Özlem Akıncı: Bugün toplumda faşizm varsa aile içinde de var

Özlem Akıncı ile geçtiğimiz aylarda okurla buluşan ikinci öykü kitabı Deniz Bize İyi Gelecek ve edebiyat üzerine konuştuk.



16-09-2018 00:28

Söyleşi: Dilek Yılmaz

Öykülerde aile hâlleri hâkim. Yakınlık’ta ”Aramıza çöken yük ağır, sır soğuk. Ne çok şey vardı yakınımızda olmasına rağmen habersiz yaşadığımız,” diyorsun. Bir Tomris Vardı’da teyzeyi rolünden sıyıran arkadaş gibiliği vurgusu, “Değil mi ki öğrenmişim, aileler ilişkiyi kemirir,” ifadesiyle pekişiyor. Neredeyse bütün öykülere irili ufaklı yansıyan uzaklık hâli, dar çevre içi ilişkilerle aktarılmış. Yakınlık meselesini neden böyle bir alan içinde anlattığını biraz açar mısın?

Uzağı görüyoruz da yakını pek göremiyoruz sanki. Aslında dünyadaki her şey birbirinin tekrarı ve çoğalması üstüne kurulu. Yani benzer yapıda hücreden oluşuyoruz gibi; bitkiler, hayvanlar, masalar, arabalar. Ama sonuçta öz aynı. İlişkiler de böyle. Birey, aile ve toplum. En yakınımızdakilerle olan, hatta buna kendi kendimizle olan ilişkimiz de dâhil, içinde dünyanın büyük sorunlarının yansımaları var. İlk öyküde mesela, Güneş eğer annesinin evlenmek için seçtiği adama karşı hoşgörüsüz davranıyorsa bu durum onu eşiyle de ikiyüzlü bir ilişkiye oturtuyor ama farkında değil, bu tutum çoğalarak toplumun büyük sorunlarına neden oluyor. Sonra da tam tersi bir akış bu tutumu besliyor, içinde büyüdüğü toplum zaten hoşgörüsüz ve ikiyüzlüye dönüşüyor ve kendine benzer bireyler üretiyor gibi. Böylece biz sorunu hep dışarda, uzakta görüyoruz. Oysa yakına bakmak için gözümüzü açmalıyız. Eğer bugün toplumda faşizm varsa aile içinde de faşizm olduğu için var; onu görebilmeli, gösterebilmeliyiz. Aile içindeki dürüst olmayan ilişkiler, birbirini anlayamama, anlatamama hâli gibi, hatta kendini. Senin Gözün’de - ben çok seviyorum o öyküyü- karakter yabancı bir ülkede tek başına kaldığında tüm önyargıları hücum ediyor, önyargı kapanına o kadar hapsolmuş ki öbür olasılıkları göremiyor bile. Yani öykü bir kadının yalnızlık korkusu değil, yabancılaşması değil, bugün hepimize sirayet etmiş olan kendimize benzemeyene karşı duyduğumuz korku. Keşke bunu kendisinde görebilse. Madem ki kendi dar çevremizde büyük sorunların izdüşümü var, o halde yakın ilişkiler görmek isteyen için büyük bir hazine değil mi.

Başkalarına sorulmak istenen sorulardan vazgeçtiği gibi, karakterin kendi kendine sormaktan vazgeçtiği hâller de var. Bunun yanında, yola bir kere çıktıktan sonra yaşanan değişimi de çoğunlukla kabul ediyorlar. Eyleme geçmekten alıkoyan yüzleşme korkusu mu? Tam bu noktada; Sonra Derya’da geçen, ‘ne sanıyorduk ki cesareti?’ sözü üzerinden cesaret meselesini de sormak isterim. Karakterlerin çoğunlukla olduğu durumda kalma tercihlerine dair ne söylemek istersin; zamanla, geç kalma meselesiyle de uğraşan metinler bir yandan.

