Salgında ‘evde ve sokakta’ kadın hikâyeleri: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Basın Koordinatörü Atlas Arslan ile salgında ‘evde kalan’, çalışmak zorunda bırakılan kadınların deneyimleri, kadın filmleri çekmenin anlamı ve kadın mücadelesinin önemi hakkında konuştuk.



15-05-2020 10:08

Rojda Bakan

Dünyanın her yerinde etkisini gösteren yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınıyla birlikte neredeyse tüm çalışmaların ve faaliyetlerin mümkün olduğu kadar çevrimiçi ortama taşındığı dönemde Uçan Süpürge Vakfı’nın düzenlediği Uluslararası Kadın Filmleri Festivali de ilk kez çevrimiçi gösterimi yaptı.

Her yıl bahar döneminde izleyici ile buluşan festival bu yıl sitelerinde gösterime hazırladıkları filmler için salon seçeneği sunarak izleyicinin istediği salondaki filmi tek gösterimle izlemesine olanak sağladı. Öte yandan filmlerin yönetmenleriyle de gösterim sonrasında çeşitli söyleşilerin düzenlendiği yayınlar Youtube kanalına eklendi.

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen festival programında 31 ülkeden 76 film yer aldı. Uçan Süpürge’nin internet sitesinde bu seneki gösterime ilişkin yayınladığı metinde, “Zorunlu olarak evde kalmanın ve yine zorunlu olarak evde kalamamanın bütün zorluklarını hep birlikte deneyimlediğimiz bir dönemdeyiz. Böyle dönemler, dayanışmanın yükseltilmesi gereken dönemlerdir. “#EvdeKaldık” fakat yalnız değiliz; ‘Hep birlikte bir krizi göğüslüyor, benzer şeyleri deneyimliyoruz’ demek için dayanışma göstermeliyiz. Bu nedenle Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali ekibi olarak siz festivale gidermiyorsanız festival size gelir diyoruz.

İzleyiciyi 23. kez kadın yönetmenlerin filmleriyle buluşturmak için seçici kurul, danışma kurulu ve tüm festival ekibi online festival için evden çalışıyor. Evde çalışıyor, üretiyor, kendi ev hallerimizle baş etmeyi öğreniyoruz. 23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali vesilesiyle, sanatın, sinemanın; evlerimizin içinde bin bir türlü ev haliyle, kaçınılmaz olanla baş etmeye çalışırken nefes aldıracak molalar yaratmasını umuyoruz” açıklaması yapıldı.

Kapanış töreni 14 Mayıs gecesi yapılan festivalin bu yılki FIPRESCI Ödülü’nün sahibi Rachel Maclean’ın yönetmenliğini yaptığı Make Me Up (Beni Uydur) adlı uzun metraj filmi oldu.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Basın Koordinatörü Atlas Arslan ile salgında ‘evde kalan’, çalışmak zorunda bırakılan kadınların deneyimleri, kadın filmleri çekmenin anlamı ve kadın mücadelesinin önemi hakkında konuştuk.

Atlas Arslan

‘ÜÇ GÜNLÜK ŞENLİK FİKRİNDEN 23 YILLIK FESTİVAL DENEYİMİNE’

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin tarihsel geçmişinden biraz bahseder misiniz? O yıllarda bir kadın festivali düzenlemek Türkiye’de nasıl karşılandı?

Uçan Süpürge’nin kurucusu ve Uçan Süpürge Vakfı’nın Başkanı, esasında 23 yıllık festivalin mimarı Halime Güner’in anlatımıyla festival fikri; Uçan Süpürge için, kadın örgütlerinin güçlenmesi üzerine attığı adımlarda yararlandığı önemli bir yöntem olarak ortaya çıktı. Sinemanın hızlı ve etkili gücü ve çarpıcı anlatım tekniğinden yararlanmak güçlü bir örgütlenme için temel bir iletişim aracı haline geldi. Çünkü sinema, en önemli isteğimiz olan “Talep ettiğimiz hakları elde etmek için birbirimizden güç alarak mücadele etme” yolunda birbirimizi duyarak, duyduklarımız üzerine düşünerek, yaşadığımız benzerlik ve farklılıkları görerek bize bu yolda ışık tutmuştur. Halime, film festivali nasıl yapılır o dönemlerde bilmediklerini; ama bu işi bilenleri tanıdıklarını ve onlardan yardım aldıklarını anlatır. Ankara Film Festivali kurucusu, rahmetli Mahmut Tali Öngören ile görüşmeye gider, bu festivalin ortaya çıkış hikâyesini kendisinden öğrenmek ister... Sonrasında yine Ankara Film Festivali ekibinde olan ve aynı zamanda Türkiye’nin ilk sinema profesörü Seçil Büker’e festivali birlikte kurma teklifini götürür. Böylece ilk uluslararası yazışmalar, festival koordinatörü olarak Seçil Büker imzasıyla gider.

