Senarist ve yazar Sıla Çetindağ anlattı: 'Bir göçmen olarak çok büyük bir hüzün de var içimde çok büyük bir özgürlük de…'

Bu söyleşi dizisini hazırlayan gazeteci de dahil söyleşilere konuk olan tüm kişiler Türkiye dışında yaşayan ve Türkiyeli olan kimselerdir. Söyleşiler, Türkiye dışında yaşamaya dair fikir ve bilgi vermek, konukların yeni yaşamlarından hikayelere tanıklık etmek amaçlıdır.



16-04-2021 09:04

Hilal Seven – Londra

Başka yerde hayat söyleşilerine başladığımda, birbirinden farklı hayatlara ve deneyimlere ses olma ve o sesleri kendi dilim döndüğünce meraklısıyla buluşturma niyetiyle yola çıktım. Tesadüfi bir biçimde bazen birbirine yakın meslek grubu ve yaşam alanlarından isimlere denk geldim. Ve şimdiye kadar benimle ve bu platforma konuşan tüm kişilerin sözlerine tercüman olmaktan büyük memnuniyet duydum. Söyleşilere dair yapılan ve tarafıma ulaşan tüm yapıcı yorum, öneri ve eleştiriler bu yazı dizisini besler ve zenginleştirir niteliktedir, katkılarınız için müteşekkirim. Uzaklardan kurduğumuz cümlelere yanı başında yer veren ve kıymetli vaktinden ayırıp sohbetlerimizi okumaya değer bulan tüm dostlar iyi ki varlar!

Bu haftanın sürpriz gelişen konuğu Sıla Çetindağ şimdiye kadar tanıdığım ve birlikte cümle kurduğum en eğlenceli kadın senarist ve yazar. Sıla Çetindağ ekranların ilgiyle izlenen komedi programı Güldür Güldür Şov’un senaryo ekibinde yazıyor. Oyunculuktan, resme birçok alanda yeteneği bulunan genç senarist şu aralar kendi göçmenlik deneyimini anlatan İngilizce bir diziyi de yazıyor. Gözlem yeteneği ve yaratıcı zekâsı sadece yaptığı işlere yansımakla da kalmayan Çetindağ’ın bir fenomene dönüşen Instagram hesabı @coanna‘ya göz atmak isteyenlerin bana bu konuda hak vereceklerini düşünüyorum. Daha çok soru soran olmaktan çıkıp yer yer soru sorulanı da olduğum ve kendimden bazı deneyimleri de paylaştığım bu sıcak sohbet, soğuk ve güneşin arada ayaza göz kırptığı bir günde, Finsbury Park’ta oldu. Sıla’nın da dediği gibi azıcık gülelim!

Türkiye gibi sosyal ilişki ağlarının yoğun ve bir yerde doyurucu olduğu bir ülkeden kalkıp, İngiltere gibi hep tabir edildiği üzere, soğuk ve yalnız insanlarla dolu bir ülkeye yaşamaya geldik. Bu seçimi neden yaptığımızı konuşabildiğim kişilere soruyorum. Aldığım yanıtlar kimi zaman zihnimi açmakla birlikte bazen de bana göçmen yaşamında bir ezberi dinlediğimi düşündürüyor. Seni buralara Türkiye’den getiren nedir?

Valla ben böyle olduğunu bilmiyordum, bilsem gelmezdim! (Gülüyor) Biliyorsun bizim Türkiyeliler olarak çok fazla gidebileceğimiz bir yer yok. Ankara Anlaşmasıyla rahat gelinebilecek bir burası vardı, bir de aldığım Artist Visa ile Almanya’ya gidebilirdim. Düşündüm senarist olarak Almanca yazmaktansa İngilizce yazmak daha kolay olacaktı. Bir de ben Londra’yı turist olarak çok severdim. Boğulacaksam büyük denizde boğulayım dedim, geldim ve boğuluyorum şu an. (İkimiz de gülüyoruz)

