SÖYLEŞİ | ‘Kadınlara yapılan her şey bende yara açıyor ve o yarayı yazıyorum'

SÖYLEŞİ | ‘Kadınlara yapılan her şey bende yara açıyor ve o yarayı yazıyorum'

Deniz Burak Bayrak

Edebiyatta 40. yılını Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Bir Başka Düğün Gecesi romanı ile taçlandıran Erendiz Atasü, duyarlıklı kalemiyle bir kez daha yüreklerimizin bam teline dokunuyor.  Eril tahakkümün var olduğu çarpık bir düzende farklı sınıflardaki insanların yaşamına mercek tutan yazar; adaletin içi boş bir kavram olduğu, hukukun işlemediği, kadının insan altı bir tür olarak görüldüğü gerçek dünyaya da bir karşı duruş sergiliyor. Erendiz Atasü ile son romanı Bir Başka Düğün Gecesi’ni konuştuk.

‘KENDİNE DAİR BİR ŞEYLER ÖĞRENEBİLMEK ÇOK ÖNEMLİ!’

Merhaba Erendiz Hanım, öncelikle son romanınız dolayısıyla sizi tebrik ederim. Günümüzde yaşadığımız çarpıklıklara bir tokat gibi romanınız. Kadına şiddet, taciz, tecavüz, cinayet, hukuksuzluklar, çevre talanı, betonlaşma, sol tartışmalar vurguladığınız başlıklar. Toplumun hiçbir kesimine ve yaşanan hiçbir olaya uzak kalmayan, yapıtlarında mutlaka bunlara yer veren usta bir yazar olarak bu gözlemi yaparken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Öncelikle güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. İnsan; hayatı, hayatın kendisi için yaşamalı, yazmak için değil, diye düşünenlerdenim. Uzun yıllar önce, çok kısa bir süre, hayata yazmak amacıyla dikkat ettiğimi anımsarım. İyi bir yöntem değil: Ne yaşadığınızın farkına varabiliyorsunuz, ne de yazınızda bir gelişme oluyor.  Yazar içindeki o önyargısız, çocuksu merakı yitirmemeli, yazarı geliştiren başlıca özelliklerden biri bu saf merak. Öte yandan yazar elbette donanımlı bir kişi olmalı diye düşünürüm. Yani sadece edebiyat birikimi yetmez, biraz sosyoloji, biraz psikoloji ve mutlaka tarih bilmeli. Gerçekten sanat değeri olan ve okuyanlara bir şeyler katabilen metinler, yazarın derisinde hissedebildiği, içtenlikle katılabildiği olaylara, ilişkilere dair olanlardır. Yani yazarı soğuk bir gözlemci yerine koyamayız; gözlem gerekli ama yeterli değil, duygudaşlık yani empati denen şey lazım. İngilizler buna ‘’başkasının ayakkabılarının içinde durmak’’ diyorlar ki sanırım güzel bir betimleme. Yazar bilincinde kendiliğinden biriken izlenimleri içtenlikle kâğıda döktükten sonra ya da dökerken bunları donanımlı bir kişinin zihniyle değerlendirebilmeli.

Öte yandan sistematik olarak kendimi incelerim. Hayatta öğrendiğim en değerli şeylerden biri kişinin kendini tanıyabilmesinin gerekliliğidir.  Kimse kedini tam olarak tanıyamaz, ama kendine dair bir şeyler öğrenebilmek çok önemli. Duygularımı çözümlemeden -özellikle olumsuz duyguları- rahat edemem. Kendine yabancı bir insanın, başkalarını hele yazıda doğru çözümleyebileceğini sanmıyorum.

Yapıtlarınızın geneline baktığımızda kadın, politika ve toplum en öncül unsurlar. Bunlardan yola çıkarak toplum içinde kadının politik duruşu sizin gözünüzden nasıl?

Türkiye gündelik hayatın gidişatıyla ilişkili olarak her zaman politize bir ülke oldu. Acaba başka kaç ülkede, mahalle kahvesinde ya da dostlar meclisinde politika tartışılır! 1960 İhtilali ve izleyen 1961 Anayasasının özgürlük ortamı, gevezelik boyutunda seyreden bu siyasi ilgiye sınıfsal bir boyut kattı. Böyle bir 20 yıl yaşandı. 1980 darbesinin faşizan ortamında sınıfsal bakış sustu ve susturuldu. Dünyayı kaplayan neoliberalizm kültürel olarak zaten, politizasyonu, refahın dağılımı ile ilgili politizasyonu silmeyi amaçlıyor ve başarılı da oluyor. Ülkemizin kadınları da bu değişimlerden, içine doğdukları, yaşadıkları kültürel ve iktisadi ortam el verdiğince nasiplerini aldılar.  