Tüm bunları Halime’nin anlatması doğrudan ve daha kıymetli olacaktı esasında ancak hem festival yoğunluğunun sürmesi hem de Halime’nin çok röportajlarda yer almaması dolaylı bir anlatımı getiriyor.

Uçan Süpürge’nin o dönem hayali bir festivalden çok bir iki günlük bir şenlik düzenlemekken Seçil Büker, engin sinema bilgisi ve tecrübesiyle Uçan Süpürge’ye uluslararası bir festivalin daha uygun olabileceğini anlatır ve böylece yurt dışından pek çok destek gelir. Bir dönem Avrupa’daki kadın filmleri festivalinin yönetim kurulunda bulunan Uçan Süpürge ekibi, ardından bir süre kopukluk yaşasa da en son geçen yıl, 18 farklı ülkeden kadın filmleri festival yöneticilerini Ankara’ya davet etti ve beş kıtadan katılan kadınlarla buluştu.

‘KADINLARIN SANAT VE SİNEMADA HAK ETTKİKLERİ BİR GÖRÜNÜRLÜK’

Festival 2019 yılında kendi rekorunu kırıp 1721 film başvurusu almıştı. Bu ilgiden, kadınların anlatmak istediği çok hikâyesi olduğu anlaşılıyor. Bu yıl kaç film başvurusu aldınız? Sizce kadınlar hikâyelerini neden anlatmak istiyor?

Bu yıl dünyanın dört bir yanından 1301 kadın yönetmen filmleriyle Uçan Süpürge’ye başvurdu ve bu başvuru içinden seçilen 31 ülkeden 76 film seçildi. Uzun metraj, belgeseller, kısa filmler ve canlandırma filmleriyle kadın yönetmen ve yapımcılar bu yıl da süpürgede buluştu.

Kadın yönetmen ya da yapımcı olmak o yönetmenlerin kadın olduklarından ve sadece kadınlık hikâyelerini anlatma kaygılarından değil... Sinema sektöründe erkeklerin çok ön planda olması kadın emeğinin ve “kadın” olma vurgusunu zorunlu kıldı belki bir dönem, ancak bu vurgu da artık başka bir eşitsizlik doğuruyor. Festivalde birçok türde birçok farklı konuda filmler var. Ve bu filmlerin tamamı kadın sinemacıların çalışmaları, elbette toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın şiddetinin birçok halini işleyen filmler de var. Ama bunu kadınların hikâyelerini anlatma isteğine indirgeyemeyiz, bu festival kapsamında kadınların sanat ve sinemada daha hak ettikleri gibi görünür olmaları diyebiliriz.

‘BU YIL TEMAYI KATEGORİLERE UYARLADIK’

Bu yıl belirlediğiniz tema “doğa” oldu. Ancak salgın nedeniyle temayı değiştirerek “#EvdeKaldık” dediniz. Filmleri hangi kıstasları göz önünde bulundurarak festival programına dâhil ediyorsunuz?

