Prof. Dr. Zafer İlken: İklim krizi yokmuş gibi davranılamaz

"ÇYDD Oktay Ekinci Çevre biriminin 2018 bildirisinde de vurgulandığı üzere 'İklim değişikliğine yönelik çıkartılan uluslararası protokoller ülkelerin yönetimlerinin veya hükümetlerinin inisiyatiflerine bırakılamaz.' Dolayısıyla lokal ölçekte de olsa Dünya genelinde de, çevresine, doğasına, geçimine ve geleceğe sahip çıkanlar, onlar için ve onlarla birlikte yaşayanlar olmalıdır..."



14-01-2020 14:01

Seçkin Barbaros

Dünya ikliminin hızla değişmesiyle, doğa ve atmosferdeki tahribat dünyadaki canlı yaşamını tehdit eder boyuta ulaştı. “İklim krizi” adı verilen bu süreç, özellikle 2019’da tüm dünyada yoğun biçimde protesto edildi.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün (İYTE) eski Rektörü Prof. Dr. Zafer İlken ile yenilenebilir enerji ve iklim krizi üzerine konuştuk.

Kısaca kendinizden ve Yenilenebilir Enerji alanındaki çalışmalarından bahsedebilir misiniz?

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makina Mühendisliği Bölümü’nden 1981 yılında mezun oldum. Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarımı Dokuz Eylül Üniversitesi Termodinamik-Enerji Ana Bilim Dalında tamamladım. 1993 yılında Doçent, 1999 yılında Profesör oldum. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde (İYTE) Makina Mühendisliği Bölüm Başkanlığı, Mühendislik Fakültesi Dekanlığı ve en son olarak 2006-2010 yılları arasında Rektörlük görevlerinde bulundum. Akademik yaşantım boyunca Isı Transferi ve Enerji konularında birçok tez çalışması yönettim. 2001 yılında  İzmir ili Jeotermal Enerji Yüksek Danışma Kurulu’nda görev aldım. 1998-2001 yılları arasında Makina Mühendisleri Odası (MM0) İzmir Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği, 2004-2005 yılları arasında  MMO Onur Kurulu Üyeliklerinde bulundum.

Öncelikle herkesin kabul ettiği ancak yokmuş gibi davrandığı konu ile iklim krizi ile başlamak istiyoruz. İklim krizinin bugün ve yakın zamanda gündelik hayatımızda ortaya çıkardığı, çıkaracağı somut halleri neler olabilir? Bununla birlikte, iklim krizine sebep olan insan faaliyetlerini düşündüğünüzde en başa neler yazılmalı sizce?

İklim krizi, çevre ve ekonomik faaliyetler arasındaki çatışmanın çevre aleyhine geliştiği 1980’lerin ortalarından beri ‘yokmuş gibi davranılamaz’ hale gelmiştir. Özellikle sivil toplum örgütlerinin ve karbon salınımını makul düzeylerde tutan gelişmiş ülke yönetimlerinin ısrarcı tutumları, bunu göz ardı etmeyi yeğleyen, başta ABD olmak üzere diğer atmosfer kirleticilerini de konuyu ortak platformlarda dile getirmeye zorlamıştır. Ancak, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleye yönelik tek uluslararası çerçeve olan Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 2005’ten bu yana gerçekleştirilen iklim değişikliği temalı tüm uluslararası resmi organizasyonlara rağmen ne yazık ki istenilen hedeflere ulaşılamamıştır. Bu krizin gündelik hayata yansımasının en somut örneğini Avustralya’da yaşanan yangın felaketinde görmekteyiz. Bu yıl normalin üzerinde yaşanan sıcaklıklar ve kuraklık, yangınların daha şiddetli ve fazla olmasına yol açtı. Avustralya hükümetinin (ki kendileri Kyoto Protokolü’nü başta imzalamayan iki gelişmiş ülkeden biridir- diğeri ABD), orman yangını çıkaran 24 kişiyi yakaladıklarını beyan ederek durumu kurtarmaya çalışmaları da, bilimsel veriler karşısında işe yaramadı. Üstelik o kadar geniş ve boş araziyi imara açmak gibi bir sorunları da yoktu!

İklim krizine sebep olan insan faaliyetlerinin en başında endüstriden, termik santrallerden, motorlu taşıtlardan ve ısıtmadan kaynaklanan fosil yakıt salınımları (emisyonları) gelmektedir. Bu kirleticilik, fazla üretimden veya verimi düşük uygulamalardan kaynaklanmaktadır.

İklim krizine karşı hem dünya genelinde hem de lokal düzeylerde büyük tepkiler ve protestolar gerçekleştiriliyor. Bu protestolara baktığınız zaman süreç nereye doğru gidiyor. Taleplerin neler olması gerekiyor?

