Tiyatro yönetmeni Emrah Elçiboğa ile göçü konuştuk: 'İyi ki Türkiye'den ayrılmışım demedim'

Bu söyleşi dizisini hazırlayan gazeteci de dahil söyleşilere konuk olan tüm kişiler Türkiye dışında yaşayan ve Türkiyeli olan kimselerdir. Söyleşiler, Türkiye dışında yaşamaya dair fikir ve bilgi vermek, konukların yeni yaşamlarından hikayelere tanıklık etmek amaçlıdır.



26-03-2021 08:49

Hilal Seven - Londra

Bu haftaki söyleşimizin konuğu oyuncu ve tiyatro yönetmeni Emrah Elçiboğa ile Türkiye’den Almanya’ya taşıyarak sürdürdüğü yaşamını, şimdilerde giderek büyüyen ailesini, ekranlardan uzak kalışını, sanatın göçünü ve yurda dair gözlemlerini konuştuk. Yeditepe İstanbul, Kurşun Yarası, Çemberimde Gül Oya, Asi, Bir İstanbul Masalı gibi birçok yapımda rol alan Emrah Elçiboğa şimdilerde Almanya’nın Ravensburg kentinde yaşıyor.

Elçiboğa ile yaklaşık bir saatte biteceğini düşündüğüm söyleşimiz üç saatlik bir sohbete dönüştü. İki İstanbul kafadarı bir araya gelince, Mustafa Amca’da çay içmekten, taş simidin benzersiz tadına özlediğimiz ne varsa yad ettik. Bizle başlayıp, sizle devam eden keyifli sohbetimiz sonlara doğru sen ile ben halini aldı. Bu söyleşi dizisinin en sevdiğim yanlarından biri de yeni dostlar edinmek. Zira başka yerde pek çok şey ziyadesiyle olsa da dost muhabbeti noksan.

Yurt dışında yaşama süreciniz nasıl gelişti, biraz bu yolcuktan bahseder misiniz?

Benim evliliğim beş buçuk yılı doldurdu. Biz evlendiğimiz zaman Almanya’ya gelmek gibi bir durumumuz yoktu. Bu tabii ki Gezi sonrası döneme denk geliyor. Yaklaşık iki sene üç bin kilometreden hem ilişkimizi hem evliliğimizi sürdürdük. Tabii ki Gezi’den sonra şunu şiddetle hissetmeye başladık, ‘burada bize akacak mecra yok’. Ama bunun için direnmeye devam ettim. Senaryo yazdım, oyun yönettim, radyo programı yaptım; ama ekranlardan uzaktım, daha doğrusu uzaklaştırıldım. Bu ‘kara liste’ diye bir hikâye vardı bir ara, gerçi bu aralar olmadığı söyleniyor ama ben bunu bizzat gözümle gördüm. Birçok projede bekletildik, sonra, “Projede yoksunuz” dendi, bazen de hiç söylenmedi. Ama gelen bir oyuncu listesinde, anlaştığım bir işte, üstümün kara kalemle çizildiğini gördüm. Yalnız şunu özellikle belirtmek isterim, Gezi sürecinde onlarca insan canını kaybetti, birçok kişi yerinden yurdundan oldu, hayatları karardı birçok insanların. O insanlar öyle ağır bedeller ödemişken, ben sadece çalıştırılmıyor olmakla bir bedel ödemiş gibi olmuyorum, bazı arkadaşlar bizlere bedel ödediniz gibi yakıştırmalar yapıyorlar ama ben bunu doğru bulmuyorum. Kesinlikle o insanlara saygısızlık etmek istemem, bu kısmın bilhassa altını çizmek isterim.

Bahsettiğiniz kara liste nedir, biraz açar mısınız bu konuyu?

Muhalif ses çıkartan ya da iktidarın yanlışlarını eleştiren, -tabi ki bunu düzgün bir dille yaparak kimseye hakaret etmeden- kimi kişilerden oluşan bir liste. Bu da şöyle ki, benim bir akrabam hayatını kaybediyor ve ben cenaze kaldırıldığı anda orada bulunamıyorken diğer yanda eski bir tarikat şeyhinin cenazesine devlet erkanı katılıyor hatta Sağlık Bakanı bile orada bulunuyor. Şimdi ben buna ses çıkartmayayım mı yani? Yani bu tarz şeyleri dillendirenler ekrandan uzaklaştırıldı. Daha sonrasında sosyal medya hesabını sileceksin ya da direkt kapatacaksın gibi uyarılar oldu hatta bunlar sözleşmelere yazıldı madde olarak. İki sene boyunca böyle bir mücadele oldu ve ben sonra düşündüm ve dedim ki madem öyle eşimden niye uzakta kalayım. Ve buraya gelme kararı aldım.

