SÖYLEŞİ | 'Bu ülkenin yeni Rumları, Ermenileri laiklerdir'

“Bu kendi içine kapanma ve bazı çağdaş, batılı hayat tarzını şimdilik sürdürebilen semtlere sıkışmanın önemli bir tehlike olduğunu düşünüyorum. Tam tersine buralardan çıkmak, dokunamadığımız, ulaşamadığımız yerlere doğru akmak, oralarda organik ve güçlü bağlar kurmaya çalışmak gerekiyor.”



25-04-2021 02:10

Dilek Yılmaz

Murat Uyurkulak’ın 2017-2020 yılları arasında Tuhaf Dergisi ve Trendeki Yabancı’da yayımlanan öykülerini bir araya getiren "Baba, Hoca, Amca, Ben" geçen ay okurla buluştu. Roman ve öyküleri on dile çevrilen yazarın Tol (2002), Har (2006), Merhume (2016) ve Delibo (2020) adlı romanları beraberinde, Bazuka (2011) adlı bir öykü kitabı bulunuyor.

'TOL’A DAİR BEKLENTİLER YILLARCA YAKAMI BIRAKMADI'

Metnin külliyatta sırası okuru pek ilgilendirmemeli bana göre ama genel olarak gördüğümüz, sıkı ilk metinlerin, sonrası için okurda belirli bir beklenti oluşturduğu yönünde. Tol da, buradan bakanlar için “yüksek performans” hedefine uygun, kültleşmiş bir roman. Sonrasında yazdıklarınızda bunun ağırlığını duydunuz mu, böyle bir ilk metnin varlığı üzerinizde bir basınç yaratıyor mu?

Fazlasıyla yaratıyor. Tol bir yerden sonra benim kabûsum oldu. Lanetim oldu bir nevi. Her şey onunla kıyaslanır oldu. Bu bende tedirginlik ve basınç yarattı tabii. Bir süre… Sonra yapacak bir şey olmadığını kabul ettim, bir şey yazmak mümkün değil öbür türlü çünkü. Hep aynı sularda da gezmek istemiyor insan. Bazen de basit şeyler yazmak istiyor. Bazen de kendini eğlendirmek ya da okuru eğlendirmek istiyor. Rahatlamak istiyor. Yazmanın kendisinin bir tür terapi haline geldiği vakitler oluyor. Öyle metinler de yazma ihtiyacı oluyor insanda. Har’da hatta bir bölüm var, o tamamen Tol’un yarattığı basınç ve tedirginlik üzerinedir. Karakter bir maçta rövaşata golü atar, sonra herkes ondan o rövaşatayı bekler ve atamadıkça iş evinin basılmasına kadar varır. Tamamen bunu düşünerek yazmıştım. Yapacak bir şey yok. Tol öyleydi, öyle yazıldı. Hiç de beklemiyordum böyle bir ilgiyle karşılanacağını. Ama bir yerden sonra artık bu kaygıyı bir kenara bıraktım ve yoluma devam ettim. O benimle birlikte yaşayacak işte, ama evet beni çok gerdi Tola dair beklentilerin hep devam etmesi, yakamı bırakmaması, yıllarca.

Öykü ve romanlarınızın diyalogları, karakterlerinizi çok rahat konuşturduğunuz duygusunu geçiriyor okura. Bunun senaryo yazımıyla bir ilişkisi var mı? Hayatını yazarak kazanan biri olarak, edebiyat dışı yazma işlerinin edebi üretime tezahürü sizde nasıl oluyor?