\"\"

‘TOPLUMSAL EŞİTLİK FİKRİ’

Politikanın bir ucu daha var; yani sermayenin baskısının yanında ataerkil kültürün baskısı ve bu basıncın yarattığı çarpık sonuçlar söz konusu. Kadınlarımızın asgari eğitimli olanlarında bile Cumhuriyet devrimlerinin başarısı olan iki cinsin toplumsal eşitliği fikri var olagelmiştir.  Yalnız bu düşünce cinsel alana hiç dokunmaz, ailenin içine de nüfuz etmez. Gerçi Cumhuriyet, devrimci on yıllarında, 1950’den sonra dolaşımdan kaldırılan alfabelerdeki, aile içinde ve çocuklara karşı eşit konumda bulunan ana ve baba figürleri içeren resimleriyle  ağacı yaşken eğitmeye çabalamıştır, hakkını teslim edelim; ama bu çabanın önü gene ülke yönetimi tarafından kesilmiştir.

‘KADINLAR İKİ ZIT RÜZGÂRA MARUZ!’

‘1980’lerden itibaren bizde yükselen feminist akımlar ve dünyada genel olarak yükselen toplumsal cinsiyet eşitliği, hem eşit işe eşit ücret bağlamında, hem aile içi şiddet ve bir trajedi olan ensest bağlamında kadınların gözünü açtı diyebilirim. Elbette bütün bu gelişmeler ülkeye homojen biçimde yansımadı. Türkiye’de şu anda iki zıt rüzgâr esiyor; birisi Cumhuriyet devrimlerinin değerini bilen, aydınlanmacı, toplumsal cinsiyet eşitliğine değer veren laik rüzgâr ki devlet desteğinden yoksun; diğeri ta ‘950 hatta maalesef ‘945’te başlayıp son yirmi yılda fırtına boyutuna erişen ve maalesef devlet destekli rüzgâr ki en geri tarım toplumlarının dinsel gericiliğini körüklüyor. Kadınlar bu iki rüzgâra maruz. Bugün köy kökenli bir aileden gelip şehrin kenar mahallelerinde ya da TOKİ binalarında yetişen bir genç kızda, sevmediği adama varması ya da dayak yiyip susması bağlamlarında, elli yıl önce bir Anadolu köyünde yaşayan benzerinin uysallığını bulamazsınız, isterse türbanlı olsun; iş ki bir tarikata kul olmasın! En azından durumu ben böyle görüyorum.

Belgin Gerçeker misafirleri salonda politik tartışmalar yaparken Hatçe mutfakta ağlıyor. Konuya hâkim olmadığından konuşulanların onu çok da ilgilendirmediğini görüyoruz. Hatçe özelinde toplumun yoksul kadınlarını düşündüğümüzde politika onların yaşamına yansıyor mu, yoksa hakkında düşünmedikleri politikanın sonucu olarak mı Hatçe ve diğerleri yoksul?

Hatice’yi politika, günlük hayat pahalılığı bağlamında ilgilendiriyor. Sol aydınların kendi aralarındaki tartışmalar doğal ki ona bir şey demiyor. Toplumsal olaylar çoklukla tek bir sebebe bağlı değil ki, ‘’yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan’’ döngüsü geçerli, çoğu kez. Diktatörlüğün en katısının olmadığı yerlerde, ülke yönetiminin kötü icraatı ve yeterli bilinçten yoksun, küçük çıkar peşindeki kitlelerin desteği, alkış tutan iki ele benziyor. Gene de bozuk düzende, eğitimsiz ve yoksul kadınların payını abartmak insafsızlık olur.

\"\"

‘DOĞA KATLİAMI, BİR İNTİHAR!’

Bir Başka Düğün Gecesi bir doğa betimlemesi ile başlıyor ve insan etkisindeki betonlaşmanın değişim mi gelişim mi olduğu sorusunu okura soruyor. Bu sorunun yanıtını Erendiz Atasü olarak bulabildiniz mi?

