'Sahi Sevgili Okur, Düzenli Maaş Ve Sigorta İçin Vazgeçilir Mi Hiç Kavgadan?'

Roman zaman, mekan ve olay kurgusunun özenle işlenmesi ve karakterlerin iç dünyalarına dair yapılan güçlü tasvirlerle okuru, olaylara tanış kılıyor. Kitabın arka kapağında Selahattin Demirtaş'ın da yazdığı gibi sanki İdris Baluken okurun koluna girmiş, roman boyunca bizlere Diyarbakır'ı gezdirmekte.



19-08-2018 01:09

Şilan Geçgel

Efsaneye göre kuşların hükümdarı olan, her şeyi bilen Simurg; Kaf Dağı’nın tepesinde bilgi ağacında yaşar, öleceğini hissettiği zaman ağaç dallarına yuvasını yapar,  güneş dalları yaktığında da dallarla birlikte yanar ve küllerinden yeniden doğarmış.

Bütün kuşlar, Simurg’un bilgeliğine inanır, işler ters gittikçe Simurg’un onları kurtaracağını düşünür, onu bekler dururlarmış. Ancak içlerinden onu gören olmamış, bir süre sonra kuşlar da ondan umudu kesmiş. Ta ki kuşlardan biri uzak bir ülkede Simurg’un kanadından bir tüy bulana kadar... O zaman yeniden umutlanmış ve onun var olduğuna inanan bütün kuşlar toplanıp, Simurg’u bulup yolunda gitmeyen şeyler için ondan yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Kaf Dağı’na ulaşmak için yedi dipsiz vadiyi geçmeleri gerekiyormuş. Bu yedi vadiyi geçmek öyle zormuş ki bir sürü kuş yolda kaybolmuş. İstek, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık, dedikodu ve ben vadilerine takılıp kalan kuşlar usul usul sürüden ayrılmış.

Nihayet Kaf Dağı’na vardıklarında sadece otuz kuş kalmış. Bu zorlu vadileri aşmayı başaran otuz kuş yuvaya vardıklarında sırrı çözmüş: Farsça “si” otuz, “murg” ise kuş demekmiş. Velhasıl, arayışı tamamlayan bu otuz kuş, aslında aradıkları şeyin ta kendisiymiş. Bilgeliğe giden yol, aslında kendilerine yaptıkları bir yolmuş.

Bu hikâyedeki yedi vadi, bizim de hayatımızda karşılaştığımız birçok zorluğu temsil ediyor. Başarıya ulaşmak için nefsine hâkim olup körü körüne bağlanmadan düşünen ve kendini geliştiren, başaracağına dair inancını kaybetmeyen, birlik olmayı bilen, sorgulayan ve en önemlisi egosundan uzaklaşan herke; küllerinden yeniden doğan Simurg olabilir. Efsane bu ya muhteşem ve yenilmez bir kurtarıcı arayanlar ya bu hikayenin kahramanıysa?

***

Bizlere bu yaşama telaşında Simurg Efsanesi’ni hatırlatan bir kitaptan söz edeceğiz bugün. İdris Baluken tarafından kaleme alınan Üç Kırık Dal isimli romandan…

İdris Baluken; SES, TTB gibi birçok sivil toplum örgütünde görev alan bir hekim. HDP Diyarbakır milletvekiliyken 4 Kasım 2016 tarihinde yapılan siyasi operasyonlar kapsamında tutuklandı. Siyasi çalışmaları ve düşünceleri sebebiyle 16 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Evli ve iki çocuk babası bir kalem.

Üç Kırık Dal isimli roman, Baluken’in ilk kitabı, geçtiğimiz Haziran ayında Dipnot Yayınları tarafından basıldı.

Roman, üniversite öğrenimi görmek için yolu Diyarbakır’a düşen üç farklı karakterin-Deniz’in, Alican’ın, Cengiz’in- dostlukları, yoldaşlıkları ve paylaşımları üzerine kurulu bir süreci konu ediniyor.

Yurtlarda kendilerine yer bulamayan bu üç üniversite öğrencisi tesadüfen tanışarak ev arkadaşı olmaya karar verir ve serüven böylece başlamış olur.

Deniz; Diyarbakır’da yaşanan siyasi olaylardan tedirgin annesini geride bırakıp tıp fakültesinde okumak üzere hayatında daha önce hiç ayak basmadığı Diyarbakır’ın yolunu tutan bir genç. Şehrin büyüsü, mesleğine giden zorlu basamaklarda düşe kalka ilerleme derdi derken hayatının aşkı Gülçiçek’i de yine çok sevdiği Diyarbakır’da bulan romanımızın ana karakteri.