İklim krizine karşı dünya genelinde ve lokal düzeylerde gerçekleştirilen protestoların çoğunluğu örgütlü sivil oluşumlarca düzenlenmektedir. Sorumlu-sorumsuz ülke yönetimleri ise karşı çıkışlarını çoğunlukla söylem düzleminde tutmaya ve çevreden yana tavır alıyor gibi gözükmeye özen göstermektedirler. Bu nedenle, ÇYDD Oktay Ekinci Çevre biriminin 2018 bildirisinde de vurgulandığı üzere “İklim değişikliğine yönelik çıkartılan uluslararası protokoller ülkelerin yönetimlerinin veya hükümetlerinin inisiyatiflerine bırakılamaz”. Dolayısıyla lokal ölçekte de olsa Dünya genelinde de, çevresine, doğasına, geçimine ve geleceğe sahip çıkanlar, onlar için ve onlarla birlikte yaşayanlar olmalıdır.

İklim krizi ile birlikte birçok ülkede yenilenebilir enerjiye geçiş ifade edildi. Ancak zamanda mevcut teknolojilerin az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelere ihraç edilmesi hususuyla da karşılaşıyoruz. Mevcut enerji üretim modellerinin son bulmaya başladığından mı yoksa yer değişiminden mi bahsetmek gerekir?

1970’lerde yaşanan petrol krizinden sonra Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde, yenilenebilir enerjilerin kullanımına yönelik ciddi bir araştırma ve yatırım süreci başlatıldı. Bu süreç halen, farklı alternatif kaynakları da (dalga, gelgit, hidrojen, toprak altı enerji v.b) kapsayacak şekilde sürdürülmekte ve dünya geneline yayılmış bir görüntü vermektedir. Ancak, 1970’lerde 2030-2040 yılına kadar yeteceği tahmin edilen fosil kaynaklı yakıt rezervuarlarının, arama ve sondaj teknolojisindeki ilerlemelerle çok daha fazlasına erişilebileceğinin ortaya çıkarılması (kuyu derinliklerinin çok daha fazla artırılabilmesi) bu tarihi ciddi şekilde ötelemiş ve daha da ötelenmesinin yolunu açmıştır. Petrol kullanımına yönelik muazzam yatırımları olan gelişmiş ülkeler için sevindirici olan bu haber iki bariz sonuç yaratmıştır. Fosil yakıtlı kaynaklara dayalı teknolojinin az gelişmiş, gelişmekte olan ve bizim gibi gelişmeye niyeti olmayan ülkelere transferi ve ne yazık ki petrol savaşlarına devam edilmesi…

Ancak, iklim krizine yönelik tepkilere de kayıtsız kalamayan gelişmiş kapitalist / emperyalist ülke hükümetleri birçok çevresel organizasyonun içerisinde yer alma zorunluluğunu hissetmiş, kendilerince yeni ara formüller türetmişlerdir. Bunlardan birisi de karbon piyasası veya karbon kredi sistemidir. En yalın şekliyle bir ekşi sözlük yazarından (Jaabur, 14/10/2012) alıntıyla ifade edeyim: ”Karbon kredi sistemi, temiz enerji üretim araçlarının kirli emellere hizmet etmesini sağlayan sistem. Şöyle oluyor: Sistem her ülkeye havayı doğal kirletme hakkı(!) veriyor, sınırı aşmayanlar kullanmadıkları haklarından sınırı aşmış olanlara satıyorlar (veya karbon salınım fazlası olanlar bu ülkelerdeki alternatif enerji kaynaklarına yapılacak yatırımlara, faizsiz veya düşük faizli kredi sağlıyorlar),  ama bu sayede dünya daha temiz bir yer haline gelmiyor zira siz az kirlettikçe başka birileri daha fazla kirletme hakkını elde ediyor, böylece hep birlikte dünyayı hallediyoruz!

Türkiye bu başlıkta mevcut enerji üretiminin ithalatçıları arasında sayılabilir mi? AKP İktidarı yenilenebilir enerji konusunda sizce nasıl bir sınav veriyor?

Türkiye bu yönetilme (veya yönetilmeme) biçimiyle dünyadaki ağa babaları ne isterse onu yapmak zorundadır. Dolayısıyla eski teknolojilere sahip enerji üretim sistemlerini ithal etmemiz isteniyorsa ederiz; Yüksek teknolojili sistemleri istiyorsak da bedelini başka şekillerde ve farklı alanlarda ödünlerle öderiz, ancak öyle ediniriz.

Biraz paranoyak gözükmekle birlikte kişisel görüşüm ve inancım, AKP iktidarının gerçek niyetinin anlaşıldığı (ki bu niyet tarafımızca başından beri belli idi) süreçten itibaren işçinin, köylünün, emeği ve alın teriyle geçinen kesimlerin, özetle, az da olsa halkın ve bu ülkenin yararına gözüken uygulamaların tamamen tesadüf olduğu veya esas emellerinin gerçekleştirilebilmesi için verilmiş birer sus payı, daha fazlasını elde edebilmek için altyapı oluşturma amaçlı birer göz boyama ve propaganda aracı olduğu inancındayım. Bu görüşüm, yenilenebilir enerji konusundaki göreli ilerlemeler için de aynen geçerlidir.