Senaristlik yapıyorum, bir de sipariş üzerine popüler kültür dergilerine, yurtdışındaki çeşitli kurumlara veya edebiyat mecralarına hikâyeler yazdım. Onları da Bazuka’da ve Hoca, Baba, Amca, Ben’de topladım zaten. Bir iddia ile yazmadım o hikâyeleri, para kazanmak için yazdım. Ama esas yoğun mesai, senaryo; dizi, film, uzun metraj senaryolar. Onların arasında art house olanlar da var, ana akım senaryolar da var ama temel olarak dizi. Dijital mecralar ortaya çıkınca internet dizileri de yazmaya başladım. Ekran dizisi yazmak çok ağır bir mesai, çok meşakkatli bir iş, uzak durmaya çalışıyorum. Diyalog meselesiyle aralarında bir bağ var tabii. Ben diyalog yazmanın bir marifet olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bana bunu anlattılar, bunun önemli bir şey olduğunu, bu konuda naçizane bir becerim olduğunu. Şimdi anlayabiliyorum. Bu şundan kaynaklanıyor olabilir, ben 16-17 yaşında üniversiteyi kazanınca, talihsiz bir tercih hatasıyla İzmir’de kaldım, yoksa Ankara’ya ya da İstanbul’a gidecektim. Velhasıl evden ayrıldım. Kaçtım diyelim. O zamandan beri de çalışıyorum. Gençlikteki mesailerin önemli bir kısmı insanlarla temas ederek, sokakta geçen mesailerdi. Dolayısıyla kulağım sanırım sokakta ne konuşulduğuyla fazla doldu. Onları aksettirmek, yazmak benim için hiçbir zaman zor olmadı, geldiği gibi yazdım. O tabii bir yerden sonra dizi mesaileri başlayınca işime yaradı. Diyalog konusundaki nispeten rahatlık dizi mesaisinde işe yarıyor gerçekten.

'SONUNU BİLDİĞİN ŞEYİ NİYE YAZASIN Kİ…'

Hikâye nasıl geliyor; önce karakter mi konuşuyor, bir söz bir fikir mi geliyor, kurgunun metne döküldüğü hareket noktasını soracağım.

Daha ziyade fikir duygu karışımı bir şeyle geliyor. Önce kafayı takıyorum. Bir şeyi merak ediyorum, nasıl anlatabilirim. Önce içinde bir yerden gelmesi gerekiyor. O bir sevinç mi olur, bir mutluluk mu, bir acı mı, bir ıstırap mı olur, artık neyse. Bir duygu tayfı, sisi halinde önce içimde yer eder. Sonra yavaş yavaş onu kurcalamaya başlarım. Bu neye tekabül ediyor, neden ben bunu hissetmeye başladım, onu düşünürüm. Sonra bu bana çeşitli kavramlar verir. Ne bileyim; eşitsizlik, haset, şükran, öteki olmak gibi. Bir kavram kokteyli oluşmaya başlar, onun üzerine okumaya çalışırım, nedir bu, neye tekabül ediyor, nasıl tezahürleri var. Genellikle de tarih okurum, kuram okurum. Bir şey yazmaya meyledip o bende olgunlaşmaya başlayınca edebi metinleri mümkün olduğu kadar az okuyorum. Çünkü elli yaşına geldim, hâlâ etkileniyorum. Çok iyi bir metin okuduğumda bende yer ediyor, etkisinden kurtulmak zor oluyor. Bazen de kurtulmamak iyi oluyor, etkilenebilirim de, sorun değil ama hiç farkında olmadan insanın kalemi oraya gidebiliyor. Bir proje gibi, yapı gibi baştan kuramıyorum. Sonunu bilmiyorum mesela yazdığım şeyin, ona da kendimce bir gerekçe uydurdum, sonunu bildiğin şeyi niye yazasın ki, diye.

Başı sonu belli olsun diyenler sanki daha kalabalık bir ekip ama yazma hazzını anladığım kadarıyla biraz da o belirsizliğin verdiğini söylüyorsunuz.

Hazzı biraz oyununda. Yolda birtakım yerlere sapmakta. Mesela çıkmaz sokaklara da girer insan. Çok bilirim, yirmi otuz sayfa yazdığım şeyi çöpe attığımı. Girersin bir yola, bir yere çıkacağını sanırsın ama aslında bir çıkmaz yoldur ve canın acıya acıya yazdıklarını atarsın. Atmaktan da kaçınmamak lazım. Yazmak biraz da vazgeçtiklerin, feda ettiklerin oluyor, fazlalıkları atmak oluyor. Yavaş yavaş o örülmeye başlar. Yolda şekil veririm, yolda kurgularım. O yüzden biraz uzun sürer yazmak. Hiç sakıncası yok, acelem de yok. Ayrıca insan her yazdığı şeyi yayınlayacak diye bir şey de yok. Çöp kutum çok metinle doludur, çünkü iyi değiller. Bana iyi gelmiyorsa zaten başkasına niye iyi gelsin. Biraz irticalen yazarım yani, daha çok duygularla. Keskin bir bilinç eşlik etmez ona. Birtakım dertler vardır altta ama üstte bana yol gösteren, beni motive eden duygulardır. Karakterler sonra şekillenir yani, soruya dönersem, yavaş yavaş kıvamlanır karakterler.

