Özgürlüğe uçanlar: 'Süleyman’ın Şarkısı'

'Süleyman’ın Şarkısı' dokunduğu dönemlerin toplumsal sorunlarını, insan ilişkilerini ilmek ilmek örerek okuyucuya aktarıyor. Kölelikten kurtulan Afro-Amerikalıların maruz kaldığı ayrımcılık, kendi aralarında paranın belirlediği güç dengelerinin yarattığı sorunlar, erkek egemenlik, sevgi ve insana dair pek çok şey masalsı bir anlatım ile özgürleşen topraklardan kalkıp yanıbaşımıza ulaşıyor.



24-03-2019 01:24

Gökçesu Özgül

Nobel ve Pulitzer ödüllü yazar Toni Morrison’un 1977 yılında yazdığı “Süleyman’ın Şarkısı” Sel Yayıncılık tarafından tekrar  basılarak raflardaki yerini aldı. Eser sadece bir roman değil, aynı zamanda tarihte bir yolculuk. Roman ağırlıklı olarak, son mensupları Virginia’da yaşayan Afro-Amerikalı bir ailenin yaklaşık yüz yıl süren öyküsünü anlatıyor . Yazar dört kuşak üzerinden kurduğu hikayede ırkçılık, ayrımcılık, cehalet kimlik arayışı, erkek egemenlik gibi kavramları da ele alıyor. Bu anlamda sadece yazıldığı zaman dilimi için değil, günümüz için de oldukça önemli ve cesur bir yapıt olma özelliğini koruyor.

Kitap Robert Smith adında bir adamın “Merhamet” adlı hastaneden kendisini boşluğa bırakması ile başlar. “Merhamet” aynı zamanda “kara derililerin” mahrum kaldığı ve çok sevilen bir kadın kahraman için de yakarılan şey olarak karşımıza çıkıyor. Roman bir başka boşluğa yolculuk ile döngüsünü tamamlayarak son bulur ama hikayenin sırrı ancak sonradan aydınlatılması mümkün olan bir başka boşluktadır. Bay Smith’in ölümünün ertesi gününde “Ölü” ailesinin son kuşağının en küçük çocuğu, o hastanede doğan ilk Afro-Amerikalı bebek dünyaya gelir: Macon ya da namıdiğer “Sütçü”. Baba Macon, anne Ruth ve çocuklar Mecdelli denen Meryem, Birinci Korintliler ile Sütçü; insanlarla birlikte sırların, çatışmaların, hırsların da yuvalandığı Ölü ailesinin üyeleri. Baba Macon Ölü; paradan ve mülkiyetten başka bir tutkusu olmayan, çocukken kaybettiği babası dışında kimseyi sevmeyen, gaddar bir adamdır. Ruth zengin ve doktor olması sebebiyle itibar sahibi bir babanın kızı olma avantajını toplum içinde taşısa da kocası ile arasındaki mesafenin, sevgisizliğin temelinde de tam olarak bu vardır. O herkes gibi önemsenmek, sevilmek istenmektedir ve bunu sadece babasında bulmuştur. Kocasının kendisini baş başa bıraktığı sevgisizlik ve mutsuzluk içinde yaşamını sürdürmekte zorlanır. Bu yüzden öldükten  sonra bile babasının varlığına ihtiyaç duymaya devam eder. Onun yerini oğlu ile doldurma çabasında başarısız olsa da Ruth için Sütçü hep kazandığı tek zafer olarak kalacaktır.

Macon Ölü’nün Ruth’dan daha fazla nefret ettiği tek insan ise öz kız kardeşi , annesi onu dünyaya getirmeden birkaç saniye önce öldüğü için babasının İsa’yı öldüren kişi ile aynı adı verdiği Pilatus’dur. Macon Ölü bu tuhaf kadının kız kardeşi olduğunu herkesten bir sır gibi saklamaktadır.

Bir noktadan sonra hikayedeki olaylar Sütçü’nün etrafında dönmeye başlar ve onun küçük yaştaki bazı davranışlarından otuzlarında olacakların işaretini alırız: “Ardında olup bitenler üzerine yoğunlaşmayı alışkanlık haline getiriyor gibiydi. Sanki bir geleceği olmayacakmış gibi.” Sütçü; doğmasını istemeyen, onu öldürmek için girişimlerde bulunan babası ve tek şefkat kaynağı olarak oğlunu seçen annesi arasında bir aidiyet meselesine dönüşür. Ergenliğe girip babasının yanında çalışmaya başlaması Macon’un üstünlüğü elde etmesi anlamına gelir. Oysa Sütçü’nün bu iki insan arasında olan biteni öğrenmesi her ikisi için de nefrete yakın bir duygu beslemesine sebep olacaktır. Sütçü, ergenliğinden itibaren bir şekilde babasının reddettiği Pilatus’un evine gidip gelmeye başlar. Burada ciddiye alınmaktadır, kabullenilmiştir. Annesinden beklemeyi ezberlediği sevginin devamını yaşamaktadır. Pilatus’un torunu Hagar’a da böyle aşık olacaktır. En yakın arkadaşı ise hayatta kendisi hakkında konuşabildiği tek kişi, çocukluğundan itibaren birlikte yaşadığı, her şeyi birlikte yaptığı  “Gitar”dır.