'GERÇEKTEN MEMLEKETİNİ SEVEN İNSANLARDAN BİRİYİM'

Almanya’ya yerleştikten sonra, ‘İyi ki Türkiye’den taşınmışım’ dediniz mi?

İnanın ki hiç öyle bir duygum olmadı. Elbette burada yaşamak başka, sosyal güvenliğiniz var, trafik sorunu yok, bir yaşam düzeni var ama yine de ben buraya geldikten sonra iyi ki gelmişim demedim. Hatta memlekette olan bitenle daha çok ilgilenmeye başladım. Çünkü orada bir sürmenaj durumu yaşıyor insan ve artık bazı şeyler nasır tuttuğu için bir şekilde onlarla yaşayabiliyorsunuz. Ama her ne kadar buradan memlekete bakmak yürekler acısı olsa da yine de burada hiçbir yabancıyla da memleketimi yeren bir konuşma içine de girmemişimdir. Çünkü gerçekten memleketini seven insanlardan biriyim. Bununla birlikte zaten orayla bağımı da kopartmış değilim.

Peki Almanya’ya gittikten sonra ne yaptınız?

O da enteresan, aslında eşimin benim buraya hemen gelmem konusunda tereddütleri vardı çünkü ağır iş koşullarında çalışmam onu endişelendiriyordu. Ama sonuçta İbn-i Sina’nın da dediği gibi ben de ‘Sanat takdir edilmediği yerden göç eder’ dedim ve geldim. Geldikten iki ay sonra yaşadığımız bölgenin belediyesinin kültür derneğinden bana bir mail geldi. Benimle tanışıp görüşmek istediklerini; birlikte bir proje üretme yönünde bir fikirleri olduğunu söylediler. Görüşmeye gittim ve on beş gün içerisinde bir proje üretmeye başladım. Ve bir sonraki görüşmemizde uzunca bir dosya olarak hazırladığım projemi onlara sunduğumda daha okumamı bitirmeden kültür müdürü ayağa kalkıp, ‘’Respect, respect, respect’’ dedi ve hemen projeyi onayladı. Böylece ilk işimi öyle yaptım. Sonra ortaya çıkan oyun, Aritmik Dünya’dan o kadar memnun oldular ki sonrasında da arka arkaya oyunlar onu takip etti. Daha önce hiç böyle bir saygı görmedim, beni şu anda el üzerinde tutuyorlar. (Gülümsüyor). Daha sonrasında yine başka bir tiyatro oyunu için kültür müdürüne bir tekst gösterdiğimde bana okumak istemediğini direkt oyunu izlemek istediğini söyledi. O zaman anladım ki yaptığım işe gerçekten güven duyuyorlar.

Daha önce böyle bir saygı görmedim dediniz, bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Mesela oyun sonrasında kulis kapısının önünde belediye başkanı vardı, kültür daire başkanı, tiyatronun sahibi ve belediyeden birkaç yetkili daha vardı. Normalde ilk oyun sonrası fuayeye çıkarsınız orada kanepeler şaraplar vardır, orada yapay bir kibarlıkla ‘elinize sağlık’ denir. Ama burada öyle bir şey yoktu. Gerçekten o samimiyeti görüyorsunuz. Burada oyun sonrasında izleyicilerle saatlerle konuşabiliyorsunuz. Herkes sizi bekliyor. Ben oyundan sonra o kadar şaşırmıştım ki, baktım herkes elinde içkisiyle bizi beklemiş. Ve sırayla herkes gelip bana oyunu neden sevdiklerini en az on dakika konuşarak anlattı ve bu dediğim her oyunda oluyor. Türkiye’deyken genelde izleyici gelirdi ve elinize sağlık çok güzel olmuş dedikten sonra hemen ‘bu hafta dizide ne olacak’ derdi. Ama aslında biz orada sahnede başka bir şeyi ortaya koymuşuz. O yüzden Türkiye’de oturup da gerçekten oyun üzerine konuşacağımız tiyatro seyircisi çok azdı.

'İSTANBUL ARTIK ESKİ İSTANBUL DEĞİL...'