BAZI METİNLER VASİYET GİBİ

Hoca, Baba, Amca, Ben dergiye yazılmış kısa öykülerden oluştuğu halde gerçek yaşamdan ilhamla kurgulanmış karakterler daha en başından çok hızlı etleniyorlar. İnsanı, yeri, kültürü tanımak daha hızlı yazmayı kolaylaştırıyor mu, Delibo’yu da diğer romanlarınızdan daha kısa sürede yazdığınızı söylemiştiniz.

Tabii ki öyle bir şeye sebep oluyor. Delibo’nun daha kısa sürede yazılmış olması, daha seyrelmiş bir dili olması, önceki üç romandaki o üslûpçu, o koyu dil oyunlarının, cümlelerin olmaması, biraz otobiyografik bir roman olmasından kaynaklanıyor. Her şey birebir gerçek değil tabii ama gençliğimle, o yaşlarımla bağı var. O yüzden yazması hem daha hızlı oldu hem de bir yandan daha ıstıraplı oldu. Çünkü geçmişimde beni üzen, sarsan, hiç peşimi bırakmayan bazı duygulara da karşılık geldiği için kimi zaman yazmayı bırakmak zorunda kaldım, devam edemedim. Bir metinde yazdığın dünyayı ve karakterleri geçmişten, kendi hayatından tanıyor olmanın bir metnin kalitesine ne kadar katkısı var emin değilim ama bazı şeyleri yazmayı çok istiyor insan. Bir nevi vasiyet gibi.

REHA MAĞDEN’İ GEÇ BULDUM, ÇABUK KAYBETTİM…

Bir sorum buydu. Ölümlerin insanı kimsesiz ve inançsız bırakmasıyla başlayan bir baş etme hikâyesi var bir öyküde. Birisi kedisine köpeğine kaybettiklerinin adını vererek yaşatıyor. Birisi çıkıp yazıyor. Bazuka’dan buradaki Reha öyküsüne kadar metinlerinizde en çok anılanlardan biri de herhalde Reha Mağden. Kaybettiklerimize yazıyla durulan selamı soracaktım.

Evet, benim Reha Abi’yle ilgili cümlem, “geç buldum çabuk kaybettim”dir. Babam olmasını isteyecek kadar çok sevdiğim bir insan oldu Reha Abi ama yarenliğimiz üç sene sürebildi. Ben Birgün’ün ilk dış haberler şefiyim, orada tanıştık. Çok sevdik birbirimizi, ama işte Reha Abi’nin tadını üç sene çıkarabildim. Çok yer ettiği için sık sık arz-ı endam ediyor metinlerde. Yazınca sanki geçici olarak hayata döndürmüş gibi hissediyor insan.

BU MEZARLIKLAR ÜLKESİNDE İNSANLARI METİNLERDE DE OLSA YAŞATMALI…

Anlatıcının, öldüğünü bile bile hocayı sorması, bütünde hocanın hikâyelerdeki yeri de aynı duygu çağırdı okurken.