Niye geldiğimin cevabı ise şöyle: Türkiye’deyken her kadın gibi kadın olmakla ilgili bir sıkıntı yaşıyordum. Ben Manisa’da, feminist bir evde büyüdüm. Babam bulaşık yıkar, evi süpürür, annem ise canı istediğinde kız arkadaşlarıyla tatile gider. Bir yandan öyle bir toplumda yaşamadığım içinde bunun çelişkisini çok hissediyordum. Tam da bunun üzerine bir erkek şiddetine maruz kaldım. Ondan sonra bir aydınlanma yaşadım. Bana tam olarak nasıl bir toplumun içinde yaşadığıma dair bir ayna tutulmuş oldu. Polisinin bu duruma yaklaşımından arkadaşım diye düşündüğüm insanların ve toplumun tutumuna kadar. Daha sonra bunu yapan kişiyi isimsiz olarak ifşa ettim. Ve bu konu sosyal medyada haberlere çıktı. Bir de ben tek değildim, ifşayı ortaya çıkaran birkaç kişi vardık. Bize inanılmaması, bizi hafif bulmaları, bize ‘’Kim bilir sen ne yaptın’’ demeleri üzerine birçok kadının bile arkamızda durmadığı bir resmi de görünce; bir de üzerine patlamalar, darbe girişimleri derken ben artık gidiyorum dedim. Başka bir hayat mümkün mü diye bakmaya geldim. Tasımı tarağımı toplayıp gelmedim yani. Hala İstanbul’daki evim, eşyalarım, arkadaşlarım, iş çevrem duruyor. Bu durum bir yandan bana kafam atarsa çeker geri dönerim diyebilme gücü verdi diğer yandan ise üç buçuk yıldır burada olmama rağmen tamamen buraya ait hissedemememe sebep oldu. Bu yıl yapmaya çalıştığım şey, o aidiyetsizlik hissiyle barışmak ve evsizlik hissini kabullenmek aslında. Yani bir göçmen olarak çok büyük bir hüzün de var içimde çok büyük bir özgürlük de…

Aslında ikinci sorumun cevabını da açmış oldun. İfşa konusunun biraz daha anlaşılması için bir not düşmek istiyorum. Amerika’da başlayan #MeToo hareketinin Türkiye’de de yankı bulan benzer platformu #SusmaBitsin için paylaşım yapan ilk dört kadından biri oldun. Sonrasında Twitter hesabından paylaştığın bir Tweet zinciri ile aynı projede yer aldığın bir komedyen de dahil sana cinsel saldırıda bulunanları kısmen ifşa ettin ve bu paylaşımların da epey ses getirdi. Orada vermek istediğin mesaj tam olarak neydi?

Orada ben şöyle bir şeyden bahsettim, herkes; “Kadın kanıt sunmalı” diyordu. Anlıyorum tabii birinin ceza alması için hukuken kanıtların olması gerekiyor ama inanmamız için o kadar şarta ihtiyacımız var mı emin değilim. Çünkü ben şiddete uğradım demek çok ağır bir şey. Bunu söylediğin anda ‘’Aa şiddete uğrayan kız, aa tecavüze uğrayan kız’’ diye bir başlığın oluyor. Tabii ki istisnai durumları anlıyorum ama diğer tarafın, cezasız kalmış faillerin istisnası o kadar büyük ki... Aslında o Twitlerde anlatmaya çalıştığım şey şuydu: erkekler, “Tacize uğramış da neden söylememiş?” diyorlar. Neden söylemedim biliyor musun; kimsenin görmediği bir yerde yapıyorlar bu tacizleri. Bunu bir anlatsınlar bana, ben bu olayları nasıl kanıtlayabilirim? Ses kaydı mı alayım, 7/24 kamera ile mi gezeyim? Orada bahsi geçen altı tane erkek benim çömez oyunculuk döneminde yaşadığım birçok örnekten seçip de oraya yazdıklarım. Benim etrafımda tacize uğramamış kadın arkadaşım hiç yok. Senin var mı? Sonuçta orada o kadar büyük bir adaletsizlik hissi yaşadım ki o yüzden buraya geldim. Ve şunu da eklemek istiyorum İstanbul Sözleşmesinin iptali beni o kadar yaraladı ki anlatamam. Bana tüm yaşadıklarımı tekrar hatırlattı. “Niye Londra’dayım” dediğim her güne verdiğim cevapları tazeledi. Sonra burada güvende hissetmek de Türkiye’deki kadınlara ihanet ediyormuşum gibi hissettirdi.

