Stefan Zweig’ın ‘Sabırsız Yürek’i üzerine

Hofmiller, o günlerde başlayan ikinci dünya savaşına katılmak için cepheye gider. Üstün başarılar elde eder. Ancak bu başarıları onu mutlu etmez çünkü vicdan hatırlattıkça hiçbir zaman unutamayacağı bir suçu vardır.



19-07-2020 00:45

Metin Cabadağ

Freud’un öğretisine derin bir ilgi duyan Zweig’ın 1939’da yazmış olduğu “Sabırsız Yürek”, düşsel karakterleri ile insandaki merhamet duygusunun doğasının derinliklerine indiği bir roman.

Macaristan'ın küçük bir kasabasında oldukça zengin Kekesfalva ailesinin malikanesinin yakınında bulunan bir garnizonda görev yapan genç subay Hofmiller, bir arkadaşı aracılığı ile Kekesfelva ailesinin bir akşam yemeğine davet edilir. Orada Hofmiller ailenin genç ve felçli kızı olan Edith ile tanışır aralarındaki ilişki zamanla Edith açısından dostluğun ötesine geçer ve Hofmiller’e aşık olur.

Yıllarca sandalyeye mahkum yaşayan Edith için bu, hayata yeniden tutunmasına ve yaşadığı hastalıktan kurtulabileceği inancının doğmasına neden olur. Hofmiller’e tutkuyla bağlanır.

Ancak Hofmiller için durum farklıdır. Edith’in doktoru Bay Condor’la yaptığı tartışmada eğer Edith’in iyileşme umudu varsa onunla evlenebileceğini söyler. Aksi takdirde onun kendisi için bir yük olacağını, çevresine bunu açıklayamayacağını itiraf eder. Yani Edith’ten bu durumu nedeniyle utanır.

Zweig, bu romanda Bay Hofmiller ve Dr. Condor’un kişiliğinde bu duyguyu tüm yönleriyle ele alır.

Hofmiller, bir sabah Dr. Condor’un evine onu ziyaret için gider, ancak eve vardığında kendisini gözleri görmeyen bir kadın karşılar ve sonrasında bu kadının Dr. Condor’ un karısı olduğunu öğrenir. Belli ki Zweig, Dr. Condor’un gözleri görmeyen bir eşinin olmasını Hofmiller’in tutumuna karşı, antitez olarak kurguya yerleştirmiştir.

Hofmiller, tüm roman boyunca Edith karşısında sürekli tutarsız davranır, bu davranışın ardında aslında sadece Edith’e değil, kendisine karşı da bir acıma duygusu olduğunu hissetmekte gecikmez.

Hofmiller’in sürekli değişen tavrı, Edith’i kimi zaman rededişi, kimi zamansa böyle davrandığı için bir pişmanlıkla ona yeniden dönüşleri Edith’in psikolojik bunalımlara girmesine neden olur.

Romanın en çarpıcı sahnesi, hoş vakit geçirdikleri bir akşamüzeri Hofmiller artık geç olduğu için evden ayrılma saati yaklaştığında yaşanır. Yemek odasından salona geçip çıkmak üzere iken kapı açılır ve Edith’in koltuk değneklerini atarak, büyük bir mutluluk içinde çok büyük bir irade ile o zayıf bacakları üzerinde Hofmillere sendeleyerek de olsa kollarını açarak yürümeye çalışmasıdır. Tüm gücünü kullanan Edith bir yerden sonra dengesini kaybederek düşer ve o an herkes onu kollarından tutup odasına götürürken  Hofmiller ona yardım etmek yerine, bir an önce evi terk eder. Bu Edith için bir yıkım olur. Bu duruma daha fazla dayanamaz ve bir gün intihar eder. Hofmiller ise hayattan ve her şeyden kaçar.

Hofmiller, o günlerde başlayan ikinci dünya savaşına katılmak için cepheye gider. Üstün başarılar elde eder. Ancak bu başarıları onu mutlu etmez çünkü vicdan hatırlattıkça hiçbir zaman unutamayacağı bir suçu vardır.

Katıldığı savaşta kendisi de sakat kalabilirdi, ölebilirdi. Bu roman aracılığı ile sorumuz şu olabilir;  Ölmek ve öldürmekten başka bir seçeneğin olmadığı anlamsız bir savaşta bir kahraman olmak, engelli bile olsa bir kadının yüreğinde kahraman olmaktan daha mı asil bir duygudur?

Zweig, önemli bir gerçeği okuyucusu için çarpıcı hale getirmeye çalışmış ve bu konuda oldukça sert bir tutum takınmıştır. Kimi okuyuculara sert ve biraz haksız gelse de onun savunduğu, vurucu bulduğum fikrini paylaşmak isterim:

Yaşamda sevgiye gerek duyanlar, sağlıklılar, kendine güvenenler, gururlular, neşeliler, yaşamın zevkini çıkaranlar değildir. Onların buna ihtiyacı yoktur. Onlar sevgiyi yalnızca kendilerine sunulması gerekli bir şey olarak niteler; çoğu zaman kayıtsız, kendini beğenmiş bir tavır takınırlar. Sevgi onlar için yalnızca bir olgu, saçtaki bir toka, koldaki bir bilezik gibi başkaları tarafından sunulan bir armağandır, asla yaşamın anlamı ve ulaşılabilecek en yüce mutluluk değil!

Oysa kaderin sillesini yemişlere, engellilere, toplumun dışladıklarına, çirkinlere, yokluk çekenlere, umudu kırılmışlara gerçekten de sevgiyle ulaşılıp yardımcı olunabilir. Onlara yaşamını adayan, yaşamın onlardan esirgediğini onlara bağışlamış olur. Nitekim onlar, olması gerektiği gibi sevmeyi ve sevilmeyi biliyorlar, alçakgönüllülükle, bağlılıkla ve minnettarlıkla.

Künye: Sabırsız Aşk, Stefan Zweig, Çiğdem Öztekin, Can Yayınları, 2016, 437 sayfa.