Hocanın öldüğü son hikâyedeki Yücel Özmalkoç, lisedeyken İngilizce hocamızdı gerçekten. Hocamdı, alkolikti, babamın ve amcamın da yakın arkadaşıydı. Hem bir saygı duruşu, hem onu bir çeşit yaşatma arzusu, bir metinde de olsa. Tuhaf bir haz duygusu da veriyor kederin yanında. Bu ülke mezarlıklar ülkesi olduğu için hep anmaya dair, birilerini metinde de olsa yaşatmaya dair bir temayül, bir motivasyon hissediyorum. Romanlarımın ithafları da mutlaka hayatını kaybetmiş birilerinedir, trajik şekilde de olsa. Cevdet Tosun, Tol’u ithaf ettiğim, Gölcük Depremi’nde öldü, yoldaşımdı. Har, Uğur Kaymaz’la Ali Serkan Eroğlu’na. Hep bir yaşatma arzusu. Adını tekrar tekrar zikrederek onlar sanki varmış ve bizimle birlikte yaşıyorlarmış duygusunu tatma arzusu gibi bir şey. Açıklaması da çok zor bunu, ancak böyle söyleyebilirim.

'BABA BABADIR, İNSANIN CANINA OKUR'

Baba konusunun metinlerinizde geniş yer bulduğunu görüyoruz, geleneksel baba figüründen uzak ve çatışmayla beraber çift yönlü bir arkadaşlık zinciri içinde. Nedir bu baba meselesi?

Dört roman yazdım, üç buçuğunda baba meselesi vardır. Bana mahsus bir şey değil, memlekette insanların yüzde sekseninin, doksanının, belki yüzde yüzünün meselesi, “father issue” meselesi. Benimki de bir eski komünist olarak, hâlâ komünist de, Kemalist biraz artık. Edebiyat öğretmeni, bir yandan çok ilerici, sadece ben onun arkadaşlarıyla değil, o da benim arkadaşlarımla arkadaş gibi yaşayan, eyleyen, dışarıdan baktığında bazı arkadaşlarımın ne kadar tatlı bir baban var dediği ama dışı seni içi beni yakar hesabı, evin içinde bazı tavırları itibariyle klasik babaları aratmayan, kimi zaman hatta onları bile aratan, karmaşık bir baba. Bir yandan eğlenceli, bir yandan da çatışmaların, çelişkilerin çok yoğun olduğu... Beş yıl mesela yolda birbirimizi görüp selam vermedik, öyle yoğun çatışmalar yaşadık. Büyüme, yetişme, kişiliğini kazanma sürecinde hem olumlu anlamda katkısı olan, hem de çok çelme takan, sana ısrarla bir hayat planı çizmeye çalışan bir baba... Mesela ben iki üniversite okudum, lise mezunuyum. Üçüncü sınıfa kadar hukuk okudum, kaydımı aldırmaya beşinci yılın sonunda cesaret edebildim. Cesaret de babanın hükmünden çıkma cesareti. Bu kadar ısrarcı olmasaydı, beni koyverseydi belki ben felsefe okuyacaktım, belki başka bir şey, belki daha donanımlı bir insan olacaktım. Ben kendimi ümmi sayarım, belki bir şeyler bilirim ama her daldan bir yaprak gibidir. Oysa üniversite okuyup bir alanda asgari akademik bir bilgi disiplinine sahip olmak isterdim. Özetle bir yandan çatışılan, bir yandan çok büyük bir sevgiyle özlenen bir baba figürü. Diğer babalardan çok fazla farkı yok, onun farklılığı komünist olması ve kimi noktalarda özgürlükçü bir tavrı olması. Yoksa baba babadır, insanın canına okur.

İçki, hikâyelerinizin doğal bir parçası gibi, okurken kokusunu duyuyoruz. Geldiğimiz yerle özellikle bir ilgisi var mı?

İçki vaka-i adiye benim için. Çok içilen iki aileden türediğim için içkiyle ilişki hayatın normal bir parçası. Sadece birtakım kutlamalarda, özel günlerde, eğlentilerde değil, içkinin düzenli içildiği bir sülaleden geldiğim için metinlerimin de doğal bir parçası oldu, yani özel bir vurgu yok içkiye. Etrafımdaki insanlar içkiyle birlikte yaşıyordu, dolayısıyla metinlerde kurduğum ve tanıdığım karakterler de içkiyle yaşıyorlar. Ben de iyi içerim.