'HER ŞEYE RAĞMEN TÜRKİYE İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDİYORUM'

Türkiye’de yaşayan kişilerden çok duyduğum ya da kimi yeni medya araçlarındaki paylaşımlardan gördüğüm kadarıyla ülkede kalan bazı kişiler, başka ülkelere göçenler için ‘gitti kendini kurtardı’ ya da ‘biz burada kaldık mücadele ediyoruz’ şeklinde sözler sarf ediyorlar. Senin de çevrenden ya da arkadaşlarından bu gibi söylemlerde bulunanlar oluyor mu?

Arkadaşlarımdan daha çok ‘kalıp mücadele etmek’ diye sözler duyuyordum. Açıkçası ben de oradayken bir süre böyle düşündüm. Gerçekten o olay başıma geldikten sonra etrafımda, “Ya ne iyi sanatçı, şöyle iyi insan” dediğim birkaç kale de yıkılınca gelmeye karar verdim. O olaya ya da şiddete karşı verdikleri tepki beni çok düşündürdü. Aslında birçok konuda ortak düşündüğüm insanlarla ayrı düşüyordum. Biri bir anda ‘Kürtler şöyledir’ diye bir cümle kuruyor onun üstünü çiz, diğeri diyor ki ‘Eşcinseller böyledir’ e onun da üstünü çiz, öteki şiddete tepki vermedi, failin dostuymuş zaten onu da çiz, herkesin üzerine çiz derken kim kaldı ki geriye? Bir avuç insan. Ne için mücadele edeceğim ben? Böyle diyorum ama buraya geldim ve yine de her şeye rağmen Türkiye için mücadele etmeye devam ediyorum.

Az evvel “Boğulacaksam büyük denizde boğulayım ve geldim boğuluyorum.” dedin ya, bu duyguyla nasıl başa çıkıyorsun? Yani burada yaşama ve senin örneğinle nefes alma motivasyonun nedir?

Tam Türkiye’ye dönecek oluyorum orada bir kadın öldürülüyor, tam dönecek oluyorum yine bir adaletsizlikle karşılaşıyorum haberlerde. Twitter’da çok aktifim, öyle olunca da en az Türkiye’deki biri kadar sinirli oluyorum. Türkiye’de iyi bir maddi durumum vardı ama burada çok kötü bir evde kalıyorum. Beni Türkiye’de mutlu eden tek şeyin o lüks yaşamım olduğunu fark ettim. Onlar gidince bir anda hiçbir şeyim yokmuş gibi geldi ve sonra başka şeyleri hatırladım. Bir parkta oturmak, yolda aman bir tarafıma bakarlar mı, bir yerimi ellerler mi, bana laf atarlar mı diye düşünmeden rahat yürümek, benim motivasyonum bu. Bunu hissettiğim her an çok şükür diyorum. Buraya gelirken, çok iyi bir kariyerim var orada daha da iyi olacak diye düşünerek gelmedim, buraya güvende olmak ihtiyacıyla geldim. 

Burada kendini daha güvende hissediyor musun?

Evet. Polislerin silah taşımıyor olması hoşuma gidiyor. Geçenlerde bir polise burada neler oluyor diye sordum uzun uzun açıklama yaptı bana. Garip.

'ÇOK DRAMATİK BİR ŞEYİ KOMEDİ İLE ANLATMAK DA BİR GÜÇ'

Ben göçmenlerin hep dramatik bir yanları olduğunu, sanki hep acı çekmelilermiş ve gülmeye eğlenmeye hakları yokmuş gibi davrandıklarını gözlemliyorum. Senin Instagram hikayelerini izlerken şunu fark ettim, benim için ilk kez Türkçe yapılan bir göçmen tasviri hem çok doğal hem de sadece komikti. Sence göçmenlerin mizahla ilişkileri nasıl?