Bizdeki durum tam bir doğa katliamı. Böyle giderse, bir karış tarım arazimiz, bir karış ormanımız kalmayacak. Bu çılgınlığın durması lazım, bu bir intihar. Yani çarpık şehirleşmeyi, şehirlerin içme suyu tesisatı ve kanalizasyon yetersizliğini, zelzele toprağının bu yükü kaldırıp kaldıramayacağı sorusunu filan geride bıraktı durum! Menekşe’nin mahallesinden çok daha feci! İçecek suyumuz, soluyacak havamız kalmayacak.  Bunları söylemek felaket tellallığı filan değil. Bakın bugün, ben bu satırları yazarken, Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de soluyacak hava kalmadığı için insanlar evlerine hapsedildiler. Bugün orada, beş yıl sonra burada, önlem alınmazsa.

Yine betonlaşma bahsinden yola çıkarak “masum gençlik” tanımlaması yapıyorsunuz. Bu doğa talanında gençlik sizce gerçekten masum mu?

Kötü düzenlerde ya da düzensizliklerde kimse tam anlamıyla masum kalamaz. Gençlik elbette her zaman yaşlı kuşaklara nazaran masumdur, çünkü kötülüğe tanık olup onu tanıyacak, öğrenecek ve bizzat uygulayacak zamanı henüz pek olmamıştır.

Romanınızda sol ve sosyalizm tartışmalarına da değiniyorsunuz. Belgin’in “Türk solu ezelden beri kendi kendinden nefret eden insanlarla doludur.” saptamasından hareketle; bu ayrılık ya da birlikten güç doğuramama hâli sizce daha ne kadar sürecek?

Bilemem. Bir tarih vermek kehanet olur. Yalnız bizim toplumumuzun, bıçak kemiğe dayandığı an, bir kendine gelme, toparlanma özelliği vardır. Galiba biraz bu reflekse güveniyorum, ya da güvenmek istiyorum.

‘ÖFKE VE İSYAN DUYUYORUM!’

Menekşe’ye gelirsek… Menekşe’nin hikâyesinden aslında her birimiz payımızı almalıyız. Bir Başka Düğün Gecesi hepimizin, tüm toplumun romanı. Adalet mekanizmasının çalışmadığı, liyakatsiz hukuk insanlarının makamlarda olduğu ve can güvenliğimizin olmadığı bir düzende ben romanınızı benimseyerek okudum. Yazarken amacınız bu muydu?

Evet, herhalde, toplumumuzun bugünkü -eskilerin deyişiyle- “hâl-i pür melal’’ini yansıtan özlü bir roman yazmak istiyordum. Her toplum kesiminde kadın, erkeğe göre kırılgan konumdadır. Kiralık maşa bir zorbanın kadına uyguladığı şiddet ve ettiği fenalık birçok ışının toplandığı bir mercek gibi toplumun hastalıklarını yansıtmak için elverişliydi. Benim kalemim için elverişliydi, çünkü kadınlara yapılan her şeyi şahsıma yapılmış gibi içselleştirerek algılıyorum, bende yara açıyor ve o yarayı yazıyorum.

Bir feminist olarak her gün gazete ve bültenlerde okuyup izlediğimiz ve birileri tarafından, verilen çarpık kararlarla, benimsenmesi istenen şiddet, taciz, tecavüz ve cinayet haberleri sizde ilk olarak hangi duyguyu uyandırıyor?

Öfke ve isyan!

‘KANIKSAMAK VE UMUTSUZLUK’

Bir röportajınızda “Çok unutkan toplum olduk.” diyorsunuz. Unutkanlıkla birlikte biraz da her şeyi “kanıksar” mı olduk?

Evet, haklısınız “kanıksıyoruz’’ demek daha doğru.  Bu bir umutsuzluk halidir, aslında. Hani bir deyim vardır, çocuklar için söylenir, “dayak arsızı’’ oldu, diye. Çocukta aşırı şiddete karşı bir savunu mekanizması olarak gelişmiş bir kanıksayışı ifade eder, bu deyim. Böyle bir hâl var. Bıçak kemiğe henüz dayanmamış belli ki.

‘KADIN HAKKINDAKİ YERLEŞİK GÖRÜŞ DEĞİŞMELİ VE LAİKLİK BENİMSENMELİ’

Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi romanına değininiz çok çarpıcı. Aynı zamanda Pınar Kür’ün önemli romanı Asılacak Kadın’ına da. Toplum değişiyor ama sanki olaylar hep sıcak kalıyor. Kadının ötekileştirilmesi bu topraklarda hiç değişmiyor. Ne dersiniz?