'SEMTLERİMİZE SIKIŞMAMAK, DOKUNAMADIĞIMIZ YERLERE AKMAK GEREK…'

“Siyasal İslamcılar iktidara geldiğinden beri babam bölgeci olup çıkmıştı” diyor karakter bir öykünüzde. Şunu düşündürdü, seküler hayata yönelik saldırıların, yazan çizen dahil insanları seçim haritasının çizdiği hatta itmesi, belirli şehirlerde yoğunlaşma, belirli semtlerde ağırlıkla öbeklenmenin, edebiyatın da alanını daraltması gibi bir riskten bahsedilebilir mi?

Bu kendi içine kapanma ve bazı çağdaş, batılı hayat tarzını şimdilik sürdürebilen semtlere sıkışmanın önemli bir tehlike olduğunu düşünüyorum. Tam tersine buralardan çıkmak, dokunamadığımız ulaşamadığımız yerlere doğru akmak, oralarda organik ve güçlü bağlar kurmaya çalışmak gerekiyor. Çünkü bir arada olmanın konforu sürdürülebilir bir konfor gibi gelmiyor bana. Bu iş burada kalmayacak. Vaktiyle nasıl bu ülkede Ermeniler, Rumlar, deniz kenarlarında yaşayan, nispeten orta sınıf olan, genellemiyorum tabii, o topluluklar arasında da sınıfsal çelişkiler vardı, karmaşık yapılardı ama ne oldu bir gürûh geldi ve onları sildi süpürdü, oralara yerleşti, oraları kendinin kıldı, gasp etti. Gasp edenlerin bir kısmı, bizzat onlar şu anda, laik hayat tarzıyla yaşayanlar, şimdi bir başka selin onları söküp götürmesi tehlikesiyle karşı karşıyalar. Şunu abartılı bir cümle olarak düşünmüyorum, bu ülkenin yeni Rumları, Ermenileri laiklerdir. Bu ülkede her gelen öncekini yağmaladı. O konfor da çok uzun sürmeyecek. Kimi kültürel-sanatsal alanlar, eğlence ya da sosyalleşme alanları, Beyoğlu Taksim gibi, oralar da süpürülecek. Niyet bu. Süreç bu. Zaten Beyoğlu’nu ne hale getirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla acilen örgütlülük, acilen bu konforun geçici bir konfor olduğuna dair bir bilinç ve içe kapanmak yerine tam tersine dışa doğru açılmak gerekiyor. Dayak yemeyi göze alarak, hakarete uğramayı göze alarak ama biz de varız diyerek çeperlerdeki semtlere, yerleşim yerlerine doğru açılmak, bunu da örgütlü biçimde yapmak icap ediyor. Yoksa oralarda da bize rahat yok, olmayacak.

'EDEBİYATIN BİR MİSYONU VARSA ÖZGÜRLÜK VAADİDİR'

Aydın’da Bir Bahçe’de, ”Şahsiyetim zayıf, yüzleşme sorunum var, o yüzden abartıyorum hikâyeleri, afili cümlelerden medet umuyorum, kelimeler kaba, hantal bir gürbüzlük ediniyorlar, altı bomboş bir ağdalı üslûp, kıçımla kimbilir ne dağlar deviriyorum” diyerek kendini dövüyor biraz yazar. Bazuka da malum “Değmez bu yangın yeri avuç açmaya değmez” alıntısıyla başlar. Yangını söndürme inadını sürdürenlerden de birisiniz. İnsanı boşa sardığı duygusuna sevk etmeye de müsait şu dönemde yazmak da bir mücadele aracı, bir inat işi midir?

