Sylvia Plath ve Winthrop By The Sea



15-03-2021 00:20

Yazar: Jeffrey Round

Çeviren: Gizem Atlı

Gençlik yıllarında, Massachusetts’in farklı yerlerinde yaşamını idame ettirmişti Sylvia Plath. Ne var ki, bu cıvıl cıvıl yerleşim yerlerinden hiçbiri Winthrop By The Sea ve hemen bitişiğindeki Point Shirley kadar iç karartıcı bir resim çizmiyor bize. Burası, tüyler ürpertici kelimeleri olan bir yazar için biçilmiş bir kaftan adeta.

Plath, her ne kadar şair Ted Hughes ile İngiltere’ye taşınıp orada henüz 30’undayken hayatına son vermişse de, yazı stilinin oluşumunu başlatan süreç bundan çok daha öncesine dayanıyordu. Kuşkusuz Winthrop'ta geçirdiği zamanın da buna bir etkisi olmuştu. Tekrarlayan psikolojik iniş çıkışları için kasaba halkını suçlu gösteremezsek de, kısa hayatının en yıkıcı ve iz bırakan olaylarından biri bu kasabada, babası öldüğünde gerçekleşmişti.

Plath ailesi, 1936’da Büyük Buhran döneminin ortalarında Winthrop’a taşındı. Bir Alman biyoloji profesörü olarak Sylvia’nın babası Otto, ev satın almak için bir ipotek yapmıştı. Sylvia’nın annesi Aurelia, Winthrop’ta büyümüştü. O zamanlarda büyükannesi ve büyükbabası, Schobers çifti, hala Point Shirley'de yaşamaktaydı. Sylvia, yazdığı ilk şiirin Boston Herald gazetesinin çocuklara özel köşesinde yayınlanmış olmasına, burada sekiz yaşındayken şahit olmuştu. Bölge aynı zamanda baba Otto Plath’in 1940’da ölerek kızına meçhul bir sevgiyi, kaybı ve cevapsız soruları miras bıraktığı yerdi.

Bugün Winthrop, Boston açıklarında bulunan 18.000'den fazla nüfusa sahip bir ada topluluğudur. İki yol bu kasabayı 145 numaralı otoyol boyunca anakaraya bağlar. Bir yol Revere kasabasından, diğeri Doğu Boston'dan başlar. Sahil yolu boyunca kuzeyden ilerlediğinizde görüş alanınıza girmeye başlayan kasaba, bir peri kulesi edasıyla tepeye kurulmuştur. Uzaktan bakıldığında o kadar küçük ve olağanüstü görünür ki bir çay bardağına bile sığacağını düşünebilirsiniz.

Beklentiniz hoş, hatta garip bir şeye yönelik olabilir. Ancak biraz daha yaklaştıkça, Winthrop’un ikisi de olmadığını anlarsınız. Aksine, yalnız bırakılmak istiyormuşçasına uzak ve içine kapanıktır. Bir buçuk mil kareden biraz daha fazla bir alan kaplar. Okyanusun bulunduğu taraftaki düz sahil caddesi boyunca arabayla gitmek beş dakikadan az sürer. İç kısımdaki iki dik tepeden inip çıkmayı tercih ettiğiniz takdirde, bu süre altı dakikayı bulabilir.

Yol sonundaki diğer sahil kasabaları gibi burada da neredeyse her arka bahçenin çimenlerinin üzerinde karaya oturmuş bir gemi iskeleti bulunmaktadır. Bununla birlikte, sema manzarası da eşsizdir. Gelgelelim Boston halkı için Winthrop sadece havaalanının yanındaki küçük bir kasabadan ibarettir.

Genç Sylvia yatak odasının manzarasını, penceresinin kenarında oturup Logan Havaalanına uçakların inişini ve limanın karşısına geçişini izlemeyi seviyordu. Yıllar sonra, çocukluk aldatmacası ve kaybı üzerine yazdığı Superman and Paula Brown’s New Snowsuit isimli kısa öyküde karakter “pistte dönüp dolaşan ışıklara” hayretler içinde bakakalıp havaalanına “Mekkem, Kudüsüm” diye seslenecekti.

Sessiz ve sakin bir kasaba gibi görünür Winthrop ilk başta insana. Ferahlatıcı deniz melteminde uzun yürüyüşler yapmak için idealdir. Ancak, kaderine terk edilmiş, yetenekli ve yalnız Plath’in kasaba ve sahil boyunca sessizce dolandığını hayal etmek pek zor değildir.