Genel olarak Türkiyeli göçmenlere özgü bir şey mi bu durum emin olamadım. Ben mesela buraya geliş hikayemle ilgiyi bir senaryo yazıyorum ve bildiğim kadarıyla hiç göçmen komedi dizisi yok. Çünkü göçmenlik deyince akla gelen hep bir zorluklar içerisinde olma, hayatla mücadele etme oluyor, kötü deneyimleri çağrıştırıyor bir anlamda. Tabii ki göçmenlik kötü bir deneyim değildir diye bir şey demiyorum ama çok dramatik bir şeyi komediyle anlatmak da bir güç bence. Mesela ben pandemi döneminde beni üzecek, sıkacak hiçbir şeyi izlemek istemedim. Herhangi biri beni üzecek, sıkacak bir şeyi komediyle anlatsaydı onu izliyor olurdum ama. Daha çok insana bu göçmenlik durumunu anlatabilmek için komedi iyi bir yol gibi geliyor bana. Ben de bu yüzden sosyal medya hesaplarımda buradaki sorunlarımla sürekli dalga geçiyorum. 

Komedinin dramı hafifleten bir yanı da olduğuna inanan biri olarak, bazı yaşanmışlıkların hikâyenin gerçekle yüzleşmesi sağlanmadan, kabulü olmadan komediye dönüştürülmesi fikri bana pek yakın durmuyor. Türkiye’de senin de bildiğin üzere geçen sene bir kadın komedyen Stand Up gösterisinde Alevilere yönelik bir yaşanmışlığı mizahi bir dille ele aldığı için linç edildi. Türkiye’de yaşanan toplumsal olayların şakasının yapılması sence yanlış mı?

Burada iki tane durum var bence Alevi bir insan Alevilikle ilgili ne isterse söyler, siyah bir insan siyahlıkla ilgili canı ne isterse onu söyler ister acısıyla dalga da geçer ister onun komedisini de yapar. Sen komik bulmayabilirsin, yeterince komik olmamış diyebilirsin. Eğer o kişi, komik bulunmadığı için linçe uğrasaydı bunu anlayabilirdim. “Yeterince komik değil” denebilir. Ama kalkıp da nasıl bunu söyler demiyorum çünkü bence herkes istediğini söylemeli. Ben fikir özgürlüğünden yanayım. Çünkü özgürlüğün azı çoğu yoktur, özgürlük ya vardır ya yoktur.

Sence Türkiye’de birtakım meseleleri ifade etme konusunda çok mu gerideyiz? Bazı sözlerin daha söylenmeden önü alınsın diye tabulara sığınıyor olabilir miyiz?

İlk defa Twitter kullanılmaya başladığında herkes kendi ismiyle kullanıcı hesabı almıştı. Şimdi korkudan bir sürü insanın parodi hesapları var. Ve bence insanlar hiçbir şekilde susmuyorlar, sözlerini oradan söyleyerek sadece alacakları tepkilerin riskini azaltıyorlar. Benim var mesela. Sıla olarak söyleyemediğim bazı şeyler olunca gidip oradan istediğim gibi söylüyorum. Yani eskiden böyle bir şey yoktu, son yıllarda ben çok görmeye başladım böyle hesapların yaygın kullanıldığını.

'KİMSE KİMSENİN ÖZEL ALANINA GİRMEK İSTEMİYOR'

Demokrasi ve özgürlük anlayışını uzun yıllar önce benimsemiş ve bir kültür haline getirmiş olan İngiltere toplumunda, her şeyi yüksek sesle söyleme hürriyeti olmakla birlikte herkesin sözüne muhatap bulması pek olası değil. Hiç değilse günde bir tane kendi kendine konuşan bir kişi görüyorum sokakta, her gün bir aynı kafeye gidip tek kelime etmeden saatlerce oturan insanları da gördüm. Parlamentosunda Yalnızlar Bakanlığı olan İngiltere’de yaşanan bu bir başınalık sorununu sen neye yoruyorsun?