Festivalde her yıl tema dönemin tinini yansıtır. Bu yıl da ekofeminizmden yola çıkarak “doğa” demiştik. Ancak pandemi ve karantina ile özellikle ev ve kadın arasında kurulan bağlara dikkat çekmek hem de evlenmemiş kadınlar için kullanılan “evde kalmak” deyimini alaşağı etmek istedik. Festival ekibinden Sündüz Haşhar’ın metninden yola çıkarak festival boyunca dile getirdiğimiz: “Şimdi evde ‘kalabilenler’ olarak hepimiz evdeyiz, evde olmayı, evde kalmayı, hatta evde kalmayı talep etmeyi birlikte deneyimliyoruz. Burası bizim bildiğimiz bir yer; toz kokusu,  kek kokusu, çamaşır makinesi sesi, çocuk gürültüsü, geçimsizlikleri, eşitsizlikleri, hiyerarşisi, şiddeti ve kahkahalarıyla bizim çok iyi bildiğimiz bir yer! Hoş geldiniz! Şimdi hep birlikte evi yeniden deneyimleyelim; kaçınılmaz olanla nasıl baş ediyoruz, bir arada yaşamaktan ne anlıyoruz, ev içini ne olarak görüyor, orada kendimizi ve ‘diğerleri’ni nasıl konumlandırıyoruz! Haydi, buyurun, çünkü bu kez hep birlikte #EvdeKaldık!” oldu.

Film seçimlerinde tema elbette önemli, ancak filmleri seçerken göz önünde bulundurduğumuz kıstas elbette ki toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde, dil, din, ırk, mezhep, tür, renk ayrımı olmaması ve sinematografik olarak da bir sorun bulundurmamasıdır. Geçtiğimiz yıl telefonla çekilen bir kısa film vardı ve çok güzel çekilmişti. Programa dâhil ettik. Ancak bu yıl film seçimlerinden sonra salgın nedeniyle temayı değiştirince film kategorilerini bu temaya ve döneme uyarladık. Her Biri Ayrı Renk’in yanı sıra her yıl olmasa da geçen yıl ve bu yıl yer verilen Yersiz Yurtsuz bölümü, göçmenliğe vurgu yapılan bir seçki bölümü olarak sunuldu. Açılışta bu yıla özel Evde Kalamayanlar, Evde ve Sokakta bölümleri, Olay Yeri Aile, Pembesiz Mavisiz, Arafta, Kabuğunu Kırmak, Erkekliğin İdeolojik Aygıtları, Afrika, İrlanda bölümlerinin tanıtımlarına yer verildi.

‘BİLETSİZ, SINIRSIZ VE COĞRAFYASIZ BİR FESTİVAL’

Önceki yıllardan farklı olarak bu yıl herkesin kendi salonundan takip ettiği bir festival oldu. Nasıl organize oldunuz bu süreçte? İzleyicilerden nasıl geri dönüşler aldınız?

Festivalin iptal olma olasılığını düşünürken bir anda online festivalin hazırlığında bulduk kendimizi, ilk başta biz de süreci çok kavrayamadık ama özellikle böyle zor dönemlerde sanatın ve sinemanın gücü inancına sarıldık. Online festival çok örneği olan özellikle bir de böyle uluslararası olanı çok gördüğümüz bir hazırlık ve çalışma değil. Zoom toplantılarıyla başladık, Mareliber ekibi hem festivalin ana sponsoru hem de teknik ve içerik olarak festivalin mutfağı oldu. Bu anlamda Yönetmen Deniz Şengenç gecesini gündüzüne katarak festivale önemli katkılar sundu.

Ve ardından güzel ilk başlangıçlar geldi bunlardan bir tanesi, yönetmenlerin filmlerini sorgusuz sualsiz online ortamda sunulmasına izin vermesiydi. Bir diğeri, tarihinde ilk kez online jürilik yapan Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCİ) oldu. Fipresci’nin genel sekreteri Klaus Eder’in online jüriliği tarihinde ilk kez Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali için kabul etmesi festivale inancımızı, bu döneme katkısını güçlendirdi. Onursal Başkanımız Türkan Şoray, kendi evinden sunabileceği tüm katkıyı ve desteği sundu, sunucularımız Yetkin Dikinciler ve Ece Dizdar açılış gecesinde online açılışla bize katkı sundu. Biz bu yılı dayanışmanın daha da güçlendiği bir yıl olarak tarih sayfalarında anacağız.

Tüm bunlarla birlikte “biletsiz, sınırsız ve coğrafyasız bir festival” diyebildik...

Gerek açılış gecemizde gerek festival boyunca filmlere olan ilgide seyircinin de desteğini aldık.

