Türkçülüğün Esasları’na karşı “Kîne Em?”

Sözgelimi “Hepimiz kardeşiz’’ temasıyla Türkiye halkının önüne sürülen açılım süreçleri ve TRT Şeş’ler es geçilmemiş, aksine bunların üzerinden güncel bir tarifle yazar, okuru Kürt dili ve kültürü üzerine düşünmeye ve sorgulamaya davet etmiş durumdadır. Anadilini konuşmak, kendini anadilinde savunmak isteyen onlarca insanın bunun için önce mücadele etmek zorunda kalması ve bu başlık özelinde aynı topluma yaşatılan travma, bugün yadsınamayacak kadar büyüktür.



22-07-2018 00:34

Şilan Geçgel

Bir dilin gelişmesinin, zenginleşmesinin ve varlık kavgasının varacağı nokta kuşkusuz birçok etmene bağlıdır. Bir dilin yeterli gelişim gösterememesi; hem üretici yani dilin sahibinin, hem de üretimin hediye edildiği toplumsal- siyasal atmosferin sorumluluğundadır.

Bugün Türkiye’de varlık kavgası veren onlarca dilden biri olan Kürt dilinin incelenmesi de bu açıdan yakın tarihin değerlendirilmesi ve üretimin olanaklarının vurgulanması açısından kıymetlidir.

Bugün bakıldığında Kürt dilinin durumu neticesinde, Kürt dili ve kültürünün gelişimine dair yapılan en genel eleştiriler nihayetinde iki noktaya odaklanır;

Bunlardan birincisi Kürt aydınlarının ve yazarlarının dilin gelişimi için yeteri kadar emek vermediği, ikincisi ise emek vermeye çabalayanların bizzat devlet eliyle cezalandırıldığı ve bunun üretimi sekteye uğrattığı ön kabulüdür. Kuşkusuz bu iki neden birbirinden bağımsız değildir.

Bugün bu başlık özelinde Kürt dilinden bahsedecek ve Fransız yazar Clémence Scalbert Yücel’in iki bölümden oluşan “Kürt Edebiyatının Anatomisi” isimli kitabını inceleyeceğiz. Bahsi geçen kitabımız, geçtiğimiz ay Ayrıntı Yayınları’ndan çıkarak okurla buluştu.

Kürtçe'ye özel bir ilgisi olan yazar, sırasıyla hem Kürtçe hem de Türkçe öğrenmiştir. “Kürt Dilinin Anatomisi” kitabı ise Fransız yazarın doktora tezi. 

Türk dili politikaları ile Kürt dili politikalarına yer verilen kitapta, Türkiye’deki baskılara rağmen İsveç’te başlayan yazınsal yaratım sürecine, akabinde de edebi çevrenin oluşumunda rol oynayan değişik aktörlerin ortaya çıkışı ve onu yapılandıran ve harekete geçiren bahisler ve tartışmalara odaklanılıyor.

Varlık kavgası, göç, asimilasyon, işkence ve hapishanelerin de kendine bu kitapta geniş yer bulması okuru şaşırtmayacaktır hiç kuşkusuz.

Kitap, temelde iki ana başlık ve bunlar altında kronolojik olarak sıralanan alt başlıklarla işleniyor. Yazar, ilk kısımda alan dışı dil politikaları ve siyasette dillerin kullanımına odaklanırken, ikinci kısım ise çoğul alan olarak tarif ediliyor ve İsveç’te Kürtçe çalışmaları, Kürt Edebiyatı’nın hareket sınırları, rekabet eden edebi başkentlerle bezenerek devam ediyor.

Yazar, Türkiye’de dil politikalarının yasal bileşenleri üzerine durduğu ilk kısımda; Türkleştirme, asimilasyon ve Kürtçe üzerine uygulanan yasaklar zincirine değiniyor.

Yazar 1920’li yılları anlatırken salt Kürtleri değil, göçmenleri de hedef alan bir sürece dair şöyle yazıyor:

“Özellikle göçmenlere yoğunlaşan asimilasyon, 1920’li ve 1930’lu senelerde ülkenin iç politikasında temel mesele haline geldi; dönemin yazarları ve siyaset adamları açıkça ve düzenli olarak Türkleştirmek veya Türk yapmak ifadelerini kullanıyorlardı.’’

Bu başlık altında Ziya Gökalp’in kaleme aldığı ‘Türkçülüğün Esasları’na sık sık dem vurulurken, aynı kitaptan esinlenen Munis Tekinalp ‘Türkçülüğün Esasları’ndan on yıl sonra Türkçeleştirmeye dair bir kitap yazmıştır. 