Yazarın meşrebine göre değişir. O kadar ince çizgiler ki bunlar. Bunu genelleştirirseniz, edebiyat mücadelenin, direnişin kalesi olmalı derseniz, ezmiş olursunuz. Politikayla, direnmekle, inatla, isyanla hiç alakası olmayan insanlar da şahane metinler yazabilir, yani kişisel tercihlerdir bunlar, kimseye dayatamazsınız. Sempozyumlar düzenleniyor biliyorsunuz, bazı yazarların ne kadar yoz olduğunu anlatmak için. Edebiyatın bir misyonu varsa insanların ruhunda bir tür özgürlük vaadi yaratabilmesidir. Bir başka hayat mümkün, bir özgürlük diyarı mümkün duygusunu insanlara verebilmesidir ya da kendisiyle, kendi açmazlarıyla, kendi sahtekârlıklarıyla yüzleştirebilmesidir. Bu da bir tür tekâmül imkânıdır. Ama mesela şunu tercih eden yazarlara da hiçbir bir şey denemez, ben yazıyorum çünkü inatçıyım. Yazıyorum çünkü isyan ediyorum, ben yazarak direniyorum da bir seçenektir. Kimisi de onu tercih eder. Edebiyatın omzuna dünyayı kurtarma misyonu yükleyemeyiz ama direnmek isteyen de edebiyatla direnebilir, sakıncası yok.

'ERKAN OĞUR’U DİNLEMEYE DEVAM EDECEĞİM AMA BİR KIRGINLIKLA…'

Süper Meyhane Bandosu öyküsünde, müdavimler arasında uzun ömürleri olsun diye andığınız Erkan Oğur da var. Sanatıyla sevdiklerimizin, safların bu kadar belirgin ayrıldığı bir dönemde yarattığı hayal kırıklığına öfkenin gitgide büyümesi neyle açıklanabilir, duyduğunuzda siz ne hissettiniz?

Bu iş karmaşık bir mesele. Adalet Hanım’ın arkasından kötü şeyler yazıldığında da öfke patlaması halinde bunun çok yanlış olduğunu söylemiştim, Ara Güler’le ilgili de aynı tavır içindeydim. Erkan Oğur konusunda olamadım. Birincisi, sanırım çok sevdiğimden hayal kırıklığı da ona göre oldu. İkincisi de, kıyaslamanın abartısını bir yana bırakalım, abartılı olacak ama derdimi sanırım öyle ifade edebileceğim, toplama kamplarının kurulduğu bir noktada artık tercihlerimizle ilgili çok çok dikkatli olmamız, artık bundan sonrası başka diyebilmemiz gerekiyor. Ülkeyi cehenneme çeviren bu hırsızlar iktidarında artık aması yok bu işin. Bu bir hayat memat meselesi. Bu geleneğinde yağma olan, çaresiz bıraktığı azınlıkların, insanların o çaresizlikle biriktirdiği bütün maddi, kültürel, sanatsal birikimleri üzerine çökmeyi politika haline getirmiş, sadece mevcut iktidardan bahsetmiyorum, yüz elli yıllık bir tarihten bahsediyorum, bu yağmanın işbirlikçilerine, müsebbiplerine karşı tavır koymak, bırakın onlarla iş tutmayı net tavır koymak gerekiyor. Bu işin şakası kalmadı. Belli noktalarda 12 Eylül’ü bile mumla aratan bir yerdeyiz, burada kimsenin artık şunu deme lüksü yok, ama o da saz çalıyor. Artık her işbirliği, meşrulaştırıcı olan, en azından görünüşte olan, her şey eleştiri konusudur. Gidecek başka köy yok, ya bu mafya iktidarını devirip memleketimizi bunların elinden alacağız ya da beşinci sınıf Orta Doğu diktatörlüğü olarak sokağa çıkamadığımız, hayattan kâm ve haz alamadığımız bir cehennemin içinde yanıp gideceğiz ömürlerimizde. Dediğim gibi hayat memat meselesi, artık burada bahaneler, mazeretler kalmadı. Ben Erkan Oğur’u dinlemeye devam edeceğim öte yandan, bunu yaptı diye sanatından kendimi mahrum bırakacak değilim, ama işte bir kırgınlık da duyacağım.

İYİ ELEŞTİRİYİ DESTEKLEYEN MEKANİZMA YOK

Eleştiri mekanizmasının işlememesinden yakınılması ne kadar sahici, gerçekten istenen bir şeyse neden olmuyor, mesela siz bir yazar olarak eleştirilmek istiyor musunuz?