Eyleme geçemiyorlar çünkü ya içinde bulundukları durumu analiz edemiyorlar yani sorunu tanımlayamıyorlar, dolayısıyla ne yapacaklarını bilmiyorlar ya da sorunu tanımlıyor ama değişimin getireceği bedeli ödemek istemiyorlar. Mesela Otel öyküsünde, çoktan seçtiği yolun hatalı olduğunu görüyor aslında karakter, neyi kaçırdığını, neyin değişmesi gerektiğini. Anahtarı uzatıyor adam, alamıyor. O karakterin sorunu vazgeçemediği konformizm. Bunu biz okur olarak dışardan görüyoruz. Karakter yüzleşmek istemiyor. Rahat hayatını bırakamadığı için kendi yoluna gidemiyor. Sonra Derya’da da öyle, değişmek istemiyor çünkü başlangıçlar zorluklarla doludur. Derya’yı durduran sebep bu. Tomris iki öyküde geçiyor. Aslında kalıplardan sıyrılmış bir karakter, aşkı tek başına yaşayabilen, güçlü birisi o. Tekdüze şeylere alıştığımız zaman, örneğin işimizden, eşimizden memnun olmasak bile alıştık gidiyor işte der, kendimizi kandırırız. Evimizi bile değiştiremeyiz. Güçtür. Sonra Derya’daki gibi iki büklüm sığabildiğimiz, çıkışı göremediğimiz bir mağarayı katetmek gerekir. Onu göze alıp alamamak bir kere büyük bir mesele. Bu korku değil. Derya korkmuyor ama cesaret de etmiyor. Öbür kadınlar denemiyorlar bile. Annelerden biri yanındaki kızına denetmiyor bile. Bu bir seçim. İstediğin hayatı yaşamak için eyleme geçmek şart. Herkes için güzel bir pazar’daki Sim de acısına tutunuyor, değişime direniyor, yasından çıkmak istemiyor. Örtülü Dinamikler’deyse sadece sezinliyor, karakterlerin sorununu sadece okur görebiliyor. Eyleme geçseler zaten başka bir hikâyeye ya da belki romana dönüşür.

Endüstride uzun yıllar çalışmış bir mühendissin. Bir söyleşide mühendisliğini edebiyatta özellikle kullandığından bahsettiğini hatırlıyorum. İkisinin ilişkisini biraz açar mısın?

Analitik düşünme, neden-sonuç ilişkileri, çözümleme, bir yapı kurmak. Bu mühendislik, ki edebiyat da böyle bir şey. Başlama noktasıyla, bitiş noktasıyla, sürecin adımlarıyla bir öykü bir problem aslında. Elimizde neler var, hangi kuvvetler, ivmeler var. Koşullar neler. Dış etkiler, iç tepkiler. Malzeme olarak sözcüklerin dışında ne kullanabilirim de o hedefe ulaşabilirim. Malzemem ne, nasıl, sınırları neler. Sınır çizgilerini dikkatli çizmek öyküde özellikle önemli. Bir de mühendisliğin temeli sorun çıkmadan çözmektir. Bu bazen kusura da dönüşebilir tabii. Makul seviyede tutmalı. Mesela benim özel hayatıma sızmıştır risklerin azaltılması. Bunun dışında önemli olan yapış hâli benim için. Bahçecilik ya da yemek yapmak ya da yazmak. Yapış hâlinin de en temel prensibi şu ki, her ne yapıyorsanız saygı gösterme ve karşılığında onu sömürmeden beslenme, burada yaptığımızı tüketime dönüştürüp kullanmamaktan söz ediyorum, ki bu konuda konuşmayı seviyorum, saatler sürebilir, bu yüzden burada kesiyorum.

Deniz Bize İyi Gelecek, Ağaçlar Yanıyor’dan dört yıl sonra okurla buluştu. Bazı öyküleri yıla yayılan uzunca bir süreçte tamamladığını biliyorum. Öykünün artık ‘olduğu’ duygusu nasıl oluşuyor, bunu sınamak için his dışında, izlediğin belirli bir yol var mı?