Ben buraya ilk geldiğimde üç haftalığına bir ev kiraladım, kapısında şöyle bir ilan vardı, “Çevrenizdeki yaşlıların bir ay içinde sadece 5-6 kez tezgâhtarlarla konuştuklarını biliyor muydunuz? Yardım etmek ister misiniz?” diye. Herhalde burada herkes çok soğuk, kimse kimseyle konuşmaya tenezzül etmiyor diye düşündüm. Ama bence yakınlık kurmayı öğrenmiyorlar en başından beri. Yakın olmayı istiyorlar ve kendilerince de çok farklı yöntemleri var ama beceremiyorlar. Türkiye’de çok yalnız yaşlılar var diye bir şey duydun mu sen hiç, duymazsın. Mahallede bir yaşlı teyze varsa ve yemeğini yapamayacak durumdaysa, mahalleliler ona bakar. Burada ise kimse kimsenin özel alanına girmek istemiyor.

Bu durum kadın erkek ilişkilerinde nasıl sence?

Burada kadın erkek ilişkilerini de ben hiç anlayamadım, daha anlayan bir Türkiyeli arkadaşıma da denk gelmedim. Hatta bir örnek vereyim, bir keresinde yeni tanıştığım bir İngiliz erkek ertesi gün ağır bir ameliyata gireceğini ve yalnız olduğunu söylemişti, ben de ona gayet insani bir biçimde eğer kimsesi yoksa ona refakatçi olabileceğimi söyledim ama gerçekten tek niyetimin yardımcı olmak olduğunu izah etmiştim. Sonra o çocuk bir daha beni aramadı. (Gülüyoruz)

Yani burada ben de çok yalnızdım. Ama ben yalnız olma sorunumu Türkiyelilerin yoğun yaşadığı bir bölgeye taşınarak çözdüm ve birkaç tane arkadaş edindim, o arkadaşlarım da buraya taşındı. Kız kardeşimde buraya taşındı. Öylece sorunum biraz azaldı.

İngilizlerde olan kişisel alanın bizde olmayışının sence sebebi nedir, ya da bu daha çok ne ile alakalı?

Sanırım şeyle alakalı, biz geniş aileden çekirdek aileye yeni geçtik. Biz henüz arkadan geliyoruz. Çok emin olmamakla birlikte şunu söyleyebilirim, bireyselleşme bizde daha arkadan geliyor ve bence ileride bizim içinde öyle olacaktır. Ayıp çok ya bizde, birçok şey aslında ayıplarla alakalı. Mesela şöyle bir örnek vereyim, kötü bir örnek olacak ama hep ayıp ayıp örnekler geliyor aklıma (gülüyoruz). Diyelim benim Türkiye’de mini etek giymeme üst kattaki komşum karışıyor ve ben de aslında ona seni ne ilgilendirir demek istiyorum ama işte aynı kadın sen hasta olunca da çorba getiriyor. Burada ise aynı örnekte komşun sana asla karışmaz ve hatta ne haddime diye düşünür, ama hasta olunca da çorba getiremem şu an müsait değilim der. Yani sen istesen de biraz böyle bir durum var. (Gülüyoruz)

Yine ayıplara başka bir örnekle, mesela bizde misafirliğe gelmek isteyen kişiye bahanesiz asla müsait değilim diyemezsin. Yani sansürleri bir kenara bıraktım toplumsal ayıplarımızı aşmak zaten bir problem haline geliyor bizde. Yine mesela Türkiye’de kişisel alan yok, sırada bile ağız ağıza sıra bekleriz, herkes yan yanadır. Burada o kişisel alan o kadar geniş ki ben içine giremiyorum. İlk geldiğimde bu bana çok iyi hissettirmişti, o sırada yalnız olma hissini sevmiştim ama sonradan çok yalnız hissetmeye başladım, hatta dedim ki böyle olmuyor ya bir teyze de gelsin yanımda sıra beklesin, bana nasılsın desin. (Gülüyoruz) Yani bu iki durumda iyi değil arada bir yer bulmalıyız.

Yine Instagram hikayelerine değinmek istiyorum, çünkü oradan değişik bir bağ kuruyorsun izleyenlerle ve doğrusu aldığın geri bildirimleri merak ediyorum. Ben de bir süredir sıkı takipçilerindenim ve çok gülüyorum videolarına. Paylaşımlarına genel olarak nasıl tepkiler geliyor?

