'Sermaye için virüslerin gelişimi makul risk!'

Büyük Çiftlik Büyük Grip Getirir kitabının yazarı ve epidemiyolog Rob Wallace, Çin'de ortaya çıkan ve yaklaşık 5 bin kişinin ölümüne sebep olan koronavirüs salgınına ilişkin merak edilenleri yanıtladı.



15-03-2020 14:10

Çeviri: Umut Devrim Çelik

Alman sosyalist gazetesi Marx21'den Yaak Pabst'ın Büyük Çiftlik Büyük Grip Getirir kitabının yazarı Rob Wallace'la yaptığı röportajı okuyucularımız için çevirdik.

KORONAVİRÜS NEREDEN GELDİ, NEREYE VARACAK?

Rob Wallace salgınlar üzerine çalışmaları geniş kabul gören profesyonel bir epidemiyolog (salgın bilimci) ve büyük tarım işletmeleri uzmanıdır. 2020’nin başında Çin’in Wuhan kentinde yeni bir salgın baş gösterdiğinden itibaren yaptığı incelemeler ve yayınladığı yazılar çokça paylaşılmıştır.

Yeni koronavirüs ne kadar tehlikelidir?

Bu birden fazla etkene bağlıdır; bulunduğunuz bölgede Kovid-19 salgını hangi aşamadadır, yani erken, zirve ya da geç dönemde midir? Bölgenizin kamu sağlık müdahale hizmeti ne kadar iyidir? Demografik yapı nasıldır? Kaç yaşındasınız? Bağışıklık sisteminiz sorunlu mu? Temel sağlık durumunuz nasıl? Teşhis edilemez bir ihtimal olmakla beraber genetik bağışıklığınız, yani temel bağışıklık durumunuz virüse karşı savunma sağlayabilecek durumda mı?

Peki virüsle ilgili bütün bu telaş aslında korkutma taktiklerinden mi ibaret?

Kesinlikle hayır. Wuhan’da salgın başladığı esnada Kovid-19’un vaka-ölüm oranı nüfusa oranla %2-%4 arasında seyrediyordu. Wuhan dışında bu oran %1 ve altına düşmüş gibi görünüyor, ancak İtalya ve ABD dahil olmak üzere kimi yerlerde radikal artışlar da gözleniyor. Genel oranı SARS gibi %10’lar, 1918 grip salgını gibi %5-%20 arası, H5N1 gibi %60 ya da Ebola’da zaman zaman görüldüğü gibi %90’lar gibi oranlara kıyasla ufak görünüyor. Ancak mevsimsel gribin %0.1’lik vaka-ölüm oranını kesinlikle aşıyor. Ancak gribin tehlikesi ölüm oranından ibaret değil. Bu virüste penetrans ya da toplum saldırı oranı denen, salgından dünya nüfusunun ne kadarının etkilendiği sorunuyla karşılaşıyoruz.

Biraz daha açıklar mısınız?

Küresel seyahat ağında rekor düzeylerde bir bağlanırlık oranı görüyoruz. Koronavirüslere karşı herhangi bir aşı ya da spesifik bir antiviral ilaç olmadığı ve henüz virüse karşı herhangi bir toplum bağışıklığı görülmediği için %1 ölüm oranına sahip bir tür bile ciddi bir tehlike arz ediyor. 2 haftaya kadar ulaşabilen bir kuluçka dönemi ve hastalık öncesi, yani biz daha insanların hasta olduğunu bilmezken bulaşmaya dair git gide artan kanıtlar, enfeksiyondan muaf olabilecek çok az yer olduğuna işaret ediyor. Mesela Kovid-19’un 4 milyar insana bulaştığını ve %1’lik bir ölüm oranı olduğunu düşünürsek bu 40 milyon kişiyi öldüreceği anlamına gelir. Büyük bir sayının küçük bir parçası da yine büyük bir sayıdır.

Görünüşte çok şiddetli olmayan bir patojen için bu sayılar fazlasıyla korkutucu…

Kesinlikle. Üstelik daha salgının başındayız. Epidemi süreci boyunca yeni enfeksiyon değişimleri oluştuğunu anlamamız gerek. Bulaşıcılığı, şiddeti, hatta ikisi birden zayıflayabilir. Öte yandan başka salgınlarda şiddetin zamanla arttığını hatırlamalıyız. 1918 baharındaki ilk grip dalgası görece ortalama bir enfeksiyondu. 1918 kışı ve 1919 yılının başlarında ortaya çıkan ikinci ve üçüncü dalgalar ise milyonları öldürmüştü.