Türkiye’nin son yirmi yılına bakınca yaşamın her alanında olan üretimlerin ciddi bir değişikliğe uğradığını görüyoruz. Örneğin yine yer aldığınız projelerden Yeditepe İstanbul’da -ki benim çok severek izlediğim bir diziydi- orada anlatılanlar sanki fazlasıyla izleyiciye aitti, yani ülke atmosferine çok yakındı ve gerçek yaşamı ele alıyordu. Şimdi bakınca bugünün üretimlerini çok farklı buluyorum. Siz bu değişimi nasıl değerlendirirsiniz, aslında bir anlamda göçlere de sebep olan bu kültürel değişimle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Şöyle diyeyim ben Instagram’da pandemi döneminde kırk yayın yaptım ve elli civarında sanatçı dostumu ya da ustalarımı yayınlarda ağırladım ve yayınların her biri üç saatti. (Gülüyor) Orada da bana en çok gelen sorulardan biriydi, niye Yeditepe İstanbul gibi diziler çekilmiyor diye. Benim cevabım da şu, biz artık yirmi sene önceki İstanbul’da değiliz. O öykündüğümüz bütün dizilerin ortak noktasına bakın, Süper Baba, Perihan Abla, Mahallenin Muhtarları gibi. Oralarda bir mahalledeki insanların yardımlaşması ve dayanışması vardı, hani komşu komşunun külüne muhtaçtır, herkes birbirine el verir gibi ve bunlar gerçek hikayelerdi. Ama artık komşuluk anlayışı şuna geldi, kadın canlı yayına çıkıp ne diyor, ‘biz sitede kimin ne olduğunu biliyoruz ve elimizde elli kişilik liste var’ ve bunu söylediği için bu insan ceza da almıyor. Bu durumda da Yeditepe İstanbul gibi bir diziyi nasıl yapacaksınız ki? Türkiye’de senaryo yazan arkadaşları o kadar iyi anlıyorum ki, çünkü binlerce tabu var. Askerle, polisle, savcıyla ilgili bir şey yazamazsın, yani yazarsan da hepsinin iyi olması lazım. Ülkede yolsuzluk ve rüşvet almış başını gidiyor ve bunu senaryoda gösteremezsin. Asker ve polis kötü olamaz. Aşkı konu ettin desen, öpüşme sahnesi koyunca kanal kapanıyor. Aile içi şiddeti işleyeceksin diyelim o da sadece kadın dövülüyorsa serbest, onun dışındaki her şey yasak.

Almanya’daki komşuluk ilişkileri nasıl?

Biz Ravensburg’da yaşıyoruz. Aslında Almanlarla ilgili soğuklar diye bir önyargı vardır ama burada dışarıda insanlar sizi görünce günaydın ya da iyi akşamlar dileğini ihmal etmezler. Öte yandan bizdeki gibi öyle can ciğer kuzu sarması olma hali yok. Tabii ki bir Almanla dost olduğunuz zaman iyi bir ilişki kurabilirsiniz ama şöyle bir anda, ‘Hey Thomas ben geldim’ deyip de kapılarını çalamazsınız. Öncesinde randevu almanız gerekir. Daha böyle hesaplı kitaplı her şey. Ben 47 yaşında bir adamım doğrusu bu saatten sonra böylesi beni biraz zorluyor ama sanırım buradaki dostlarımı da kendime benzettiğim için biraz daha esnek olabiliyoruz. (Gülüyor).

Daha önce değindiğiniz Instagram yayınlarınızdan bahsedelim isterim biraz. Ben de yayınlarınızdan bir kısmına denk gelmiştim, hatta Ece Temelkuran ve Nur Sürer ile yaptığınız yayınları sağ olsunlar arkadaşlarım önceden bildirmişti ve heyecanla işi gücü bırakıp sizi izlemiştik. (Gülüyoruz). O zaman bir gözlemim olmuştu, doğrusu şöyle bir hisse kapıldım. Sanki büyük bir özlemi gideriyordunuz o yayınlarda, dostlarınızda hasret gideriyordunuz da bizleri de o buluşmalara davet ediyordunuz gibi...

Kesinlikle çok doğru. Hatta ben onu başta da söyledim. Gerçekten dostlarımı çok özlemiştim ben ve normalde çoğuyla fazla konuşmaya vaktimiz olmuyordu. Ama pandemi sürecinde hepimiz evdeydik ve ortamımız da bu muhabbetleri yapmaya müsaitti. Yayına katılan dostlarımla normalde nasıl saygı çerçevesinde ve samimi bir şekilde konuşuyorsam o yayınlarda da öyle yaptım ve buna insanların tanık olmasını istedim. Herkes evde doğal haliyle yayınlara istediği gibi katılsın istedim. Ama özlem tespitiniz çok doğru. Gerçekten çok özlüyorum.