Benim küçük ve rafine olan harika bir takipçi kitlem var. Benim paylaşımlarımı hiç kimse yanlış anlamıyor. Orada her şeyi söylüyorum ama hiç kötü bir tepki almıyorum. Hatta düşünüyorum acaba beni ciddiye mi almıyorlar diye. (Gülüyoruz) Elbette mesaj yazıp ‘aynı benim yaşadıklarım’ bunlar diyenler çok oluyor. Ben zaten azıcık gülelim diye o videoları paylaşıyorum. Elbette yeni medya alanlarında insanlar güzel fotoğraflar paylaşıyor ve benim de hoşuma gidiyor ama ben doğal olanı görüp ona gülmek istiyorum. 

Türkiye’deyken de böyle miydin, yani hep kendinle barışık mıydın?

Böyleydim, hatta bu kadar çok rahat olamıyorum diye canım sıkılıyordu aslında. Orada çok direndim. Bir ara oyunculuk yaptım o zaman bir yandan da resim okuyordum. Menajerim çat diye beni arayıp bir görüşmeye çağırdığında her yeri boya içinde olan paspal bir kıyafetle gidiyordum yanına, çünkü resim yaparken yüksek topuklu ayakkabı ve şık elbiseler giyemiyordum. Bir anda kuaföre gidip süsleneyim geleyim demezdim çünkü ben öyle biri değilim, hiçbir zaman da olmadım. Yer evi diye tabir ettiğimiz gecekondudan bozma bir evde anneannesiyle, çamurlarla oynayarak büyümüş biriyim ben. Tabi öyle olunca menajerim bana ‘bu halin ne, sen nasıl oyuncu olacaksın böyle’ diyordu ve doğal olarak ben zaten on sene kadar uğraştığım halde sonunda oyuncu olamadım. (Gülüyor) Ve ne zaman ki buraya geldim oh be dedim, burada hiç kimseyi tanımıyorum, dünyanın en paspal haliyle dolaşıyorum ve bir kişi de dönüp bakmıyor burada o kadar güzel bir şey ki, bayılıyorum buranın bu rahatlığına. Hatta bana, ‘sen aslında güzel kızsın keşke biraz güzel giyinsen ve kendine baksan’ diyen tanıdıklarım olmuştu ama vaktim yok benim öyle şeylere arkadaşım ya. (Gülüyoruz) Bir tanesine beni pijamalarım içinde beğenecek bir sevgilim olsun istiyorum deyince bana ‘imkânsız asla bulamazsın’ demişti, buradan o arkadaşa selam olsun vallahi buldum. İnanmaktan asla vazgeçmeyin kızlar. (Gülüyoruz)

Bu konu özellikle ilgimi çekiyor çünkü çok kişiden benzer ifadeler duyuyorum. Genelde insanlar, Türkiye’nin dışında bir yerde yaşamaya başlayınca git gide egolarından arındıklarını ve artık eski hayatlarındaki kimi lükslere tutunmadıklarını söylüyorlar.

Ben çok mutluyum böyle olmaktan. Türkiye’deki hayatımın son yıllarında maddi olarak iyi durumdaydım. İyi dediğim de fiyatını düşünmeden bir kıyafet almak, menüye bakmadan sipariş vermek... Tabi burada bunu yapamayınca önce çok üzüldüm, ben geri dönerim dedim. Sonra da kendime kızdım, ‘‘Saçmalama Sıla, seni tanımlayan şeyler bunlar olamaz, beş kuruşunda olsa zengin de olsan sen sensin’’ dedim kendime. Aksine bu durum benim kendimi daha da bulmamı sağladı, hatta şunu söylüyorum kendime iyi ki de böyle oldu, iyi ki de hayat kalitem daha da düştü.

'İNDİRİMLİ OLMAYAN ÜRÜN ASLA ALMAM'

Burada alışverişini yaparken nelere dikkat ediyorsun, yani Türkiye’ye nazaran burada nasıl bir alışveriş alışkanlığın var?