Sade bu topraklarda değil, insanlığın yükselttiği bütün uygarlıklardaki sakat ayaklardan biridir, kadının bir alt-insan türü olarak görülmesi. Bu illet ve zilletten kurtulabilmek için, bir ilk adım olarak, öncelikle, toprağa bağlı uygarlıkların tutucu dinci yaklaşımlarından kurtulup, laik düzeni benimsemek gerek.

‘BİREYİN DÜŞÜNECEK ZAMANI ELİNDEN ALINMIŞTIR!’

Edebiyatta 40. yılınızı Bir Başka Düğün Gecesi ile taçlandırıyorsunuz. Has Erendiz Atasü okuru hep var ve var olacak ama gerçek edebiyat okurunu siz 40 yıldır nerede görüyorsunuz? Aynı yerde mi, olumlu bir artış var mı?

Nüfus kırk yılda hayli arttığına göre, toplam okur sayısı da arttı elbette. Ancak basılan kitap sayısı da enflasyonvari bir artış gösterdi. Okurun kitaba ayıracağı belli zamanı ve cebinde belli miktar parası olduğuna göre, bu reklam çağında hangi yazar adından söz ettirebiliyorsa onun okuru arttı, söz ettiremeyenlerin okurunun azalması pahasına. Yazar cihetinden durum böyle. Okur bakımından nasıl? Burada Türkiye’de hemen her alanda gördüğümüz zıt etkileri bulabiliriz. Yani eskiye göre, metni kavrayışı ve sorgulayışı nitelik olarak daha yüksek ve daha çok yönlü ama genel toplam içinde sayıca oranı düşük bir okur kitlesi var. Bir de kalabalık bir okur kitlesi var ki çok basit metinlerden haz ediyor. Bu durumu, yani okurun basite kaçma arzusunu yaratan biraz da, teknoloji sayesinde kolaylaşmış gibi duran çalışma ve yaşama koşullarının aslında bireyin serbest zamanını öğüten yaman dişlilere dönüşmüş olmasıdır, kanımca; bireyin düşünecek zamanı elinden alınmıştır! Kafasını çalıştırmak değil, kafa dinlemek istemektedir. Burada beliren tehlike, yazarların satış rakamları, ün ve para kazanma uğruna kendi yeteneklerine ve parçası oldukları dile ve dilin kültürüne ihanet edip, giderek daha zekâ yoksulu metinler üretmeye gönül indirebilmeleridir. Böylece edebiyat sanatı silinir, yerini edebiyat olmayan bir pseudo-edebiyat alır.  

Bir başka tehlike, okurun kendini algılayışıyla ilgilidir. Her zaman harcıâlem metinleri yeğleyen okur vardı, vardır ve olacaktır. Örneğin benim gençliğimde, piyasa romanı okumayı yeğleyen kişi, ne yaptığının farkındaydı, kendini müthiş bir aydın filan sanmazdı; okuduğunun da bir şaheser olmadığını bilirdi. İnternetten edinilen kulaktan dolma yarım yamalak bilgi kalıntılarının gerçek bilgi sanılmaya başlanmasından beri bu netlik kayboldu. Deneme yazmak isteyen bir gence, bolca deneme okumasını salık verdiğimde, çok okuduğunu söyledi bana; ama ne Nurullah Ataç’ı, ne Nermi Uygur’u, ne Sabahattin Eyüboğlu’nu, ne Füsun Akatlı’yı duymuştu. Deneme diye okuduğu çok okunan gazetelerdeki -şu anda çok okunan gazete kaldı mı bilemeyeceğim, andığım olay, on küsur yıl önceydi- köşe yazarlarının yazılarıydı; ama bir İlhan Selçuk yoktu bu yazarların arasında. Niceliğin nitelik kaybı pahasına artışı ve bireyin özüne dair farkındalığını yitirmesi kanımca olumlu değişimler değildir. İyimser olmak istersek, bunun bir ara zaman olduğunu, teknolojinin ciciliği aşınınca, taşların yerine oturacağını düşünebiliriz. Umarım öyle olur. Ancak, insan soyunun, hele de yazılı kültüre geç kalmış bizim gibi toplumların koşullanmaya olan yatkınlığını göz ardı edemiyorum.


KÜNYE: Bir Başka Düğün Gecesi, Erendiz Atasü, Can Yayınları, 2021, 248 sayfa.

 

 

 

 

 

 

 

DAHA FAZLA