Sevdiklerinizle hasret giderdiğinizi söylediğiniz bu yayınlara tanımadığınız yüzlerce insan tanıklık etti. Şimdilerde Instagram hesaplarımız aracılığıyla belki de tüm çevremize hayatımızı açıyor gibiyiz. Tanımadığınız on binlerce insan tarafından sürekli izleniyor, takip ediliyor olmak nasıl bir duygu?

O sizin nasıl yaşadığınız ya da yaşamınızı insanlara nasıl sunduğunuzla doğru orantılı. Ben açıkçası Facebook ve Instagram hesaplarımı buraya geldikten sonra aktif kullanmaya başladım. Bütün bunların çoğunun kurmaca olduğunu düşünüyorum. Evet, tabii ki çok takipçisi olan arkadaşlar taciz ediliyor, bunlar yaşanıyor ama hayatınızı nasıl yaşıyorsanız inanın karşı tarafa da öyle geçiyor. Bana bu zamana kadar kimse özel bir soru sormadı ya da özel bir yorum yapmadı. Genel olarak yemek ya da içecek fotoğrafı da paylaşmam. İşte şimdi kumsaldayım, ya da rakı sofrasındayım gibi paylaşımlarım olmuyor. Bir taraftan bunu yapamayan insanlar var, buna sahip olamayan insanlar var. Ülkendeki insanlar o kadar açlık içindeyken o sofraların fotoğrafını paylaşmayı, başkaları güçlük içindeyken sürekli o içkilerin fotoğrafını göstermeyi sevmiyorum. Ayrıca öyle yapınca bir yerden sonra takipçilerinize göre de hayatınızı şekillendirmeye başlıyorsunuz ve orada başka bir hayat kuruyorsunuz. Ve bu da hep beklenti getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde ortak arkadaşımız Nur (Yazıcı) sağ olsun beni söyleşimizden hemen önce aile planlamanıza dair kısmen bilgilendirdi, akabinde sosyal medya hesaplarınızdan yaptığınız paylaşıma da denk gelince bu konuya değinmeden olmaz diye düşündüm. İkinci kez evlat edindiniz ve ne tesadüftür ki çocuklarınız öz kardeş. Bu nasıl oldu biraz anlatır mısınız?

Geçen yılbaşında eşim Zeynep, kızım Ezo ve ben otururken birden eşim şey dedi, evlat edinsek ne düşünürsünüz? Biz de hani önce bir şaşırdık ama sonra belki bir bebek olursa olabilir dedik çünkü böylece kendi dilimizi ve kültürümüzü aktarabileceğimiz bir çocuk olur diye düşündük. Burada evlat edinmek için iki aylık bir kursa gittik. Tabii bizim hiç umudumuz yoktu, çünkü yetkililer bize yirmi senede bir ancak evlatlık edinebilecek bir bebeğin denk geldiğini söylediler. Sonra bir şekilde bize haber geldi ve on aylık bir bebek olduğunu söylediler. Sonra biz gittik ve Pria’yı aldık. Daha sonrasında Pria’nın annesinin tekrardan hamile olduğunu, çocuğu doğurmak istediğini ama çocuğun babası, kadının şimdi birlikte olduğu erkek arkadaşı da dahil o bebeği kimsenin istemediğini öğrendik. Tabi bunu öncelikle olarak bize bildirdiler, kanuni olarak kardeşi bizde olduğu için önce bebeği ister misiniz diye bize sordular. Ama biz de ne yaparız diye düşündük, çünkü şartlarımız belliydi ve evimizin de durumu buna müsait değildi. Sonra bebeğe aile aranmaya başlandı ve öğrendik ki doğacak bir bebeği kimse istememiş. Ben bu duruma çok şaşırdım, herkes evlat edinmek için sıradaydı ama kimse o bebeği istemedi. Sonra düşündük ve dedik ki bir çocuk dünyaya gelecek, onu öz annesi istemiyor, öz babası istemiyor, üvey babası da istemiyor ve onu isteyen de hiçbir aile yok ve aynı zamanda benim kızımın da kardeşi o an karar verdik dedik ki biz bebeği alacağız.

İçinden geçtiğimiz bu zor dönemlerde, bilhassa sevgisizliğin hızla yaygınlaştığı bir zamanda iki çocuğu birden evlat edinmek doğrusu büyük cesaret. Bu konuda başkalarına ilham verdiğinizi düşünüyor musunuz?