His dışında bir şey yok aslında. O his de okumakla zamanla oluşuyor elbet. Bir an geliyor “tamam, bu oldu” diyorum ama soğutup geri dönünce kusurlar çıkıyor ortaya. Soğutmaktan kasıt okurun gözüyle bakabilmek. Ben ne vermek istedim, okur ne alıyor. Artık ekleyecek bir şeyim kalmayıncaya kadar bekliyorum. Ama genellikle bir içime sinmeme hâli yine de oluyor dosyayı verdikten sonra, ta ki kitap formatına dönüşüp elime alana kadar tedirgin oluyorum. Kitap çıkınca da yenisi için heyecanlanıyorum, ‘daha iyisini yapabilirim’ gücü geliyor.

Edebiyat metninin titizlikle hazırlanmış olması iltifata konu hâle geldi, bazen kapakta dahi yazım hatasıyla karşılaşılıyor. Senin her iki kitabın da bu anlamda oldukça özenli. Yayınevi bunda ne kadar etkili?

Notos bu konuda oldukça titiz, ben de onlara hatasız teslim etmeye çalışıyorum. Edebiyatın ‘içinden geçtiği gibi’ yazmak olmadığını düşünüyorum. Öyle de duygusal, okura hitap eden metinler çıkabilir tabii. Ama edebiyatın zanaat olduğuna inanıyorum. O metnin bir heykel gibi yapılması, etrafında 360 derece dönülebilmesi, dengenin her açıdan sağlanmış olması gerekir. Küçük de olsa hatalı sunmak her şeyden önce okura saygısızlıktır bana göre. Ben okurken maddi hatalarla karşılaşınca çok rahatsız oluyorum. Hele sevdiğim yayınevlerinde görünce gerçekten üzülüyorum. Özen verilmiş bir kitap okumak istiyorum.

Okunması hedefi metni oluştururken ne kadar etkili? Bir de görünürlük meselesi var, öykülerinin okurunu bulduğunu düşünüyor musun?

Yazacağım konunun ilk beni heyecanlandırması gerekiyor, yoksa yazmaktan sıkılıyorum. Sadece okurun ilgisini çekecek diye yazamam. Metin bitinceye kadar heyecanlanmalıyım. Ama bu koşul okurun önüne nitelikli bir ürün koymak için benim kendi yapabilirliğim, kalite kontrolüm bir nev’i. Yoksa okunmayı, görünmeyi istemeyen yazar var mıdır ki. Görünmek insanın temel ihtiyacı, bugünlerde abartıyor olsak da. Okurun beğenmesinin yüreklendirici bir gücü var, her şeyden önce yeni üretimler için itici bir güç. Öykülerim okuru buluyor mu? Kısıtlı bir öykü okuru var zaten. Onun dışında kitabevi sorunları, pazarlama faktörleri, sosyal medyanın etkisi. Okura ulaşmayı doğrudan etkileyen faktörler... Şuna inanıyorum ki, belki çok naif bir inanç bu ama, iyi olan hiçbir şey saklı kalmıyor, geç de olsa illa ki bir gün görülüyor.

Gerçek Hayat’tan alıntılayarak, “Eninde sonunda sınırlı sayıda duygunun etrafında dönüyor yazılan her şey. Aşağı yukarı yazılan her şey birbirine benziyor,” diyor karakter. Özlem olarak sen bu konuda ne düşünüyorsun? Son dönem güncel edebiyat metinlerine dair benzerlik eleştirisinden sıyrılmayı özellikle hedefliyor musun?

