Özün tözün nedir senin?

“Özün tözün nedir senin, hangi maddeden yapılmışsın Ki milyonlarca garip gölge eğiliyor önünde? Shakespeare”



08-08-2021 00:46

Özlem Akıncı

Fran-kiss-stein esas olarak  “Biz hangisiyiz? ” diye soruyor. Beden, can (ruh) ya da zihin; bunlardan hangisi biziz? Başka bir ifadeyle ölümden sonra dirilebilmek için hangisi yeterli olurdu? Beden mi? Can (ruh) mı? Zihin mi? Mesela aşkı ya da sevgiyi, hazzı nerede yaşıyoruz. Bunun için Yapay Zekânın (bugüne göre daha da ne kadar ileri gidebilirse) zamanın ruhunu nasıl etkilediği ya da etkileyeceğinden yola çıkarak bol bol soru soruyor roman. Kurguya yerleştirilen üç aşk hikâyesi üstünden de sorduğu soruları iyisiyle kötüsüyle tartışıyor. 

Mary Shelley’nin 1818 tarihli kült romanı Frankenstein’da Dr Victor Frankenstein’ın yarattığı garip şekilli, akıllı yaratığı, belki de, bugünün robotlarının atası kabul ederek yazar Mary Shelley’i karakterlerden birisi olarak seçmiş yazar Jeanette Winterson. Onun da düşsel de olsa diriltme ve can verme isteği var çünkü. Hikâye de böyle başlıyor. Cenevre’de bir dağ köyünde, tıpkı Nuh’un Gemisini su içinde yüzen bir cenine benzettikleri gibi, onlar da günlerdir yağan yağmurun etkisiyle, bir bakıma su içinde yüzmektedirler. Herkesin evlere kapandığı bu zaman diliminde on dokuz yaşındaki Mary Shelley, sevgilisi (sonradan eşi) P.B. Shelley, Lord Byron, Mary’nin üvey kız kardeşi Claire ve Doktor Polidori canlılığın ne olduğu, yeniden dirilme, galvanizm, bedensel arzular, cinsiyetler... vs, çevresinde tartışırlarken hayalet ve vampir hikayeleri uydurmaya karar verirler. En nihayetinde Mary Shelley bu dağ köyünden elinde hemen yazacağı klasik romanı Frankenstein’ın tohumlarıyla ayrılır. 

Kurgudaki birbirine paralel ilerleyen ikinci hikayede ise modern çağın iki aşkı var. Transseksüel doktor Ry Shelley ile yapay zekâ uzmanı Victor Stein’ın aşkı. Bir de, yeni nesil seks robotlarından bir servet kazanmış Ron Lord ile dindar Claire’in aşkı. 

Aşk ve sevgi söz konusu olduğunda olmazsa olmaz ne diye bakınca ‘beden’ birinciliği hak ediyor gibi görünse de, gerçekten öyle mi? O gecelerden birinde Mary Shelley ile şair sevgilisi P.B. Shelley arasında şöyle bir konuşma geçer.
“İnsanın biri günün birinde galvanizm ya da henüz bilmediğimiz bir yöntemle bir cesedi canlandırabilse, ruh geri gelir mi?
“Hiç sanmıyorum,” dedi P.B. Shelley. “Beden yıkılır, yuvarlanır. Ama beden ne olduğumuz gerçeğini yansıtmıyor ki. Ruh yıkılmış bir yapıya dönmez.”
“ Sevgilim benim, bedenin olmasaydı seni nasıl sevebilirdim?
“Sen benim bedenimi mi seviyorsun?” 
O uyurken, kafası sakin, dudakları suskun yatarken oturup onu uzun uzun seyrettiğimi, sevdiğim bedenini öptüğümü nasıl söylerim ona?
“Seni ikiye ayıramam,” dedim.
... Dedi ki; “......Elimde olsa bedenim eridiğinde zihnimi bir kayaya ya da bir dereye ya da buluta akıtırdım. Zihnim ölümsüz benim.”
“Ölümsüz olan şiirlerin,” 
Shelley’lerin aşkı beden, zihin ve ruhun hepsini kapsayan, en azından oldukça tanıdık bir bakış. Her ne kadar 1800’lerde de geçse, belki bugün kimileri için aşırı romantik de gelse, bugün hâlâ ideal olan kapsama alanı bu sanırım. Belki de günün birinde Ron Lord’un yeni nesil seks botları sadece cinsel değil, duygusal açlığımızı da karşılayacak kadar gelişebilecek, mükemmel eşleşmeler olabilecek. Bilemiyoruz. 

Ya ölen sevdiklerimizi yaşatma imkânımız olsaydı? Onlardan kalan bir parçadan eşimizi, sevgilimizi yeniden diriltebilseydik. Kalbinden mesela. Ya da bir büst gibi; beyniyle, başıyla, gözleriyle.... Diyelim ki bir yolunu bulduk ve bedene yeniden hayat verdik, dirilen yine aynı insan mı olacak? Aynı şekilde sevebilecek miyiz. Can bedenin neresinde ki ve ölümden sonra nereye kaybolup gidiyor ki, o kişi yeniden aynı kişi olabilsin. Ya bambaşkası olursa. 

Başka imkânlar da olabilir belki gelecekte, beynimizi veriye dönüştürüp onu herhangi bir şeye, herhangi bir zamanda yeniden yükleyebilmek gibi. Mesela bir tavşana yüklesek. Tavşan biz mi olurduk? Ya da Shelley gibi kayaya, dereye, buluta. O’nu ölümsüz şiirleriyle sevebilmek gibi.

Peki, sadece en zeki olanlar hayatta kalacaksa ve yapay zekâ kendini geliştirebilen yetenekteyse,  günün birinde en mükemmele ulaşmak için sürekli hatalarını düzelten, daima kendini geliştirebilenler mi hayatta kalabilecek. Eğer onlar var olmayı sürdürebilecekse bugün kendisini gezegenin en akıllısı sanan Homo Sapiens’e ne olacak? 

İkinci hikâyede bir bedende iki cinsiyeti yaşayan Ry Shelley ile cinsiyet sınırlarını tartışmaya açıyor Jeannette Winterson. Lord Byron’ın aşırı cinsiyetçi iddialarıyla da konu genişliyor. 

Tartışmalar üzerine kurulu bir yapısı olduğu için Pınar Kür’ün Türkçe çevirisinin kitabın rahat okunabilirliğine büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Elinizde büyük yumuşak bir hamur varmış gibi geliyor okurken, iki avucunuzla yere düşürmeden toplaya toplaya okuyorsunuz. Öğrenmeyi seven, meraklılara farklı bakış açıları katan bir roman. 


KÜNYE : Fran-kiss-stein Bir Aşk Hikâyesi, Jeanette Winterson, Çev: Pınar Kür, Kafka Kitap, 2021, 312 Sayfa.