Elbette. O kadar çok eş dost ve dışarıdan insan da yazıyor ki, ben çok mutlu oluyorum duyduklarım karşısında. Çünkü çok samimi duygularda dönüyorlar ve insanların güzel sözleri, uzağı yakın eden duyguları bize o kadar iyi geliyor ki aldığımız bu duyguları çocuklarımıza daha iyi geçiriyoruz. Bu dönemde en az otuz kırk kişi bize ciddi anlamda örnek oldunuz dedi. Bir yandan da tabi ben Türkiye’de yaşıyor olsaydım bunu gerçekleştirmem çok zor olurdu. Avrupa’ya yaşadığımız için bunu yapmak daha mümkün. Yine de ben Türkiye’de yaşayan ve maddi imkanları buna el veren kişilerin kesinlikle evlat edinmelerini salık veririm.

Almanya’da yaşam koşullarının iyi bir hayat sürdürmeye, aile kurmaya elverişli olduğunun altını çizdiniz. Peki bu arada başka bir yerde yaşamaya başladığınızdan beri hiç ‘Şimdi Türkiye’de olmak vardı’ duygununa kapıldığınız oldu mu?

Tabii mesela bir örnek vereyim, burada tiyatroda dekoru hazırlıyoruz diyelim orada bir tahta eksik ve kırık bir sandalye var bir köşede, ben onu hemen alıp değerlendiriyorum ama burada her şey düzenli olduğu işin insanlar bu pratik çözümlere şaşırıp kalıyorlar. Normalde onun için mağazaya gidecek, o parçayı oradan alıp getirecek. Çünkü her şey düzen ve kurallar çerçevesinde işlediği için doğal olarak bazen bu gibi durumlar işinizi yavaşlatabiliyor. Türkiye’de ise bir arkadaşını arayıp hemen kısaca işlerini görebilirsin ama burada öyle olmuyor. (Gülüyor)

Almanya’daki Türkiyelilerle temasınız nasıl?

Açıkçası buradaki Türklerle çok iletişim halinde değilim. İlk geldiğim zamanlarda herkes önce benimle bir fotoğraf çektirmek istedi ama sonra burada kaldığımı duyunca böyle birden uzaklaşmaya başladılar, sanki pasta bölünecek gibi. Gerçi çok fazla kimseden bir talebim de olmadı ama yine de o uzaklaştılar, bunu da anlıyorum. (Gülüyor)

Pasta bölünmesinden bahsettiniz, bölüşülmek istenmeyen ve insanların sizden uzaklaşmasına neden olan nedir?

İnanın ben de çok anlamıyorum ama belki bazen sosyal medyadaki eleştirilerim ve yazdıklarım yüzünden olabilir. Bir de Yengeç Sepeti Sendromu’na benzetiyorum bu durumu. Bu Türklere çok uygun bir ifade aslında, sürekli diğer insanları aşağıya çekme durumu var bizde. Farklı iş kollarında da olsanız bile insanlar sizin başarılı olmanızı ya da bir yerlere gelmenizi istemiyorlar. Konuşmaya gelince herkes çok iyi ama sizin onu uygulamaya geçeceğinizi duydukları an size öyle caydırıcı bir konuşma yapıyorlar ki artık neredeyse ben tası tarağı toplayıp Türkiye’ye döneyim en iyisi diyorsunuz. 

Daha önceki söyleşilerimizde de buna benzer ifadelere denk geldim. Biri Londra’da yaşayan bir gazeteci, diğeri Brighton’ta yaşayan bir yazar ve şimdi de Ravensburg’dan bir oyuncu neredeyse ‘göçmen rekabeti’ diyebileceğimiz ortak bir duruma işaret ediyor. Peki bu durumun aksini yaşadığınız oldu mu?

Tabi mesela size sahip çıkan kişiler de sonuna kadar yanınızda oluyorlar. Benim etrafımda öyle olan dört beş kişi var ve onlarla çok rahat iletişim kuruyorum. Birbirimize çok yardımcı oluyoruz burada, hiçbirimiz bir ötekinin müşkül durumda olmasını istemiyoruz. İşin riyakâr tarafı ise şu: zamanla ben burada işler yapmaya çalıştıktan sonra gazetelerde röportajlarım yayınlanmaya ya da oyun tanıtımları gösterilmeye başladı. Ve sonrasında o en başta uzak duran Türkiyelilerin zamanla selam vermeye ve konuşmaya başladıklarını gördüm. Başta sizi tanımaya çalışmayan kişiler, Almanların size olan saygısını ve ilgisini görünce birden sizinle tanışmak ve konuşmak istiyorlar.