Benim burada alışveriş konusunda gözüme bir radar geldi adeta bir filtre indi, hani Instagram filtreleri vardır ya onun gibi. Sadece kırmızı etiketli, indirimli ürünleri görüyorum. İndirimli olmayan ürün asla almam. Her gün markete gider bakarım, ne indirime girmişse -ona üç aç sonra bile ihtiyacım olsa-, hiç affetmem alırım. (Gülüyoruz) Reklam olmayacaksa en sevdiğim market Lidl burada. Poundland’e gidip krallar kraliçeler gibi alışveriş yapıyorum, hiç etiketine bakmadan, çünkü her şey 1 pound. Yani gerçekten her şeyin en ucuzunu aldığım için haftalık bir hesap yapmıyorum çünkü yaşayabileceğim en düşük seviyede yaşadığım için hiç giderimi hesaplamama gerek kalmıyor. Bunun aşağısında yaşanmıyor çünkü. Bir de ben korktukça pintileşiyorum. (Gülmekten konuşamıyoruz)

Korku demişken, geçenlerde Türkiyeli bir arkadaşım geceleri kötü ve kaygıya neden olacak bir haber gelebileceğinden telefonu sessize aldığını söyledi ve bu durum beni düşündürdü. Bense aksini yaptığımı fark ettim. Hatta buraya taşındığım ilk sene telefonum her çaldığında annem ve babama bir şey oldu diye çok panik yapardım ve anksiyete bozukluğu nedir o zaman öğrendim. Sen nasılsın bu konuda? Örneğin üzülmelerini istemediğin için ailenden saklamak durumunda kaldığın problemlerin oluyor mu?

Ben aslında hala öyleyim, aslında hep öyleyim diyebilirim. O panik hali ben de hiç geçmedi. Aileme bir şey mi oldu diye sürekli ben de panik oluyorum. Ben mesela gece telefonumu asla sessize alamıyorum. Bir şey olursa bana kesin ulaşmaları gerekiyor. Diğer sorun için ise şunu söyleyebilirim, yaşadığım şiddet hadisesini ben daha geçtiğimiz yaz annemlere anlatabildim. Aslında bakarsan neden gittiğimi de tam anlamıyla daha yeni algıladılar. Çünkü daha öncesinde üzülmelerini istemediğim için anlatmadım. Aslında ben ketum biri değilimdir, genelde yaşadıklarımı gerek psikoloğumla gerek arkadaşlarımda paylaşırım, hatta düşün ben bir de ifşa ettim tüm toplumla paylaştım. Ama bu dediğini çok iyi anlıyorum. Çünkü uzakta olunca başka bir duygu yaşıyor insan. İki yıl önce ben buradayken dedemi kaybettim, ailem benimle hızlıca bu durumu paylaştığı için hemen Türkiye’ye gittim. Dedemden önce beni hep ölümden uzak tutmuşlardı. İlk kez bir yakınımı gömdüm. Hiç unutmuyorum dedem defnedilirken yalnızca erkekler mezarın üzerine toprak atıyordu. Meğer kadınlar atmazmış. Ne münasebet deyip ben de gidip attım, sonra da el sıkmaları için ben de sıraya geçtim bana da baş sağlığı dilensin dedim. Çünkü ben de orada bir acı yaşıyorum, bunu paylaşmak, bunu yaşamak iyileştirici bir şey. Ona ihtiyacım vardı. Düşünüyorum eğer oraya gidip o vedayı yaşamasaydım ve bu haber benimle paylaşılmamış olsaydı çok üzülürdüm, çünkü yetişemezdim, vedam eksik kalırdı.

Bu söylediğini çok iyi anlıyorum. İlk vize başvurumun sonucunu beklerken, bildiğin gibi seyahat hakkımız kısıtlanıyor o durumlarda, anneannemi kaybettim ve Türkiye’ye. O zaman annemle acısını, acımızı paylaşamadım. Sonra da anneme telefonda ‘başın sağ olsun’ dediğimde annemin ‘kızım senin de başın sağ olsun’ cevabının üzerine bir anda o sürecin nasılda yabancısı olduğumu fark ettim. Ve anladım ki insan uzaktayken sevdiklerinin ne sevincine ne de üzüntüsüne yeterince ortak olamıyor. Zamanla kişinin uzaktan yaşayamadığı tüm duygular birikerek travmalara dönüşüyor ve böylece insanlığı eksiliyor. Sen nasıl hisler taşıyorsun?

