Su kenarında duran bir ağaç gibi: Koparılmayacağız!

“Kapitalist ülkelerde, tecavüz kanunları başlangıçta bir kural olarak, kızları ya da eşleri saldırıya uğramış olabilen yüksek sınıf erkeklerinin korunması için düzenlenmişti: İşçi sınıfı kadınlarına ne olduğu, mahkemelerin çok az ilgisini çekmişti; sonuç olarak, oldukça az sayıda beyaz erkek bu kadınlara uyguladıkları cinsel şiddet yüzünden yargılanmıştı.”



15-11-2020 00:05

Şilan Geçgel

Kadın mücadelesine dair birçok dönemsel film ve dizinin olduğu, yenilerinin çekildiği bugünlerde kuşkusuz hepimizi derinden etkileyen, okunan kitaplarla da çeşitli bağların kurulduğu yapımlar var. Diyebilirim ki beni kadın mücadelesi özelinde en çok etkileyen yapımlardan biri 2004 yapımı Demir Çeneli Melekler filmi, sonrasında ise 2020 yapımı olan Mrs. America dizisi oldu.

Feminizmin yükselişi ve ABD’deki Eşit Haklar Tasarısı’nın (ERA) hazırlanış sürecini konu eden Mrs. America, ABD’de muhafazakâr kadın hareketinin öncülerinden Phyllis Schlafly ve Gloria Steinem, Shirley Chisholm, Bella Abzug gibi dönemin ünlü feministlerinin hikâyelerini ele alıyor. Dizi temel ayrımını feministler ve muhafazakâr kadınlar arasında kuruyor. Ancak dizinin detaylarında beliren bazı noktalar izleyiciye dönemin ABD feminist mücadele tarihi ve bu mücadelenin iç çelişkileri hakkında da önemli ipuçları veriyor. Aydınlanmacı beyaz ABD’li feminist kadınlar ve siyah feminist kadınlar arasındaki gerilim tarihsel arka planında olduğu gibi dizide de kendine yer buluyor.

***

Kendini Marksist olarak tanımlayan Angela Y. Davis; feminizm, Afro-Amerika çalışmaları, Marksizm, hapishaneler ve ceza sistemlerinin felsefesi üzerine yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplarla Türkiyeli okurlar tarafından bilinen yazarlardan. En bilinen kitaplarından biri ise Kadınlar, Irk ve Sınıf.

Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf isimli kitabında ırkçılık karşıtı siyah özgürlük mücadelelerine odaklanıyor ve bizim 2020 yılında izlediğimiz Mrs. America gibi yapımlardaki feminist mücadele özelinde siyah-beyaz kadınlar arasındaki sınıfsal, ideolojik, politik heterojenliği açıklama gayretine girişiyor. Yazar, özgürlük kavramı bakımından kadınların oy hakkı, emek, doğum kontrolü ve kürtaj hakkından sosyal yaşamda yaşadığı zorluklara dair önemli tespitler yaparken; geniş bir çerçeveden, ABD feminist hareketinin tarihini eleştirel olarak ele alarak bugün hala siyah kadınlar için geçerliliğini koruyan temel tezlerini oluşturuyor.

Kitabın giriş kısmında köleliğe geniş yer veren Davis; burada özellikle siyah ve beyaz kadınlar arasındaki emek süreçlerine çubuk büküyor. Köleliğin siyah ailedeki işbölümü açısından, beyaz aileden farklı olduğunu; beyaz kadının sadece kendi evinde; köle siyah kadının ise hem kendi evinde hem de köle sahibinin evinde sömürüldüğünü anlatıyor. Birçok Marksist klasikte kendine yer bulan iş bölümü kavramı, Davis tarafından, somut olaylarla ele alınarak işleniyor. Bu nedenle endüstrileşme sonrası “köle emeği, özgür emekle bütünleşti ve sık sık rekabete girdi” diyen Davis, köle sahibi endüstriciler açısından köle kadınla köle erkek arasında herhangi bir fark olmadığını, hatta köle çocukların da endüstriciler tarafından kullanılacak bir sömürü unsuru haline geldiğinin ısrarla altını çiziyor. Davis, hem köleliği, hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı sömürü ilişkilerini irdelerken sıklıkta Marksizm’e, dolayısıyla Marx ve Engels’e başvuruyor.

