bir işten çıktıktan sonra aynı işe tekrar girmeyi neredeyse imkânsız hale getirdi. Türkiye vatandaşlarından oluşan grup, 1974'te 1 milyondan, 1980'de 1,4 milyona kadar yükseldi ve işe alımın durdurulmasından sonraki yıllarda artış gösteren tek gruptu. 1974'ten 1979'a kadar kadınların oranı yüzde 21 civarında artarken, Türkiye'den gelen 15 yaşın altındaki kişilerin sayısı aynı dönemde yaklaşık 420 bin ile ikiye katlandı.

Bu durum yüksek işsizlikle bağdaştırıldığında, özellikle kırsal kökenli Türkiyeliler arasında Türkiye’ye geri dönmeleri halinde mevcut fırsatlarla ilgili şüphelerini keskinleştirdi. İç piyasaya olan yeni uyum, yüksek nüfus artışı yüzünden daha da zorlaştı. Anavatanlarına geri dönen işçilerden aldıkları haberler de onları teşvik etmedi. Beklentileri çoğu zaman oldukça yüksekte tutmuşlardı ve buna bağlı olarak da hayal kırıklığına uğradılar. Yıllar sonra Almanya'ya geri dönmek isteyen işçiler, oradaki akrabaları ve arkadaşlarının yüksek beklentilerinin yanı sıra kendi vatanlarında yabancılık çekme gibi çok sayıda psikolojik sorunla karşı karşıya kaldılar.                               

ETNİK KOLONİLER

Özellikle, tüm misafir işçi gruplarınca yabancı olarak kabul edilen ve bu nedenle sık sık ayrımcılığa maruz kalan Türkiyeli işçiler, baştan itibaren sosyal konumu zayıf sakinlerin yüksek oranda bulunduğu muhitlere yerleştiler. Her şeyden önce ucuz konut, ağızdan ağıza propaganda aracılığıyla yapılan zincirleme satış sistemi, ev sahibi mağduriyeti gibi konut piyasasının filtreleme mekanizmaları da buna katkıda bulundu. İlkokul ve ortaokulların yanında her türlü okulda Türkiye kökenli öğrencilerin özellikle belirgin bir yoğunluğu on yıllardır deneysel olarak tespit edilmiştir. Günümüzde Almanya’daki Türk diasporasının dağılımı diğer işçi gönderen ülkelerin gruplarından oldukça farklıdır. Örneğin, İtalyanlar ve Yunanlılar arasında çoğu yerleşim bölgesindeki yoğunluk azalma gösterirken Türkiyeli gruplar adına yoğunluk sabit kaldı.

 

Alibaba Köln-Türk marketi bakkalı önünde satıcılar (1987)

2012 yılında yapılan mikro nüfus sayımına [4] göre, tüm Türkiyeli evleri göz önüne alındığında aile fertlerinin yalnızca yüzde 7,9'unun ev idaresine katkısı yoktu. Türkiye kökenli gruplarda, eski misafir işçi gruplarına kıyasla dil edinimi, etnik ilişkiler, eğitim, iş piyasası gibi entegrasyon göstergeleri ortalamanın altındaydı. Almanya'da doğan Türkler arasında yüksek öğrenim görenlerin sayısı artarken Türkiyeli kadınlar için de bu oran bir kuşak içinde iki katına çıktı. Bu durum, sosyal tırmanışın mümkün olduğunu ve zamanla daha da sık gerçekleşebileceğini gösteriyordu. Aynı zamanda, ilerleyenler ve geride kalanlar arasındaki uçurum da büyüdü.