Pandemik şüphecileri, koronavirüsün mevsim gribinden daha az insanı etkilediğini ve öldürdüğünü öne sürüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu salgının başarısız olması durumunda kutlamaya ilk çıkanlardan biri ben olurum. Ancak farklı ölümcül hastalıkları, özellikle gribi öne sürüp Kovid-19’un potansiyel tehlikesini gözardı etme çabaları, aslında koronavirüse dair endişelerin yersiz olduğunu düşündürme amaçlıdır.

O zaman mevsim gribiyle karşılaştırma yapmak yanlış mı?

Salgın evreleri çok farklı olan iki patojeni karşılaştırmak pek bir anlam ifade etmez. Evet, mevsimsel grip her yıl dünya çapında milyonlarca kişiye bulaşıp Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tahminlerine göre yılda 650 bin kişiyi öldürüyor. Ancak Kovid-19 epidemiyolojik yolculuğuna daha yeni başlıyor. Gribin aksine bu virüse karşı ne bir aşımız, ne de enfeksiyonu yavaşlatıp nüfusun en zayıf kesimlerini koruyacak bir toplum bağışıklığımız var.

Karşılaştırmalar yanıltıcı da olsa iki salgın da virüs temelli, hatta ikisi de RNA virüsleri. İkisi de hastalık yaratıyor, ağzı, boğazı ve bazen ciğerleri etkiliyor ve ikisi de fazlasıyla bulaşıcı.

Bunlar yüzeysel benzerlikler ve iki patojeni karşılaştırmak için çok kritik olan bir konuyu atlıyorlar. Grip dinamiklerini iyi biliyoruz. Kovid-19’un dinamiklerini ise neredeyse hiç bilmiyoruz. Bu, bilinmezliklerle dolu bir alan. Öyle ki Kovid-19’a dair salgın tam kapasitesine ulaştığında bile bilinmez kalan şeyler olacak. Bir yandan da bunun Kovid-19'a karşı grip meselesi olmadığını anlamamız gerek. Buradaki mesele Kovid-19 ve grip meselesi. Pandemiye dönüşme kapasitesi olan birden fazla enfeksiyonun ortaya çıkıp topluluklara bir arada saldırması asıl endişemiz olmalıdır.

'SALGINLARI TEHLİKELİ KILAN, BUNLARIN İZOLE VAKALAR OLMADIĞINI KABUL ETME İSTEKSİZLİĞİ'

Yıllardır salgınları ve sebeplerini araştırıyorsunuz. Büyük Çiftlik Büyük Grip Getirir kitabınızda endüstriyel tarım yöntemleri, organik tarım ve viral epidemiyoloji arasındaki bağlantılara değinmeye çalıştınız. Görüşleriniz nelerdir?

Her yeni salgını tehlikeli kılan şey, bunların izole vakalar olmadığını kabul etme isteksizliğidir. Virüs salgınlarındaki artış yiyecek üretimine ve çok uluslu şirketlerin kar oranına doğrudan bağlantılıdır. Virüslerin neden daha tehlikeli hale geldiğini anlamak isteyen biri tarımın endüstriyel modelini, daha spesifik olarak çiftlik hayvanı üretimini incelemelidir. Günümüzde ise çok az hükümet ve bilim insanı bunu incelemeye isteklidir.

Yeni salgınlar baş gösterdiğinde hükümet, medya ve hatta sağlık sisteminin çoğu ayrı ayrı vakalara o kadar çok odaklanır ki, birden fazla marjinal patojeni birbiri ardına ani küresel salgınlara çeviren yapısal sebepleri göz ardı ederler.

Suç kimde?

Endüstriyel tarım dedim ama aslında bunu da aşıyor. Sermaye, son bakir ormanlar ile küçük ölçekli tarlaların ele geçirilmesine önayak oluyor. Bu yöndeki yatırımlar ormansızlaşmayı ve yapısallaşmayı artırarak hastalıkların ortaya çıkmalarına yol açıyor. Bu geniş toprak parçalarının gösterdiği fonksiyonel çeşitlilik ve karmaşıklık öyle hızlı bir şekilde sanayiye aktarılıyor ki eskiden bu arazilerde zaptolmuş patojenler yerel çiftlik hayvanları ve insan topluluklarının üzerine yığılıyor. Kısacası Londra, New York ve Hong Kong gibi sermaye merkezlerini öncelikli hastalık odak noktası olarak görmemiz gerekir.