Almanya’da da ‘sizi bir yerden tanıyorum ama çıkaramıyorum’ gibi tepkilerle karşılaşıyor musunuz hiç?

Tabi tabi ilk geldiğimde çok yaşadım ama şimdi duruldu. Hatta komik bir hikayemde var bununla ilgili. Burada bir Tevfik Abimiz var, onun barına gideriz bazen. Bir gün birisi oturdu yanımıza, bana dikkatle bakarak, ‘’Ben seni birine benzetiyorum’’ dedi. Türkiye’deyken de beni görünce böyle söyleyenlere civardaki esnaflardan biri olduğumu söylerdim. Sonra adam, ‘’Ya tamam Kurşun Yarası’nda oynayan biri vardı çok da severdim onu, sen ona benziyorsun’’ dedi. Böyle olunca Tevfik Abi adama dönüp benim zaten o kişi olduğumu söyledi. Ama adam inanmadı, hatta onunla dalga geçtiğimizi zannedip bize kızdı. En sonunda ‘’Yahu sen o adam olsan burada ne işin olur, gelip de Ravensburg’da bira mı içeceksin bizimle?’’ dedi. Ben de eyvallah abi deyip çıktım gittim zaten. Aradan iki hafta falan geçti, yine bir yerde karşılaştık o kişiyle, sonra çok özür diledi. (Gülüyor)

'ALMAN HÜKÜMETİ SANATA VE SANATÇIYA DEĞER VERİYOR'

Son dönemlerde Almanya’ya dair şunu çok duyuyoruz, Türkiye’den ayrılan birçok oyuncu, yönetmen, yazar ve gazeteci için adeta bir buluşma noktası haline geldiği söyleniyor. Sizce de öyle mi?

Tabi onun da sebepleri var. Birincisi burada Türkiyeli popülasyonu çok fazla. Yani yaptığınız işi öncelikle kendi dilinizde yapmak isteyeceksiniz. Buraya gelen her oyuncunun ya da yazarın Almancası yoktur. Tabi Almanca bir şey yapana kadar da üretiminizi Türkçe yapmak zorundasınız. Burada da oyunlarınızı rahatça seyredebilecek bir nüfus var. İkincisi de sosyal devlet anlamında çok rahat bir ülke burası. Burada bir dernek kurdunuz diyelim kültürel faaliyetlere çok önem veriliyor. Gerçi bizim insanımız bu durumu zamanla suiistimal etmiş ama yine de burada sanatla ilgili bir şey yaparsanız devlet kapılarını size sonuna kadar açıyor. Yani Alman hükümetinin sanata ve sanatçıya gerçekten değer veriyor olması buraya gelinmesi için bir tercih sebebi oluşturuyor.

Türkiye’de bir yandan dışarıya doğru göç artışı yaşanırken diğer yandan sanat alanında üretimler devam ediyor. Bu üretimleri nasıl yorumluyorsunuz?

Valla ben kelimenin tam anlamıyla Türkiye’de sanatla uğraşan bütün dostlarımı gerçekten alınlarından öpüyorum. Türkiye’de yaşarken de bunu söylüyordum ama buraya geldikten sonra daha fazla söylüyorum. Her ne kadar burada da bir proje hayata geçirmek için çok uğraşıyor ve emek veriyor olsak da Türkiye’de durum daha başka. Orada gerçekten sanatçılar yokluklar ülkesinde sanatı var etmeye çalışıyorlar bu nedende onlara saygım çok büyük. Bunca çamur deryası içinde her gün bir şeyler üretmeye çalışan insanlar var. İstanbul’da her geçen gün bir tiyatro kapanıyor olmasına rağmen genç arkadaşlar yılmıyorlar bir apartman dairesini ya da bir yerin kömürlüğünü tiyatro sahnesi haline getiriyorlar. Umudu dürtmekten asla vazgeçmiyorlar. Bunlar alkışlanası çabalar.

Konusu açılmışken, Türkiye’deki çevrenizden sizi öneri almak için arayan ya da yurt dışında yaşama umudunu dile getiren tanıdıklarınız oluyor mu?