Zaman Afro-Amerikalıların maruz kaldığı ayrımcılığa çare olmaz, ırkçı cinayetler  işlenmektedir ve olayların çoğu gazeteye bile çıkmaz. Gitar da değişmektedir, eski zevklerini terk eder. Beyazlara olan nefretini politize eder ve tüm hayatını buna göre şekillendirir. Sütçü’yü onaylamamaya, ondan uzaklaşmaya başlar; bu mesafe pek çok sonun da başlangıcı olacaktır.

Sütçü başkalarını düşünmeyen, hayatında amaç olmayan genç bir adamdır. Kendini feda edeceği hiçbir şey yoktur. Erkek olmakla bazı hakların sahibi haline gelmiştir; kendisi için hayatlarından vazgeçmek zorunda kalan ablalarından hizmet görmek, “erkekliğinden yoksun bırakarak”  kadınların canını yakmak, hiçbir sorumluluk almadan yalnızca kendisi için yaşamak… Üstelik  sevgilisi Hagar’dan da sıkılmıştır ve genç kadını derinden yaralamayı hiç umursamadan onu terk eder. Amaçsızlık, ailesine olan bağımlılığı, yaşadığı yer onda sadece sıkıntı kaynağıdır. Bunlar bir yandan da özgürleşme isteğinin tetiklenmesine sebep olur. Evde oturup babasına yardım etmenin ötesinde bir hayat kurmak ister: “Bildiklerinden, kendisine anlatılanların sonuçlarından kaçma isteği her şeyin üstündeydi. Dünyada, dünya hakkında ne biliyorsa, başkalarının anlattıklarından ibaretti. Kendini başkalarının eylemlerini, nefretlerini döktükleri bir çöp bidonu gibi hissediyordu.” Böylelikle  babasının anlattığı hikayeyi takip etmeyi yaşadığı yerden bir kurtuluş olarak görmeye başlar. Okuma yazma bilmediği için her şeyini kaybeden, bu yüzden Azad Edilmişler Bürosu’ndaki memurun sarhoşluktan kaynaklanan hatasını fark edemeyip adının “Ölü” olarak kaydedilmesine müsaade eden dedesinin topraklarına doğru yollara düşer. Babasının Pilatus’tan nefret etme sebebi olan şeyi elde ederse en azından ailesinden uzaklaşıp özgürlüğüne kavuşacaktır ama işler pek de tahmin ettiği gibi gitmez. Çıktığı yolculuk zaman içinde yön değiştirerek kendi köküne doğru bir arayış halini alır.  Köke giden toprak yollarda Sütçü’nün bizzat kendisi vardır. Gittiği yerde ailesinin acısı onu beklemektedir. Pilatus'un söylediği şarkıyı çocuklardan duyunca kulak verir; bir kuyrukluyıldızın ucundan tutar, özgürleşen pamuk tarlalarına, terk edilen bir kadının kara sevdasına varır. Çocukların şarkısıyla döner, döndükçe Süleyman’ı , kölelerin çilesini , Afrika'nın gözyaşını içinde hissetmeye başlar.

Romanın kadın karakterleri oldukça dikkat çekici ve hikayeye yön verme görevi üstleniyor. Başta göbek deliği olmayan Pilatus olmak üzere, neredeyse hepsinde imkanları zorlama, koşulları değiştirme iradesi var. Koleje gitmiş olmasına rağmen iş ve kendisinden beklenen dengine göre eşi bulamayan Korintliler, gördüğü aptal muamelesinin aksine çevresiyle ilgili her şeyin farkında olan Mecdelli denen Meryem. “Yetişkin bir kadın mı? Birini düşünmeye çalıştı. Annesi? Meryem? Bryn Mawr’daki kadın dekan? Michael-Mary? Annesine misafirliğe gelip pasta yiyen hanımlar? Hiçbiri uymuyordu bu tanıma. Tanıdığı her kadın birer oyuncak bebekti.” düşüncelerinin zihninde belirmesine rağmen özellikle Korintliler’in nefret ettiği ve işe yaramadığı bir hayat ile; sorumluluk aldığı, evden çıktığı bir düzen arasındaki tercihinde, Meryem’in annesini babasından korumayı tercih edip koleje gitmemesinde, Sütçü’nün karşısına geçerek hesap sormasında bu kadınların bastırdıkları yanlarını görürüz. Terk edilmekle acıların en büyüğünü yaşayıp kendini unutan,  babalarının, kardeşlerinin kendileriyle girdikleri güç mücadelesinin farkında olan kadınlar…

Süleyman’ın Şarkısı” dokunduğu dönemlerin toplumsal sorunlarını insan ilişkilerini ilmek ilmek örerek okuyucuya aktarıyor. Kölelikten kurtulan Afro-Amerikalıların maruz kaldığı ayrımcılık, kendi aralarında paranın belirlediği güç dengelerinin yarattığı sorunlar, erkek egemenlik, sevgi ve insana dair pek çok şey masalsı bir anlatım ile özgürleşen topraklardan kalkıp yanı başımıza ulaşıyor. Efsanelerle gerçeklerin bir araya gelmesiyle Süleyman’ın şarkısını duyuyor, belki de kendimizle aramızdaki mesafeyi kapatıyoruz.

KÜNYE: Süleyman’ın Şarkısı, Toni Morrison, Çevirmen: Sibel Özbudun, Sel Yayıncılık, Kasım 2018.