İsmi büyükannesinin eski telefon numarasından oluşan 1962 yılına ait Ocean 1212-W adlı radyo programında Plath, çocukluk manzarasının bir kara manzarası değil, karanın sonu Atlantik’in soğuk, tuz akan tepeleri olduğunu söylemiştir.

Ona göre Winthrop iç karartıcı bir yer olmamakla birlikte manevi veya neşeli bir yer de değildi. Zaten kendi dünyasını maneviyat ve neşe üzerine kurmak Plath’i pek cezbetmiyordu. Aradığı ve nihayetinde bulduğu şey kasvetti. 1959’da yazdığı Point Shirley şiirinde şöyle söylüyordu:

Sıçrıyor kum dalgası/Dalgakırandan ve düşüyor deniz kabuklarından yatağa/Tuzlu bir buz lapasını bırakarak beyazlatmak için/Büyükannemin kumlu bahçesinde/O ölü/Soğudu, dondu çamaşırları burada

Kasabanın adı, 1637'de Winthrop'un plajlarının ve Point Shirley'nin sahibi olan Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi James Winthrop'tan gelmektedir. Bağımsızlık Savaşı sırasında bu bölgede İngiliz kuvvetleri ile Amerikan devriyeleri arasında bir savaş da gerçekleşmişti.

1997’ye ait bir tabelada bölgenin Boston Limanı'nın kuzey tarihinin önemli bir bölümünü barındırdığı belirtilmektedir. Bunu yanı sıra, Ralph Waldo Emerson ve Oliver Wendell Holmes gibi politik ve edebi türünönde gelen birçok isminin bir zamanlar Point Shirley’deki ünlü Taft Hotel’de kaldığının da altını çizmektedir. Tuhaf olan şeyse, Sylvia Plath’dan hiç bahsetmemesidir.

Plath, hayattaki birçok şeye geç kaldığı hissinden mustaripti: Başarıya, şöhrete, Pulitzer Ödülü’ne ve son zamanlarda ise Gwyneth Paltrow'un oynadığı başarısız bir biyografik filme. Bazı en iyi bilinen şiirleri Winthrop kasabasınca kucaklansa da, kasaba halkı tarafından tanınmaya geç kalmışlığını da az önce sözünü ettiğimiz listeye rahatlıkla ekleyebiliriz.

Kasabalılara Sylvia’nın bir zamanlar burada yaşamış olduğunu söylediğimizde şaşırabiliyorlar. 92 Johnson Bulvarı'ndaki eski Plath evinde ondan neredeyse hiç bahsedilmiyor. Burada yaşamış olduğunun somut kanıtının sadece babasının mezar taşından ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Otto E. Plath'ı bulmak, Plath’ın yazılarının mihenk taşını bulmaktır. Kendisi bir mit, savaşçı ve arı yetiştiricisiydi (bombus arıları üzerine çok satan bir kitap bile yazmıştı). Ayrıca o, Plath’in ilk nevroz ve ilham kaynaklarından biriydi.

Sylvia’nın çocukluğundaki baskın ebeveyn Otto Plath idi. Kızının sözel ve entelektüel başarılarını destekler ve iş dönüşünde gün içinde Plath’in yaptığı şeyler hakkında onunla sohbet ederdi. Söylenene göre Sylvia, Otto yanlarındayken küçük erkek kardeşi Warren’i ağlatabilmek için onu tekmeler ve çimdiklerdi. Bu onun, babasının gözdesine zarar verme şekliydi.

Otto'nun hastalığının semptomları ilk olarak 1935'te ortaya çıktı (En sonunda uzun zaman boyunca görmezden gelinen ve çok geç teşhis edilen diyabetin neden olduğu bir embolizmden ölecekti). Bir zamanlar yakışıklı ve sağlıklı olan Otto gittikçe güçsüzleşti ve içine kapandı. Zamanla çocuklarını daha az görür oldu. Aurelia, eşini korumak için çoğu zaman çocukları ondan uzaklaştırıyordu. Hatta Sylvia'yı da uzaklaştırabilmek adına onu büyükbabasının evine göndermek zorunda kalmıştı.