Alican;  zenginlerin rüşvetle kazandığı bir davada, babasının onlarca yıl hukuksuzca hapsedilmesini çocukluğundan beri hiç sindirememiş. Bu yüzden hukuk okumaya karar vermiş. Evin en sakin, en uyumlu karakteri. Tek amacı babasına haksız yere hapis cezası veren, onun ölümüne sebep olan hakimi bulmak ve sadece zenginlerin işine yarayan adaleti yoksullara da dağıtmak.

Cengiz, nam-ı değer Cengo, Cizre’li bir ailenin toplumsal ve siyasal olaylara ilgili çocuğu. Yakılan köylerin, katledilen insanların, yıllardır süregelen savaşın takipçisi olmak ve gerçekleri herkese duyurmak idealleriyle öne çıkan gazetecilik öğrencisi Cengiz, sivri ama romanımızın en sempatik karakteri.

Diyarbakır’da ev arkadaşlığı ile başlayan bu dostluk; hayallerin kurulduğu, memleketin, hayatın, insan olma erdeminin sorgulandığı aralıksız bir sohbete dönüşür. Tipik bir öğrenci evi gibi yerlerde minderler, ocakta hep sıcak çay ve kısıtlı bütçelerle hazırlanan çok çeşitli makarna tabakları okurun gözünde hemen canlanacaktır. Hani hayal bu ya makarna tabağımızı alıp, bizimkilerin yanına diz çöksek hemen evdeki o sohbete dahil olacakmışız gibi.

Deniz, Alican ve Cengiz’in etrafında roman boyunca şekillenen karakterler romana çeşitlilik katarken okur tarafınca bir gerilim filmi izler gibi İstanbul-Ankara-Diyarbakır hattında nefes nefese sayfaları karıştırmak mümkündür.

Romanımız, karakterlerimizin öğrencilik dönemi olarak ele alınan altı yıl civarındaki süreci kapsıyor. Roman Diyarbakır-İstanbul- Ankara hattında geçerken bu esnada yaşanan toplumsal olaylar bu üç öğrenci üzerinden işlenir. Romanımız özel olarak Diyarbakır’ın olağanüstü yoğun siyasi atmosferi üzerinden yaşanan, izlenen yakın tarihimizin en karanlık dönemlerinden olan 90’lara ışık tutar. Tam da bu sebeple dönemin gençleri için sıklıkla dile getirilen apolitizm ithamı romanımızda da kendine sıklıkla yer bulacaktır.

Buna rağmen Alican ve Deniz’in siyasi değil, insani kaygılarla öne çıkarttıkları adalet arayışı ve barışa duyulan özlem okurun samimiyet sınavından kolaylıkla geçecek görünüyor.

Evin en siyasi ve keskin karakteri olan Cengiz’in siyasi faaliyet ve toplantılardan arta kalan vaktinde ev arkadaşlarıyla giriştiği derin sohbetler okura “Bu romanın bir derdi, anlatmak istediği bir meselesi var.” mesajını sıklıkla verecektir.

Roman zaman, mekan ve olay kurgusunun özenle işlenmesi ve karakterlerin iç dünyalarına dair yapılan güçlü tasvirlerle okuru olaylara tanış kılıyor.

Kitabın arka kapağında Selahattin Demirtaş'ın da yazdığı gibi sanki İdris Baluken okurun koluna girmiş, roman boyunca bizlere Diyarbakır'ı gezdirmekte.

Romanın belki en zayıf halkası, karşılıklı konuşmalar arasında yaşanan anlamsal kopukluklar. Daha yüzeysel olarak başlayan sohbetlerin ara geçiş olmadan birdenbire derinleşmesi okuru afallatabilirken çok uzun konuşmalar sohbetin özünden kopmaya neden olabilir.

Romanımızda betimlenen en güçlü birinci öğe dostluk ise ikincisi kuşkusuz aşktır. Deniz ve Gülçiçek'in; Alican ve Devrim'in emeğe, saygıya, sadakate dayalı en önemlisi çıkarsız aşkları destansı bir dille ele alınıyor.

Tüm bu güzellikler bir yana okuru, derin derin düşündürecek asıl konu Cengiz'in yaşadığı iç çatışmadır.

Kardeşlerini okutmak için devrimci kimliğini geri plana atıp İstanbul'da ana akım medyada gazeteci olarak işe başlayan Cengiz'in doğru bildiklerini yazamaması, söyleyememesi ve içine girdiği derin içsel çatışma öyle içtenlikle, öyle sahici ele alınmış ki başımızı iki elimizin arasına alıp Cengiz için dertlenmemek elde değil.

-Sahi sevgili okur, düzenli maaş ve sigorta için vazgeçilir mi hiç kavgadan?

Cengiz, Dicle Irmağı’nın kıyısında kendisiyle hesaplaşırken, romanımızın Diyarbakır Barış Mitingi’nde biten sonu içimizi yakıp geçiyor…

Ah şu insan kalmanın dayanılmaz sancısı...

Künye: Üç Kırık Dal, İdris Baluken, Dipnot Yayınları, 2018, 292 sayfa.