‘SOSYAL DEVLET ANLAYIŞININ YOKSULLUĞU’

Salgının yoksulluğu derinleştirdiği bu süreçte kadınların sosyal yardıma ulaşmakta en çok zorlanan kesim olduğunu görüyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çünkü sosyal güvenceden yoksun ev işçileri kadınlar, onların emeğinin görünürlüğü bir hakkı hukuku olmuyor. Savaş, deprem, salgın... Zorlu her dönemden en çok kadınların etkilenmesi sosyal adaletin ve eşitliğin olmadığı acı sonuç olarak yaşanmaya devam ediyor. Bu günlere baktığımızda toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde bir sosyal devlet anlayışının eksikliği, yoksunluğu ve yoksulluğudur...

‘BU ÇAĞRI KADINLARI, ÇOCUKLARI, HAYVANLARI, YOKSUL İNSANLARI DIŞINDA BIRAKTI’

Sağlığımız için evde kalmanın önem kazandığı günlerde hayat eve sığar söylemini sıkça duyduk. Ev içi şiddet ve eşitsiz iş bölümünü düşünürsek sizce bu söylem kadınları gerçekten kapsayabildi mi?

Sadece kadınları değil, çocukları, hayvanları, günlük kazanan yoksul insanları dışarıda tutan bir çağrıdır bu. Çağrının önemi gerçek ancak bizim toplumsal gerçekliğimize uygun değil... Kadınlar da bundan payını ev içindeki stres, baskı arttıkça tüm öfkenin ve acının “günahkâr”ları sayılarak alıyor. Bununla birlikte tüm ev halkının hijyen ve beslenme gibi gereklilikleri yine kadına kalıyor. İşte burada ve bir önceki soruda İstanbul Sözleşmesi ve 6284’ün önemini bir kez daha görüyoruz.

‘GÜNDEMDE OLMASI DEĞİL UYGULANMASI GEREKEN BİR SÖZLEŞME’

Kadın örgütleriyle beraber de çalışmalar yürütüyorsunuz. Kadınların hayat damarı niteliğindeki İstanbul Sözleşmesi uzun süredir gündemde. Bu bağlamda kadın filmlerinin festivalini yapan bir kurum olarak kadın mücadelesine dair neler söylemek istersiniz?

İstanbul Sözleşmesi Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu bir sözleşme ve gündemde olması değil uygulanması gereken bir sözleşmedir. Ve içeriği okunmadan, anlaşılmadan yargılanan bir sözleşmedir. Çoğunluğa göre ki bu çoğunluk ataerkilliğin onlara sağladığı konfor alanlarından çıkmak istemeyen çoğunluktur, İstanbul Sözleşmesi’ne hatta bununla birlikte 6284’e erkeği yok sayan, sadece kadını kollayan ve “yuva yıkan” ve de “aile yapısını” bozan sözleşme ve kanun maddesi olarak yansıtıyorlar. Bu sözleşme özellikle bu pandemi ve beraberinde getirdiği karantina günlerinde daha da önem kazanan bir sözleşmedir. Bunu da her fırsatta dile getiriyoruz.

Sizin de belirttiğiniz gibi kadın örgütleriyle beraber yürüttüğümüz çalışmalar ve 23 yıllık festivalle bu mücadelenin içerisindeyiz. Kadın mücadelesi dönemin getirdiği her koşulda dinamik bir yapıda ilerlemelidir. Belli kalıplara formlara sığan bir mücadele değil bu, yaşamın içinde olan ve yaşamı yansıtan bir mücadeledir ve sadece kadınlar için değil tüm evren için olan bir mücadeledir. Burada erkekler, çocuklar, hayvanlar, ağaçlar burada her şey var.

‘AYRIM GÖZETMEKSİZİN ÖZGÜN VE ÖZGÜRCE ÜRETMELİ’

Her yıl bir genç sinemacı kadına Genç Cadı Ödülü veriyorsunuz. Bu çok ilham verici. Sinema ile ilgilenen genç kadınlara neler söylemek istersiniz?

Sinema ve sanatın her dalıyla ilgilenen tüm kadın ve erkeklere toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde, dil, din, ırk, mezhep, tür, renk gözetmeksizin yaşamı kavramaları ve bu kavramları ürettikleri alana özgün ve özgürce yansıtmalarını söyleyebiliriz. Biz genç cadılarımızı bunları gözeterek seçtik şimdiye kadar...