Çok istiyorum. Eleştirilmek arzusuyla yanıp tutuşuyorum. Sadece eleştirilmek de değil, mesela yayınevi değiştirdiğim zaman ilk talebim şu olur, editörünüz var mı. Bazı yazarlar kutsal kitap gibi metinlerine dokundurtmazlar, ben de editörlük yaptım ve bu tavrı görünce şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Editör bir şanstır, o da bir eleştirmendir ya. Asıl, editör var mı diye sormak icap eder ki kitabın kalitesi artsın. Çok iyi eleştirmenlerimiz var. Radarına girmekten insanın gurur duyacağı, girmediğinde üzüleceği. Kurumsallaşmak burada da karşımıza çıkıyor işte. Okuyan, eleştiriye kafasını yatırmış, bunu hayatının odağına koymuş bir insan nasıl geçinecek meselesi var. Onu destekleyen mekanizmalar yoksa, onun hayatını idame ettirmesini sağlayabilecek yatırımlar yoksa bir eleştirmen ne yapabilir. Göz yaşartıcı derecede yetenekli genç eleştirmenler de var, yazmaya çalışıyorlar. Bu insan, atıyorum, bankada çalışacak da, akşam oturup okuyacak da, sonra da onun üzerine yazacak, üstelik eleştirdiği eser karşısında dik durabilmesini sağlayacak gücü de olacak. Balık baştan kokuyor, bunların hiçbirisi yok. Dolayısıyla talihimiz olan üç beş isim dışında; Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek gibi gerçekten şans olan üç-beş belki on insan dışında eleştirmen yok. Bütün o zayıflık, cılızlık bu alanda da kendini gösteriyor. Yoksa okuyan, kafası çalışan, edebiyatı çok iyi bilen, bilmek isteyen çok fazla insan, çok fazla genç var ama bu insanlara destek olabilecek mekanizma yok.

'TWITTER’LA İLİŞKİM TERAPİ GİBİ'

Okur olarak yeni bir iyi yazarla karşılaştığınızda ne hissediyorsunuz, var mı son dönem yeni keşifleriniz?

Mesela şiiri takip edemiyorum, çok iyi bir şiir okuruydum, buna çok üzülüyorum. Eskiden paramın olmadığı dönemlerde kitapçıya gider, dergiyi açar, ayak üstü sayfa sayfa okurdum. Şiir de allahtan kısa bir şey ya, sonra tekrar gider biraz daha okurdum. Güncel edebiyatı pek takip edemiyorum, marifet diye söylemiyorum, yoğun çalışmaktan. Ama geç okuduğuma çok pişman olduğum yazarlar da oluyor, mesela Zaven Biberyan. Bunca sene nasıl okumamışım, okumak bir yana, varlığından bihaber kalmışım, bir yazar için fiyasko bana kalırsa. Ya da mesela İthaki şimdi Suat Derviş kitaplarını basmaya başladı. Ne kadar güçlü, ne kadar oyuncaklı bir yazarmış diyorum okudukça. Benim için onlar da yeni keşifler. Yeni bir yazar okuduğumda ve çok iyi bulduğumda hissettiğim ilk şey coşku oluyor. Emin olun haset duygusu bana bulaşmamış. Kendi kendime mırıldanıyorum, oh be hoş geldin.

Twitter’ı eve giderken pub’a uğrar gibi kullanıyorsunuz. Akşam görüp sabah kaybediyoruz sizi, neden öyle?

Çok bunaldığım zaman twitter bir nevi terapi gibi oluyor benim için. Orada birkaç laf edip ağzıma geleni söylemek, sonra kapatıp gitmek istiyorum. Bir şeyden çekinmekten, korkmaktan falan değil. Komple kapatma sebebim, sonra yaptığım işe odaklanamıyorum. Eroin gibi, sürekli açıp bakmak istiyor insan. Kapatmak bir nevi bariyer oluyor. Ben de öyle bir tarz tutturdum. Öyle şeyler görüyorum ki bazen burama geliyor, hele pandemide, evde sıkışıp kalmışken... Ne yapayım ben de bir çeşit terapi gibi içimi döküyorum, biraz rahatlayıp gidiyorum.

KÜNYE: Hoca, Baba, Amca, Ben, Murat Uyurkulak, Can Yayınları, 2021, 160 Sayfa.