SEBEPLER

Bunun sebepleri göç tarihinin çeşitli yönlerinden geliyordu. Türkiyeliler, Federal Almanya Cumhuriyeti'ne son büyük misafir işçi gruplarından biri olarak geldiler ve bu nedenle sadece kendilerinden önce gelen misafir işçilerden arta kalan işlere ve evlere erişebildiler. Etnik grup büyüklüğü de bir etmendi; göçmen sayısı az olduğu sürece çoğunluk olan topluluğa (özellikle dil açısından) adaptasyon neredeyse kaçınılmazdı. Belirli bir grup büyüklüğü, etnik kolonilerin ortaya çıkması için hem sosyal hem de ekonomik açıdan şarttı. Orada yaşayan insanlar sadece düşük bir sosyal statüye sahipse, bu kolonileşme entegrasyonu olumsuz etkileyecekti.

 

Kasım 2011'de Federal Hükümet Uyum Sorumlusu Komisyon Üyesi Maria Böhmer, Münih'te düzenlenen "İstanbul'dan 50 Yıllık Göç" anma trenini selamlarken

KÖPRÜYÜ KURANLAR

Anavatandan hedef ülkeye kalıcı veya para kazanma amacıyla geçici olarak yapılan göçlere küreselleşme zamanlarında anavatan ile hedef ülke arasında hareketlilik de eklendi. Yüksek vasıflı Türkiyelilerin, Almanya Federal Cumhuriyeti'nden Türkiye'ye geri dönmesinin sebebi bu bağlamdan anlaşılabilir. Türkiyeli misafir işçiler her iki ülke arasında bir köprü kurdular. Her şeyden önce Almanya'daki itici faktörler medya algısında ele alındı. Hedef ülkedeki ekonomik, sosyal ve politik gelişmeler de en azından eşit olarak değerlendirilmeliydi ve Türkiye burada bir adım öndeydi. Anketler yüksek bir göç ya da geri dönüş isteğini gösterse de geri dönüş fikrinde toplu bir dönüş değil vasıflı bir geri dönüş söz konusuydu.

Almanya'da 400 binden fazla çalışanı ve gittikçe artış eğilimi gösteren 36 milyar euroluk cirosuyla Türkiyeliler tarafından yönetilen 80 binden fazla şirket, bu göçmen grubunun ekonomik açıdan ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Zafer Şenocak ve Emine Sevgi Özdamar gibi yazarlar, Fatih Akın gibi yönetmenler, Yeşiller Partisi’nden Cem Özdemir veya Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden Göç, Mülteciler ve Uyum Sorumluluğu Komiserliği yapmış Aydan Özoğuz (SPD) gibi siyasetçiler, Mesut Özil ve Ömer Toprak gibi futbolcular günümüzde göçmen geçmişine sahip Türklerin toplumsal hayatın her alanında önemli görevler üstlendiğini göstermekte ve Almanya'nın Türkiye'deki imajına da katkıda bulunmaktadırlar.

***

Çevirmenin notları:

1- Ruhr bölgesi, Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde bulunan, Almanya'nın en büyük metropolitan yerleşim merkezi olup aynı zamanda Almanya’nın demir-çelik sanayisi ile tanınan bölgesi.

2- Bakım göçü terimi, kadın göçmenlerin, bakıma ve yardıma ihtiyacı olan kişilerin özel hanelerinde kalıcı olarak çalıştıkları bir düzeni tanımlar. Bakım göçmenleri ekonomik olarak daha yoksul ülkelerden İsviçre, Almanya ve Avusturya'ya gelmekte ve ev içi ile bakım faaliyetlerini üstlenmektedir.

3- Aile birleşimi, eşlerin veya çocukların birlikte yaşamak amacıyla bir araya gelmesi yoluyla yapılan göç, uluslararası kanunlar ile tanınmış bir haktır.

4- 1957’den beri Almanya’da tüm hane halkının yüzde birine uygulanan ankettir. Hane halkının büyüklüğü, geçim kaynağı ve gelirler, çocukların bakımı, okul ve üniversite eğitimi, meslek ve meslek içi eğitim, internet ve barınma gibi konularda halkın durumu üzerine bilgi toplanmasıdır.

Kaynak: bpb