Bu durum hangi hastalıklar için geçerlidir?

Geldiğimiz noktada sermayeyle alakası olmayan patojen kalmadığını söyleyebiliriz. Sermayeye en uzak olanlar bir şekilde ondan etkilenir. Ebola, Zika, koronavirüsler, tekrar ortaya çıkan sarıhumma, çeşitli kuş gripleri ve Afrika domuz gribi pek çok patojen, en uzak içbölgelerden şehirleşmiş bölgelere, bölgesel başkentlere ve en sonunda küresel ulaşım ağına erişiyor. Birkaç haftada Kongo’daki yarasalardan Miami’de güneşlenenleri öldüren bir hale geliyorlar.

'EVRİMLEŞMİŞ ORMAN EKOLOJİLERİNİN ZAPTETTİĞİ YENİ PATOJENLER SERBEST KALIP DÜNYAYI TEHDİT EDİYOR'

Bu süreçte çok uluslu şirketlerin rolü nedir?

Dünya gezegeni, hem biyokütlesel olarak hem de kullanılan toprak miktarı açısından artık büyük ölçüde çiftlik gezegeni haline geldi. Tarımsal işletmeler yiyecek pazarını tekele almak istiyor. Neoliberal projenin neredeyse tamamı, merkezi daha gelişmiş ülkelerde olan şirketlerin daha zayıf ülkelerin toprak ve kaynaklarını ele geçirmelerine destek olmak üzerine kurulu. Bunun sonucunda, önceden buna uygun evrimleşmiş orman ekolojilerinin zaptettiği yeni yeni patojenler serbest kalıp dünyayı tehdit eder hale geliyor.

Tarım işletmelerinin üretim yöntemleri bu durumu nasıl etkiliyor?

Daha doğal ekolojik yapıların yerini alan sermaye temelli tarım, patojenlere en şiddetli ve bulaşıcı hallerine dönüşmeleri için mükemmel ortamı sağlıyor. Ölümcül hastalık üretmek için bundan daha iyi bir sistem tasarlayamazsınız.

'TARIMSAL İŞLETMELER, MİLYARLARCA İNSANI ÖLDÜREBİLECEK VİRÜSÜN GELİŞİMİNE NEDEN OLMAYI 'MAKUL RİSK' SAYAR'

Nasıl yani?

Yerel hayvanlar yerine genetik monokültürler üretmek, bulaşıcılığı yavaşlatabilecek her türlü doğal bağışıklığı ortadan kaldırır. Daha büyük ya da daha yoğun popülasyonlar bulaşma riskini daha da artırır. Böyle kalabalık ortamlar bağışıklık tepkisini bastırır. Bu açıdan, endüstriyel üretim bir bakıma sürekli olarak zayıflar yaratır, bu da viral şiddetin evrimine yakıt sağlamaktır. Diğer bir deyişle tarımsal işletmeler kâra o kadar odaklanmışlardır ki milyarlarca insanı öldürebilecek bir virüsün gelişimine neden olmak makul bir risk olarak görülür.

Ne!?

Bu şirketler epidemiyolojik açıdan tehlikeli çalışma tarzlarının sonuçlarını herkesin başına bela edebilir. Hayvanlardan tüketicilere, tarım işçilerine, yerel çevreye, pek çok bölgedeki pek çok hükümete…

Hasar o kadar büyüktür ki maliyeti şirket bütçesine yansıyacak olsa tarımsal işletmeler sonsuza dek biterdi. Hiçbir şirket yol açtığı hasarı karşılayamaz.

Medyada koronavirüsün çıkış noktasının Wuhan’daki “egzotik yiyecekler” olduğu öne sürülüyor. Bu tanım doğru mu?

Evet ve hayır. Buna yönelik bir kanıt yok. Vaka takibi enfeksiyonları Wuhan’da vahşi hayvanların satıldığı Hunan Balık Pazarı'na bağlıyor. Ancak çevresel örneklendirme, bu hayvanların bulunduğu pazarın batı kanadına işaret etmiyor.