Gerçek Hayat’ta karakter bir yazar ve yazdığı romanlarda başkalarının hayatlarını kullanmanın etiğini sezinlediğinde, savunma refleksiyle verdiği bir cevap bu aslında. Ama öyle. İnsan hep aynı, hatta çağlardan bile bağımsız olarak her doğan benzer duygularla mücadele ediyor. Yazılanların benzerliğiyse güncel edebiyatın sorunu gerçekten. Dergilerde çıkan çoğu öyküyü bitiremiyorum. Ne anlattığın da, nasıl anlattığın da önemli. Edebiyat o yüzden zanaat zaten. Az önce sorduğun soruda yazmak için heyecanlanmalıyım demiştim ya, işte o heyecan burada limit belirleyici olarak gerekli. Okudukça, gezdikçe, yaşadıkça artan tecrübeyle heyecanlanma limiti yükseliyor, insan zor beğenir oluyor. Farklı yazdığımı buradan anlayabiliyorum. Eğer ben heyecanlanıyorsam bu iyidir, çünkü ben çok sayıda ve nitelikli kitaplar okuyan bir okurum, nitelikli filmler izleyen bir izleyiciyim, dünyayı tanımaya, gezebildiğim kadar yer görmeye çalışıyorum, beslenebildiğim kadar farklı medyalardan beslenmeye gayret ediyorum vs., dolayısıyla ben her şeyden önce zor beğenen bir okurum, dolayısıyla hedef alabileceğim bir limitim.

Yazmak isteyip yazmadığın, zorlayıcı bulduğun ya da asla yazmam dediğin bir şey var mı?

Bugünkü sınırlarım içinde zaten daha çok gözlemlediğim ya da tahmin edebildiğim şeyleri yazıyorum. İnsan temas ettiklerini yazmak istiyor. Yazmam dediğim, bugün için, hayvanların ağzından bir şeyi asla yazmam herhalde. Çünkü bilmiyoruz, sadece insanlaştırıyoruz. Ne gerek var o zaman, karakterini insan olarak seç. Anlatıcıyı köpek seçmekle köpeği anlatmış olmuyoruz.

Kitapta selam gönderdiğin yazarların, kendi yazarlığını kurma yolculuğunda özel bir yeri var mı, özellikle ilham aldığın metinlere birkaç örnek verebilir misin?

Pessoa’nın ve Salinger’ın adı geçiyor, ikisi de sevdiğim yazarlar, benim yazarlarım ama sevmekten çok öykü uygun olduğu için onları kullandım. İlham veren metinler döneme göre değişiyor. İlk kitabı hazırlarken Vüsat O. Bener’i dönüp dönüp okurdum. İkinciyi yazarken David Constantine’i dönüp dönüp okudum. Onat Kutlar’ı dönüp dönüp okurum. Ama bunlar değişir. Duyguma, o dönemdeki yazma gelişimime göre değişiyor.

Özellikle yolun başındakilere fikir vermesi açısından soruyorum, öykü sıralamasını neye göre yapıyorsun, editörün bu konuda müdahalesi oluyor mu?

İki kitapta da ben yaptım, olduğu hâliyle bastılar, demek ki beğendiler. En güçlü öyküyü başa koy derler ama aslında olması gereken bütün öykülerin güçlü olması, beğenmiyorsan niye araya sıkıştırıyorsun, sayfa sayısı artsın diye mi, koyma o zaman kitaba, bu bir aldatmaca. O yüzden yolun başındakiler acele etmesin kitabım basılsın diye. Geç çıksın, her öykü nitelikli olsun. E tabii elbette bir sıralama gerekli, tıpkı bir albüm çıkarır gibi. Bütünsel bir renk oluşmasına dikkat etmeliler, mesela anlatım biçimine, konularına, ritimlerine göre aralarında bir denge kurmalılar. De ki birbiri ardına ikinci tekil, ya da şimdiki zaman, doğal olarak okuru yorar. Sonuçta her öykünün bir rengi, müziği var. Evet, öznel beğeniye dayalı bir sıralama çıkabilir, olsun, istenen de bu zaten. Çıkacak sonuç özgün olmalı.