Oy hakkı mücadelesini yürüten feministlerin sınıf mücadelesine uzak duruşunun, emekçi kadınların hareket lehine kapsanmasının önünde engeller oluşturduğunun altını çizen Davis, “Emekçi kadınlar, kendi mücadelelerinin oy hakkı talep etmeyi gerektiren özel sebeplerin yarattığı 20. yüzyılın başına kadar sufrajet bayrağını taşımadı” diyerek sınıf hareketi ve dönemin feminist hareketi arasındaki çelişkiyi belirginleştiriyor.

Köleliğin kaldırılmasına rağmen devam eden ırkçılık dalgasının feminist hareketi de yakından etkilediği; beyaz feministlerin ırkçılık söz konusu olduğunda siyah feministlerle dayanışmaktan kaçındığı Davis tarafından kayda geçilirken; beyaz feminist hareketin “steril olma gayreti” ve ırkçılık karşısındaki sessizliği eleştirel olarak ele alınıyor.

“Irkçılık her zaman için cinsel baskıyı cesaretlendirme yeteneğinden güç almıştır” diyen Davis ekliyor:

“…kapitalist ülkelerde, tecavüz kanunları başlangıçta bir kural olarak, kızları ya da eşleri saldırıya uğramış olabilen yüksek sınıf erkeklerinin korunması için düzenlenmişti: İşçi sınıfı kadınlarına ne olduğu mahkemelerin çok az ilgisini çekmişti; sonuç olarak, oldukça az sayıda beyaz erkek bu kadınlara uyguladıkları cinsel şiddet yüzünden yargılanmıştı.”

Feminist hareketin bir bütün olarak kölelik karşıtı pozisyon alması olumlanan bir durum olarak ele alınsa da, yine Davis, feminist hareket içerisine sızan ırkçılıktan dem vurmaktan geri durmuyor. Davis, ırkçılığın yükseldiği ve siyahların haklarının tehlikede olduğu bir dönemde feminist kadın hareketi içinde “amaca uygunluk” gerekçesiyle yaşananlara sessiz kalınmasını; dönemin feminist öncü kadınlarının siyahlara yönelik katliamlara karşı olan sessizliğini, hareket içerisinde ırkçılık eğiliminin yükselmesi ile sonuçlandığı tespitini yapıyor.

Davis’e çözüm önerisi göre; birbirinden ayrılamaz kabul edilmesi gereken Siyahlara Özgürlük Mücadelesi, Kadın Özgürlük Mücadelesi ve sınıf mücadelesi yan yana yürümeli; beyaz feminist hareket siyahlara yönelik ayrılıkçı ve ırkçı saldırılara karşı açıktan taraf olarak mücadele etmelidir.

Angela Davis’in yıllar önce öne sürdüğü birçok tespit, bugün hala, mücadele içerisindeki yaşanan kimi çelişkileri anlamaya ve çözmeye olanak sağlayacak cevaplar barındırıyor.

 

“Su kenarında duran bir ağaç gibi

Koparılmayacağız

Savaşa ve faşizme karşıyız

Koparılmayacağız”

KÜNYE: Kadınlar, Irk ve Sınıf/ Angela Davis, Çev. İnci Çeliker, Sosyalist Yayınları, 1993, 263 sayfa.

 

 

 

[1] Kitabın 10. Bölümünde yer alan Komünist Kadınlar kısmında komünist kadın biyografilerine eğilen Davis, “ortakçılar şarkısı”nı da kayda geçiyor. Yukarıda yer alan dörtlük “ortakçılar şarkısından.”