Daha ne kadar geriye bakmamız gerek? Salgın gerçekten ne zaman başladı? Pazara odaklanmak asıl kaynağı, içbölgelerdeki vahşi tarımı ve artan kapitalizasyonu görmemizi engelliyor. Dünyada ve Çin’de vahşi yemek ekonomik bir sektör halini alıyor. Ancak bunun endüstriyel tarımla ilişkisi aynı para torbalarını kullanmaktan daha derine iniyor. Domuz, kümes hayvanları gibi endüstriyel üretim ormanlara ilerledikçe, vahşi yemek üreticilerini kaynak popülasyonlara ulaşmak için daha derine inmek zorunda bırakıyor ve bu, Kovid-19 gibi yeni patojenlere daha fazla maruz kalmalarına yol açıyor.

Kovid-19 Çin hükümetinin örtbas etmeye çalıştığı ilk virüs değil...

Doğru, ama bu Çin’e özel bir durum değil. ABD ve Avrupa da H5N2 ve H5Nx gibi yeni gribal salgınlara başlangıç noktası oldular ve çok uluslu şirketleriyle neosömürgeleri Batı Afrika’da Ebola’nın ve Brezilya’da Zika’nın artışına neden oldu. ABD Sağlık Bakanlığı yetkilileri H1N1 (2009) ve H5N2 salgınlarında tarım işletmelerinin rolünü gizlemeye çalıştı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) pandemik uyarısı yaptı. Bu doğru bir adım mı?

Evet. Böyle bir patojenin asıl tehlikeli yanı sağlık uzmanlarının elinde istatistiksel risk dağılımını sağlayacak hiçbir veri olmaması. Patojenin nasıl tepki vereceğine dair hiçbir fikrimiz yok. Haftalar içinde pazar yerindeki bir salgından dünyanın tamamına yayılmış enfeksiyonlara geldik. Patojen kendi kendini tüketebilir. Bu harika olur. Ama buna dair de bilgimiz yok. Daha iyi hazırlanmak, patojenin kaçma hızını engelleme şansımızı artırır.

WHO’nun açıklaması bir yandan da pandemik sahnesi dediğim şeye oturuyor. Geçmişte uluslararası topluluklar eylemsizliklerinden ötürü dağılıp gittiler. Milletler Cemiyeti’ni düşünün. BM örgütler grubu sürekli olarak gerekliliği, gücü ve finans kaynağı için endişelenir. Ancak bu eylemcilik, Kovid-19’un yayılma zincirini kesmek için ihtiyacımız olan gerçek bir hazırlık ve önlem senaryosuna da dönüşebilir.

Sağlık sisteminin neoliberal yeniden yapılanması hem araştırmayı hem de örneğin hastanelerde hasta bakımını kötüleştirdi. Daha iyi fonlanmış bir sağlık sistemi virüsle mücadelede neleri değiştirebilir?

Miami’deki bir tıbbi gereç şirket çalışanının grip benzeri semptomlarla Çin’den döndükten sonra ailesi ve toplum için doğru olanı yapıp, yerel bir hastanede Kovid-19 testi talep etmişliği var. Asgari Obamacare sigortasının test masrafını karşılamayacağından endişelenmiş ve haklı da çıkmış; birden kendini 3270 dolarlık bir borcun içinde bulmuş.
Amerikalılar için, pandemik salgın boyunca enfeksiyon testi ve pozitif çıkması sonucunda tedavisine bağlı tüm olağanüstü sağlık masraflarının federal hükümetçe ödenmesi yönünde acil bir kararname makul bir talep olabilir. Sonuçta insanların saklanıp başkalarına hastalık bulaştırmalarını değil, yardım aramalarını istiyoruz. Bariz çözüm, böyle toplumsal krizlere müdahale etmeye yetecek çalışanı olan ulusal bir sağlık hizmetidir; bu sayede toplumsal işbirliğinden caymak gibi saçma bir sorun asla çıkmayacaktır.

'GÜVEN VE ŞEFKAT OLMAZSA BÖLGESEL YÖNETİMLER TOPLUM DESTEĞİNİ KAYBEDER'

Virüs bir ülkede ortaya çıktığı anda hükümetler, zorunlu bölgesel karantina gibi otoriter uygulamalara yöneliyor. Böyle sert önlemler almak doğru mu?