Toplumsal hayal kırıklıkları dönemlerinde sık söylenir oldu, edebiyat iyileştirir. İyi edebiyatın sağaltıcı etkisi olduğunu düşünüyor musun?

Edebiyatın içinde şifahî bir şey var kesinlikle. En azından benim için öyle. Sinemanın da öyle. Ama tam tersi hayal kırıklığına uğramanın da sebebi belki edebiyat, sinema tabii. Yumurta tavuk meselesi biraz da. Hiç kitap okumayan, ya da senede bir değersiz bir iki roman okuyan birisinin keyfini bozan şeylerle, edebiyata sığınan birisininkiler aynı değil. Gördükleri, sorunları algılayışları aynı değil ki. Bu nedenle nitelikli okurların oluşturduğu küçük bir topluluk var, çoğunluk zaten okumuyor, toplum içinde kendimizi yalnız hissediyoruz doğal olarak. Biz kitaplar aracılığıyla birbirimizi görüyoruz, öbürünün varlığını, endişelerini, fikirlerini okuyarak fark ediyoruz. Bana kalırsa bu yüzden edebiyat iyileştiriyor, yalnızlık duygumuzu hafifletiyor.

Bu noktada şunu merak ediyorum, güveni gün gün kırılan insanın içsel yolculukla kendinde yaratması muhtemel herhangi bir iyileşmenin, dış dünyada iyileşme yaşanmazken toplumsal bir karşılığından bahsedilebilir mi, bu mesafenin kapanmasında yazarın sorumluluğu yok mu?

Evet bu fena bir uçurum. Mesafe gitgide açılıyor. Doğal olarak kaçmaya başlıyorsun. Kendine kapalı bir dünya kuruyorsun. Korunma, belki de saklanma oluyor edebiyat. Sonuçta yazarla okurun arası açılıyor. Ben yazarın okura yaklaşma gibi bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Kitaplar zaten okurdan ileride olmalıdır. Okur kitaba yetişmeli. Onu hazırlamak da okumayı öğretenlerin sorumluluğu. Çok kişi okuma bilmediğini bilmiyor. Kendini okur sanan ciddi bir kesim var ne yazık ki.

Kitap genelinde kısa süre içinde geçen, dönemi belirsiz, herhangi bir yere ait olabilecek öykülerle karşılaşıyor okur. İnsana ve kişilerarası ilişkilere dair temel meselelerin yerden ve zamandan azade oluşunu özellikle mi tercih ettin? Yazmaya başlamadan önce, öykü zihninde de yersiz ve zamansız mı oluşuyor?

Özellikle tercih ettim, çünkü insan ilişkilerinin değişmediğine ve değişmeyeceğine inanıyorum. Yani bundan elli yıl sonra dünya değişse de, insan ilişkilerindeki aynı zaaflar devam ediyor olacak. Mekân için de bu böyle. Dünyanın neresinde olursa olsun -her öykü için geçerli bu- yaşanmış olabilir. Onun için özellikle vermedim zaman ve mekân. Öykü bir yere ihtiyaç duyuyorsa ya da belirli bir zaman dilimine yayılıyorsa, onu tabii ki hesaplayarak koyuyorum. Mesela Otel öyküsünde eski zamanı şarkılarla verdim ama onun dışında öykü bir yere ihtiyaç duymuyorsa, zaman akışını anlatmam gerekmiyorsa, özellikle koymuyorum.

Şu anki duyguna göre soruyorum, öyküde mi kalacaksın?

Öykü ve novellayı seviyorum. Uzun metinlerdeki gereksiz anlatımlar beni okur olarak sıkıyor. Yoğun yazılmış metinleri seviyorum. Aslında şu anda üstünde çalıştığım iki novella var. Birinin üstünde çalışırken başka bir şey öne geçti. Paralel besleniyorlar. Hangisi yazılmaya dönüşecek göreceğiz.

KÜNYE: Deniz Bize İyi Gelecek, Özlem Akıncı, Notos, 2018, 107 Sayfa.