Söyleşinin başında da bahsettiğim o beş senelik periyod esnasında, yani ben Türkiye’den ayrılmadan önceki son yıllarda daha önce susmayan telefonumun hiç çalmadığı zamanlar oldu. Aramasını beklediğim insanlar aramadı, ben aradığımda telefonlarıma çıkılmadı. Bazısı yan yana durmaktan çekiniyordu, bazısı da ‘aman bizden bir şey ister mi’ diye uzak duruyordu. Çok zor zamanlar da geçirdik. Tabii sonra biz burada bir şeyler yapmaya başlayınca, o telefonlarıma bile çıkmayan kişilerden bazıları hemen arayıp sormaya başladılar. Tabii ki soruyorlar nasıl gelebiliriz, acaba yapabilir miyiz ne dersin diye.

Gerek Twitter paylaşımlarınızda gerekse pandemi sürecinde yaptığınız Instagram yayınlarında, yeniden gösterilen dizi ve film projeleriyle ilgili oyunculara telif ödenmediğini dile getirdiniz. Diyelim siz on yıl önce bir dizide rol aldınız ve o dizi şimdi Afganistan’da gösteriliyor. Size bu durumda bir gösterim bedeli ödenmiyor mu?

Afganistan olsa da yine iyi ama Türkiye’de bile yeniden yayınlandığında bir şey alamıyorsunuz. Şöyle ki ekrandan ayrı kaldığım o dört senelik dönemden sonra geçen sene pandemi döneminde insanlar yüzümü hatırlamaya başladılar. Hatırlamayanlar da biz sizi dizide gördük diyorlardı. Çünkü haftanın beş günü beş ayrı kanalda benim rol aldığım diziler yeniden gösteriliyor. Her bir kanalda farklı bir dizimiz gösteriliyor ama biz bundan bir şey kazanmıyoruz ama o işin yapımcısı ondan sadece kaset çalıştırarak para kazanıyor. Bize daha öncelerde zorla dayatılan sözleşmeler yüzünden sendikalar kurduk, oyuncular olarak bu konuda ciddi davalar açtık ve haklarımızı kazandık ama devlet bizi bu konuda desteklemediği için bir sonuç alamadık.

Geçtiğimiz bir yıllık pandemi sürecinde hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?

Daha önce de değindiğim gibi yaptığım Instagram yayınları sayesinde görüşemediğim insanlarla görüştüm, konuştum. Hiç tanımadığım güzel insanlarla dostluklar kurdum. Bazı insanların beni tekrar hatırlamasını sağladı pandemi süreci. Bunların dışında da benim hayatımda çok büyük bir değişiklik olmadı. Çünkü ben zaten normalde de kitabını okuyan, filmini izleyen, eşiyle ilgili olan ve dostlarını arayıp soran biriyimdir. Karantina sürecinde sıkıntıdan ah şu arkadaşımı arayıp sorayım demedim, çünkü ben zaten normalde de sevdiklerimle iletişim halinde olan biriyim. Farklı olarak sahneden ve var olan projelerimden uzak kaldım, bir de onun dışında bu süreçte iki proje daha ürettim.

Son dönemlerde çok beğenerek okuduğunuz bir kitap oldu mu?

En son gazeteci arkadaşım Asu Maro’nun Tuğrul Eryılmaz 68’li ve Gazeteci adlı söyleşi kitabını okudum ve çok sevdim. Gerçekten o kadar beğendim ki kitap üzerine altı sayfa yazı yazıp gönderdim kendisine.

Pandemi nedeniyle oluşan kısıtlamalar kaldırıldığında neler yapacaksınız? Beklemekte olan projeleriniz var mı?

Söyleşinin başında da bahsettiğim oyunumuz Aritmik Dünya’nın yeniden gösterimini planlıyoruz, dans ve müzikle anlatılan 70 dakikalık bir oyun. Oyuncuların hepsi de farklı ülkelerden gelen göçmenler; ikisi Kürt, biri Afgan, diğeri Kosovalı hepsi farklı yerlerden gelen çocuklar. Çalışmalar esnasında onlara şöyle söylüyordum, ben burada bu tiyatronun yönetmeni olabilirim ama sonuçta ben de göçmenim. Benim de bir derdim var ve bunu sizlerle birlikte atlatmak istiyorum. Ve çocukların inanılmaz hikayeleri vardı. Ben bunlardan hiçbir yerde bahsetmedim ama mesela biri Iraklı diğeri Suriyeli olan iki Kürt çocuk buraya 25 gün boyunca yürüyerek gelmişler. Ki bu çocukların hiçbiri daha hiç tiyatroya gitmemiş ve tiyatro eğitimi almamış kişiler. Ve dört ay çalışıp oyuna hazırlandılar. Aslında 14 kişiyle başladık ama 4 kişi sonradan ayrıldı. Çünkü oyun çırılçıplak başlıyor, yani ten rengi bir tayt var üzerlerinde ama baktığın zaman çıplak görünüyorlar. Ve Müslüman çocuklar oldukları için kadın erkek birbirine dokunduğunda onlar için çok büyük bir şey. Almanları da etkileyen de bu olmuştu. Müslüman çocukları o kostümle sahnede görmek çok şaşırtıcı gelmişti onlara. Ve ben onlara da şunu söyledim, evet insanlar buraya iş gücü olarak geldi ama biz düş gücünü ortaya çıkaracağız. Bu arada Özen Yula’nın Dünya’nın Ortasında Bir Yer adlı oyunu ile diğer oyunumuz Çingene Boksör var. Küçük tiyatro grupları için yeni izin geldi, ben de Sofia Shcoll’u yapmak istiyorum. Çünkü Almanya’da bu sene yüzüncü yılı. Eğer bir aksilik olmazsa o oyunda yaz aylarında bitmiş olur.