Sylvia, büyük ihtimalle annesinin ısrarı üzerine babasının cenazesine katılmadı (Kendisinin veya kardeşinin naaşı görmeye izinleri yoktu). Babasının ölüm haberi geldiğinde yorganı başının üzerine çekip bir daha asla Tanrı ile konuşmayacağını söyledi. Sonrasında ayaklanıp okula gitmek için ısrar etti. Yıllar sonra annesini o zamanlarda herhangi bir duygu belirtisi göstermemesiyle suçlayacaktı.

Sylvia suçlamalarında her ne kadar haklı olsa da, Aurelia Plath muhtemelen tıpkı eşini koruduğu gibi çocuklarını da ani babasızlık ve yoksulluk gerçeğinden korumaya çalışıyordu. Kesin olan şey, hem Sylvia hem de Warren anneleri tarafından seviliyor ve destekleniyordu. Nitekim Aurelia’nın şiir sevgisi ve yüksek sesle okuma alışkanlığı kızının yaratıcılığına ilham veren ilk şeydi.

Plath tam 19 yıl boyunca babasının mezarını hiç ziyaret etmedi. Ardından, terapistinin önerisi üzerine Ted Hughes ile birlikte 1959’da bir defalığına mahsus kısa bir ziyarette bulundu. Ünlü şiiri Açelya Yolu’ndaki Elektra’da bu olay hakkında yazdı. Babasının benekli taşını demir bir çitle eğrili bulduğunu anlattı. Plath’ın şiirindeki kişiliği Electra karakteri, babasını öldüren şeyin ona duyduğu sevgi olduğunu itiraf eder.

Hughes, Sylvia'nın, babasının mezarını ziyaret etmekten oldukça rahatsızlık duyduğunu, öyle ki sakinleşmesi için beraber kasaba boyunca Winthrop’un en uzak ucuna yakın Geyik Adası’na varana ve adanın girişindeki bir güvenlikçi onların geri gitmelerini söyleyene kadar yürüdüklerini belirtti.

Plath daha sonra ilk intihar girişimine atıfta bulunarak babası için şunları yazdı: Seni gömdüklerinde on yaşındaydım/Yirmimde ölmeye çalıştım/Geri, geri, geri dönebilmek için sana.

Geri dönmek (get back to someone) yerine öç almak (get back at someone) da demiş olabilir. Zira babasını çok sevmesine rağmen ona yazdığı Babacığım şiiri karanlık imalarla doludur.

Winthrop mezarlığı üç bölümden oluşur. Otto Plath’ın mezarı, Açelya Yolu’nun hemen sağında, en alt ve yeni kattaki ana kapının ardında yer almaktadır. Mezarlığın büyüklüğü göz önüne alındığında, bulunmasının kolay olacağını düşünürüz ama öyle değildir. Açelya Yolu’nu gösteren herhangi bir işaret yoktur. Çıkıntılı bir taş yerine gömülü bir taş aradığınızı fark edene kadar herhangi bir işaret bulabilmek adına her mezar taşını okuyarak bir saat geçirebilirsiniz.

Babasının hastalığı sırasında Sylvia’ya büyükanne ve büyükbabası 892 Shirley Sokağı’ndaki evde bakıyordu. Burada büyük bir ilgi görüyor ve şımartılıyordu. Onun için Schober evi hep bir sığınak görevi görmüştü. Örneğin, Warren’ın doğduğu yaz yerinden edilmiş olduğunu hissederek bu evde kalmak istedi. Daha sonrasında Warren’ın doğumu ile birlikte bebeklerden "nefret ettiğini" de yazmıştı. Bu evde güven buluyordu. Ne var ki babasının ölümüyle birlikte Sylvia’nın büyükanne ve büyükbabası, hep beraber yaşamak için Sylvia’nın annesinin yanına taşınmak üzere kendi evlerinden ayrıldılar.

Bugün eski Schober evi, adeta bir yere kaçmasını önlemek için bir kafese alınmış gibi duvarla çevrili bir ön çime sahiptir. Arka bahçe, Sylvia'nın, uzuvsuz denizyıldızlarını keşfedip onların bakımını yaparak saatler geçirdiği söylenen uzun kıvrımlı bir kumlu yoldur. Bu yol okyanusa açılır.

Geçen eylül ayının sıkıcı ve gri bir gününde, ön bahçedeki bayrağın kayıtsız bir şekilde dalgalandığını gözlemledim. Ev oldukça sıradan görünüyordu. Kuşkusuz bu yerin duvarları arasında böylesine olağanüstü ve değişken ruhlu birinin yaşadığını ispatlayabilecek hiçbir şey yoktu.