Mesela 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Türkiye’de olamadığım için suçluluk duyuyorum. Ya da bir arkadaşımın cinsel saldırıyla ilgili bir mahkemesi oluyor ve ben onun yanında olup destek vermek istiyorum ve olamıyorum. Çünkü mahkeme salonunda bulunup orada ona destek olmak başka bir şey. Senin söylediklerinle de aslında çok özdeşlik kurdum. Birini kaybettiğimde ona hoşça kal diyememekten değil de o acıyı yaşayan yakınımın yanında olup da onunla birlikte paylaşamıyor olmaktan çok korkarım. Çünkü uzaktan da olsa bir habere ortak olup hemen onunla birlikte hissetmeye başlamak başka. Yabancılaşmak konusunda nasıl olurum bilmiyorum ama annem ve babama dair öyle bir duygu taşıyacağımı sanmam, ama diğer dediğin ifade hoşuma gitti, insanlığımızın eksildiği doğru. Mesela kardeşim staj yaparken San Francisco’ya gidince anlamıştım, ben o kadar uzak bir şehirde yaşayamam dedim. Çünkü her şeyden kopuyorsun. Saat farkı çok ciddi bir problemdi. Ben bir uyanıyordum mesajlarım birikmiş oluyordu, çünkü herkes sohbetini etmiş ve artık uyumuş oluyordu oysa benim günüm daha yeni başlıyordu. Ben o yüzden de İngiltere’yi tercih ettim. Sonuçta üç buçuk saatte gidiyoruz. Çok canım istese bir günlüğüne bile giderim yani. (Gülüyor)

Yine sıklıkla duyduğum konulardan biri de insanların Türkiye’de yaşamayı daha riskli bulup buralarda olmayı daha güvenli buldukları. Peki kısa ya da uzun vadede burada yaşamanın da riskleri yok mudur sence?

Kendi kariyerim için düşünecek olursam, ben Türkiye’de senaristim. Hepimiz bir anda özel güçleri olan kahramanlar olsak benim özel gücüm senaryo yazmak olurdu doğrusu. Burada ise şöyle, burası Kryptonite, yani Süperman’in gücünü azaltan taş gibi. Yani İngilizce olduğu anda gücüm azalıyor benim. Bunun üzerine çok düşündüm. Daha az gücümün olduğu bir yerde yaşıyorum ve Türkiye’de kalsaydım daha çok iş yapabilecekken burada o kadar çok iş yapamıyor olabilirim belki.

Bir de şeyi fark ettim çok özlüyorum bazen Türkiye’yi, İstanbul’u özellikle de. Çok derin bir özlem yaşıyorum ve ara ara nüksediyor. Pandemi döneminde 4 ay İstanbul’da kaldım oldukça uzun bir süre ama o özlemimin hiç geçmediğini fark ettim. Aslında özlediğim şey o eski İstanbul ve o özlemin hiç geçmeyeceğini kabul ettiğimde bambaşka bir hüzün oturdu içime.

Buraya gelmek isteyenlere ne söylemek isterdin?

Hemen atlasınlar, hemen denesinler. Buraya gelip başarısız olmak kadar güzel bir hata olabilir mi? O kadar doğru başarısız olursun ki bazen, sonunda seni başarılı olmaktan daha çok mutlu eder. Bana ya yapamazsan geri dönersen dediler tamam o zaman geri dönmüş olurum dedim. Yani en kötü döneriz. E ama zaten oradayız? Yani memleket hep orada.

Bu söyleşi dizisinin ilk yarısının sonuncu ve dokuzuncu haftaki konukları Berfin ve Yunus Öztürk çifti ile çocukları Argeş ve Binevş.

Haftaya Cuma (23 Nisan’da) İleri Haber’de…