Yine Tekinalp tarafından kaleme alınan ‘Türk insanının on emri’ ise şunlardan oluşmaktaydı; Soyadını Türkleştir, Türkçe konuş, Türkçe dua et, mektepleri Türkleştir…

Birçok açıdan değerlendirmeye tabi olmakla birlikte yazarın kitabında edebi bir kaygıdan ziyade sosyolojik bir kaygı güttüğünü ve bu bağlamda kitabın sosyolojik bir ürün özelliği taşıdığını özel olarak vurgulamak gerekir. Bu birçok açıdan kitabın daha verimli okunmasını sağlarken, yine yazar zorlama bir edebi kaygıyla siyasetten yalıtılmış bir üretim tarzına yenik düşmemiştir. Konu bir iktidar ve rejimin dillerle olan kavgasıyken, yazar da “apolitik” bir tutum alma hatasına düşmeyerek, okurun samimiyet sınavından kolaylıkla geçiyor böylece. 

Türkiye’de aykırı dillere, kültürlere, değerlere uygulanan örtülü ve örtüsüz birçok baskı kitapla kendine ifşa edilecek alan bulmuş; Kürt yazarlar ve aydınlar da eleştirilerden mahrum kalmazken, esas olarak devlet ve anadili talebi ile onun gündelik politikaları üzerine odaklanılmıştır.

Bu açıdan bakıldığında Kürt Dilinin Anatomisi kitabını okurken aklımıza yazar Akif Arda’nın “Bendeji Öğrencilik Anılarım” kitabı ve o kitapta yer alan aşağıdaki kesitin gelmesi şaşırtıcı değildir.

“[Bir gün] Müfettiş [geldi], dördüncü sınıftan Güneş isimli bir kız arkadaşımızı ayağa kaldırdı:

—Kızım, dedi, birinci tekil şahıs zamirlerini söyler misin?

Kız arkadaşımızın yüzü kıpkırmızı kesildi. Sorudan ne o bir şey anladı, ne de biz. Müfettiş verdiği örneklerle öğrenciyi konuşturup yanıt almak istedi, ancak yine olmayınca sorduğu soruyu öğreterek kendisi yanıtlamaya çalıştı:

—Peki, kızım, dedi, şimdi benim dediklerimi tekrarla: Ben, sen, o.

—Benji, senji, oji, şeklinde tekrarladı Güneş.

—Düz okuyalım, dedi müfettiş; ben, sen, o.

—Eji, senji, oji, dedi Güneş.

(…) [Müfettiş] öğretmenimize dönüp şöyle dedi:

—Bunlara doğrusunu öğretelim.

—Türkçeyi yeni öğreniyorlar, dedi öğretmenimiz. Anadil dışında eğitim zor oluyor.

—Bundan böyle Kürtçe konuşmayı yasak edeceksin!, dedi müfettiş. Değil mi çocuklar, Kürtçe konuşmak yasak! Her sınıftan ve mezradan birer ikişer öğrenci seçeceksin, seçtiğin bu öğrencilere ‘Türkçe konuş, Kürtçe konuşma başkanı’ diyeceksin!…

(…)

Liseyi bitirinceye kadar Kürtçe konuşmaya ve onunla eğitim yapmaya neden müsaade edilmediğini pek bilmezdik. Yasak edilme nedenini şu şekilde açıklayabiliyorduk; “toplumda yasak olan şeyler kötüdür, örneğin yalan söylemek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek… ve bu nedenle de yasaktır. Demek ki, Kürtçe de bunlar gibi kötü ki yasak edilerek konuşulmasına dahi müsaade edilmiyor. Kürtçe kötü ise o halde onu kullananlar da kötüdür.” Bu düşünce kişiliğimizin gelişmesinde olumsuzluklara, kendimize acıyıp zavallı duruma düşmemize ve kompleksli olmamıza yol açıyordu.

(…)”

Sözgelimi “Hepimiz kardeşiz’’ temasıyla Türkiye halkının önüne sürülen açılım süreçleri ve TRT Şeş’ler es geçilmemiş, aksine bunların üzerinden güncel bir tarifle yazar, okuru Kürt dili ve kültürü üzerine düşünmeye ve sorgulamaya davet etmiş durumdadır.  Anadilini konuşmak, kendini anadilinde savunmak isteyen onlarca insanın bunun için önce mücadele etmek zorunda kalması ve bu başlık özelinde aynı topluma yaşatılan travma, bugün yadsınamayacak kadar büyüktür.

“Kürt Dilinin Anatomisi” kitabı bu bağlamda hem çok kapsayıcı, hem de ileri bir üretimdir. Bununla birlikte, okur kitabın bazı siyasi göndermelerine mesafeli kalmak ve eleştirel gözle okumak şartıyla bu okuma faaliyetini daha verimli bir hale getirebilir.

*Kine em, Kürtçe'de “Kimiz biz?” demektir.

KÜNYE: Kürt Dilinin Anatomisi, Ayrıntı Yayınları, Clémence Scalbert Yücel, 272 sayfa, Fransızcadan çeviren: Yeraz Der Garabedyan