Sizce Türkiye’den başka bir yerde yaşamanın zorlukları neler ve bu konuda çözüm önerileriniz var mıdır?

En önemli şey dil. Dil bilmeden olmuyor ki ben hala Almancayı tam olarak çözebilmiş değilim. Eşim olmazsa gerçekten ne yaparım bilmiyorum. (Gülüyor). Bir de nereye geldiğinizi çok iyi bilmeniz lazım. Gittiğiniz yerin koşulları nelerdir, önceden iyice araştırmak lazım. Çünkü her yerin farklı bir dinamiği var. Bir de gerçekten sabırlı olmak lazım. Çünkü buraların ne insan yapısı ne yemeği ne de suyu bizim coğrafyamıza benzemiyor. O yüzden hayıflanmaya gerek yok. Ben de mesela istediğim beyaz peyniri burada bulamıyorum.

Konu açılmışken ben de iyi siyah zeytin bulamıyorum ve Türkiye’den buraya kim gelse muhakkak annem bana zeytin gönderiyor. En azından bir dönem onunla yetiniyorum. Peki sizin beyaz peynirin haricinde özlediğiniz başka tatlar oluyor mu?

Kokoreci özlüyorum, yine bizim yaprak döneri özlüyorum. Bir kere en başta dostlarımla birlikte olmayı yani o dost masalarımızı özlüyorum. Nerede olursa olsun ister bir apartman dairesinde olsun ister deniz kıyısında olsun. Örneğim benim yaşadığım yerde Lindau adında bir göl var, dört ülkeyi birleştiriyor. Karşıya bakıyorum bir taraf İsviçre, diğer taraf Fransa, bir tarafı Avusturya ve hava iyi olduğu zaman hepsi görünüyor. Ama yine de buna rağmen İstanbul’un denizinin kokusu yok. Yosun kokusunu özlüyorum. Sokaklarda satılan taş simitlerini özlüyorum. Bir de işte daha o İstanbul’un canlılığını özlüyorum, çünkü burada saat sekizde kapanıyor her yer. Hayat erkenden bitiyor. Ya da en geç 10.00’a kadar oturabilirsiniz bir barda. Ama o da bizim alışık olduğumuz bir durum değil.

Buna benzer bir cevabı gazeteci Tan Morgül vermişti. Anlatsam Roman Olur programına konuk olduğu bir bölümde dinlemiştim, ‘’Ben taşı toprağı ya da duvarı özlemem ki, onları niye özleyeyim? Ben insanı ya da mekânı özlerim, mekânı da kendi başına değil o insanlarla yoğrulmuş hâlini özlerim’’ diyordu.

Kesinlikle ben de Tan’la aynı fikirdeyim. Zaten o mekanları mekân yapan insanlarla olan temaslar. İnsan o yaşanmışlığı, o maneviyatı özlüyor. Benim de onlara olan özlemim daha çok. Yoksa mesela İstanbul’da iken bir yakadan diğerine gitmek için tüm günümü trafikte geçiriyordum, şimdi bunun neyini özleyeyim? Bazen burada kayınvalidem başka bir şehre gidelim ama yol uzun nasıl olacak sana zahmet olmasın dediğinde ben seve seve gidelim diyorum. Çünkü burada 150 km yolu 1.5 saatte giderken İstanbul’da 3.5 saatte 34 km yol gidebiliyordum. O yüzden benim için burada araba kullanmak hiç sorun değil. (Gülüyor)

Söyleşi dizisinin beşinci haftaki konuğu spor danışmanı ve muhasebeci Neslihan Pişket. Haftaya Cuma (2 Nisan) İleri Haber’de…