Plath’ın çalkantılı ruh hali kendisi ünlü olmadan çok önce de herkes tarafından biliniyordu. Diğer öğrencilerin hayli buyurgan bulduğu Sylvia, Smith Koleji'ndeki zamanlarında popülerliği ile tanınıyordu. Ted Hughes ile olan ilişkisi bazı şiddetli olaylarla süslenmişti. Örneğin, Ted ile ilk karşılaşmaları onun yanağını ısırıp kanattığından oldukça meşhurdur.

Şiddet Sylvia’nın uzun bir süre boyunca ilgisini çekmişti. Eylül 1938'de Boston bölgesini bir kasırga vurdu. Dışarıda rüzgâr feryat figan ve babasının çalışma odasının pencereleri kırılacak gibi olurken, Sylvia ve ailesi Johnson Bulvarı'ndaki evlerinde kaldılar.

Tekneler savruldu, kamaralar limana çarptı ve telefon direkleri ikiye bölündü. Ertesi gün, büyükannesinin bahçesinde bentlere gömülmüş ölü bir köpekbalığı yatıyordu. Olayla ilgili olarak, genç Sylvia günlüğüne şunları yazdı: "Yıkım, şüphesiz, herkesin arzulayabileceği tek şeydi." Öz-yıkım eğilimini göz önüne alırsak, bu sözlerin hayatını mükemmel bir şekilde tanımladığını söyleyebiliriz.

Sylvia on yaşına basmadan ailesiyle Winthrop'tan Wellesley'e taşınmıştı. Babasıyla beraber,babası ölmeden önceki o yaz ayındasıcak, beyaz kumsallarda koştuğu dokuz yaşından beri hiçbir zaman tamamen mutlu olmadığını Sırça Fanus isimli romanına yazacaktı.

Pek çok kişi Plath'ı, genç bir kadının zihinsel çöküşünün samimi betimlemesiyle, geride kalan bu tek roman sayesinde tanıdı. (Hughes'dan ayrıldıktan sonra yaktığı bir devam kitabının yanı sıra Hughes’un daha sonra devamını getirdiği üçüncü bir romanın önemli bir kısmı da o zamandan beri ortadan kayboldu.)

Plath, Sırça Fanus’u pek önemsemiyordu. Kitabı Victoria Lucas takma adıyla, sadece para için yazdığını belirterek yayınlamıştı. Oysa kitap şüphesiz bundan çok daha iyiydi. Sırça Fanus’u bir intihardan önce yazılan son vasiyet veya içten bir açıklama olarak okumak her ne kadar cazip gelse de (yayımlanmasından bir ay sonra öldü), roman ne kadar karanlık olursa olsun komedisini ve coşkusunu göz ardı etmek yanlış olur. Bununla birlikte, deneme amaçlı yazılmış da olsa, Sırça Fanus bir arınma romanıdır.

Sylvia Plath, nihayetinde yıkımına yol açan duygularını dünyayla uzlaştıramıyordu. Babasının mezarını ziyaret ettiği aynı yıl içinde yazdığı Point Shirley şiirinde ölmüş büyükannesini anarak evi büyükannesinin “Tahtadan pencerelere/ Buğday somunlarını/ Ve elmalı kekleri soğumaya bıraktığı yer” olarak anımsar. Ve devam eder: “Deniz/ Yiyip bitirir Point Shirley’i. Kutsanarak ölür o/ Ve rastlarım/ Kemiklere, sadece kemiklere, eşelenmiş ve mahvolmuş halde/ Köpek yüzlü bir deniz / Güneş batar Boston’un altında, kan kırmızısıdı.”

"Nedir?" diye sorgular, "Hayatta kalan bu kederli şey nedir/ Hırpalanmış, inatçı çakıl burnundan daha fazla?” Geride kalan şey, yalnızlığı ve çaresizliği kimsenin deneyimlemediği kadar derinden deneyimleyen bu olağanüstü şairin sözleridir.

Jeffrey Round ödüllü bir film yapımcısı, televizyon yapımcısı, şair ve A Cage of Bones (Kemiklerden Bir Kafes) romanının yazarıdır. İkinci romanı The PTown Murders (PTown Cinayetleri), Southern Tier Editions'tan çıkacak. Toronto'da yaşıyor. Massachusetts'i ise sık sık ziyaret ediyor.

Kaynak: Literary Traveler