Bir salgını, salgın sonrası için otokratik bir beta testi olarak kullanmak kıyamet kapitalizminin raydan çıktığına işarettir. Kamu sağlığı konusunda önemli epidemiyolojik değişkenler olan güven ve şefkate ağırlık verilmesi taraftarıyım. Bu ikisi olmadan bölgesel yönetimler toplum desteğini kaybeder.

Dayanışma ve karşılıklı saygı, böyle tehditlerden birlikte kurtulmamız için gerekli işbirliğini sağlamak için çok önemlidir. Eğitimli mahalle gözetmenleri, kapı kapı gezen yiyecek kamyonları, izin ve işsizlik sigortası gibi yollarla desteklenen kişisel karantinalar bu tür bir işbirliğini sağlayacak ve bu işte yalnız olmadığımızı gösterecektir.

'TOPLU İLTİCALARA NEDEN OLMAZSAK PATOJENLERİN ORTAYA ÇIKIŞINA ENGEL OLABİLİRİZ'

Muhafazakarlar ve Almanya’daki AfD gibi neo-Naziler, virüse dair yanlış veriler sunarak hükümetten daha fazla otoriter önlem talep ediyor. Örneğin göçmenlere uçuş ve ülkeye giriş yasağı, sınırların kapatılması ve zorunlu karantina gibi.

Seyahat yasakları ve sınırların kapatılması, radikal sağın artık küresel hastalıklar olmuş bu salgınları ırksallaştırma çabasına işaret eder. Bu, elbette, tamamen saçmalıktır. Virüsün halihazırda her yere yayılmakta olduğunu göz önünde bulundurursak mantıklı olan, hastalığın kimde görüldüğüne bakılmaksızın herkesi tedavi etmemizi sağlayacak bir kamu sağlık esnekliği geliştirmenin yolunu bulmaktır. Tabii, en başta yurt dışında insanların toprağını çalmayı bırakıp toplu ilticalara neden olmazsak, patojenlerin ortaya çıkışlarına da engel olabiliriz.

Sürdürülebilir değişimler neler olabilir?

Yeni virüs salgınlarını azaltmak için yiyecek üretiminin radikal şekilde değişmesi gerekir. Çiftçi otonomisi ve kamu sektörünün güçlendirilmesi çevresel sorunları ve ani enfeksiyonları azaltacaktır. Hem çiftlikte hem de bölgesel ölçekte farklı çeşitlerde hayvan ve bitki kullanılması ve stratejik nadas uygulanması gerekir. Test edilmiş bağışıklıkların aktarılabilmesi için yiyecek hayvanlarının çiftlikte çiftleşmelerine izin verilmelidir. Adil üretime adil sirkülasyon uygulanmalıdır. Ekolojik tarımsal üretimi desteklemek adına fiyat desteği ve tüketici alım programları uygulanabilir. Bu deneyler, hem neoliberal ekonominin birey ve toplumlara dayatmalarından hem de sermaye güdümlü devlet baskısından korunmalıdır.

'YİYECEK SİSTEMLERİNİN KAMULAŞTIRILMASINI TALEP ETMELİYİZ'

Artan salgın hastalık dinamikleri karşısında sosyalistlerin çağrısı ne olmalıdır?

Bir toplumsal yeniden üretim yolu olarak büyük tarım işletmeleri sadece kamu sağlığı için bile olsa sonsuza dek kapatılmalıdır. Fazlasıyla sermayeye bağlı yiyecek üretimi, mevcut durumda yeni ve ölümcül bir pandemiye neden olmasından da görüleceği üzere, insanlığın tamamını tehdit eden uygulamalara dayalıdır.

Yiyecek sistemlerinin, bu kadar tehlikeli patojenlerin ortaya çıkmalarına engel olacak şekilde kamulaştırılmasını talep etmeliyiz. Bunun için yiyecek üretimini öncelikle taşra topluluklarının ihtiyaçlarına tekrar entegre etmemiz gerek. Bunun için de hem çevreyi hem de çiftçileri koruyan ekolojik tarım uygulamalarına ihtiyacımız var. Olayın bütününe bakarsak, ekolojiyi ekonomiden ayıran metabolik çatlakları iyileştirmemiz gerekiyor. Kısacası, gezegeni kazanmamız gerek.