Özgür Yılmaz yazdı | Yakın geçmişe bakmak: Bolsonaro nasıl iktidara geldi?

"Bolsonaro bahsedilen bütün gerekçeleri daha da derinleştirerek yoluna devam ediyor. Ancak PT deneyimi, gerek bölge halkları, gerek dünya solu için dönüp bakılması gereken bir deneyim haline geldi."



08-11-2019 15:10

Özgür Yılmaz

Son dönemde Latin Amerika’da gerçekleşen isyanlar ve iktidar değişimleri, başımızı yeniden bölgeye çevirmemize neden oldu. İrili ufaklı birçok ülkede ekonomik sebeplerle başlayan isyanlar, sağcı iktidarları zora sokarken, solun yeniden bir alternatif olarak gündeme gelmesini sağladı. Ancak bu isyanlara bakarken gözden kaçırılan önemli bir nokta var, bu da bölgedeki sol iktidarların nitelikleri.

Latin Amerika siyaseti için 3 popülizm dalgası tespiti yapılır. Bunlardan ilki 1929-60 arasını kapsayan dönem olarak konulurken, bu dönem için Peronizmin damgasını vurduğu ve korporatist eğilimlerin güçlü olduğu söylenebilir. İkinci dönem ise, 1990’larda özellikle Arjantin’de Carlos Menem, Brezilya’da Fernando Collor de Mello ve Peru’da Alberto Fujimori’nin şahıslarında cisimleşen neoliberal dalga olarak bilinir. Üçüncü dalga ise, 1998’de Hugo Chávez ile başlayan ve Türkiye solunun da yakından takip ettiği sol popülist dönem olarak tanımlanır. Ancak sol popülist dalganın geri çekildiği tartışmaları bir süredir gerek bölgede, gerek dünya solunda tartışmalara kapı araladı. 

Sol popülist dalganın, özellikle Chávez’in 2013’te kanser sonucu hayatını kaybetmesinin ardından gerilemeye başladığı tespiti rahatlıkla yapılabilir. Bu durumun çeşitli sebepleri var. Bunlardan en önemlisi, Chávez’in karizmatik liderliği, kurduğu önemli dış ilişkilerle birlikte emperyalist saldırıları ve ülkedeki –ABD desteği aldığını her fırsatta açıkça dile getiren- sağ muhalefetin saldırılarını karşılayabildiği ancak Nicolás Maduro’nun devlet başkanlığıyla birlikte bu saldırıların artışa geçmesiydi. Venezuela gerek tarihi, gerek sol iktidarıyla sembol olmasının yanı sıra, bölge açısından petrolü ile ekonomik anlamda da önemli bir ülke. Chávez, iktidara geldikten bir süre sonra devlet petrol şirketi PDVSA ile petrol üretimi üzerinde denetimi sağlayabildi. Böylelikle Venezuela hükümeti, bölgedeki yoksul ülkelere –başta ambargo altındaki Küba olmak üzere- ucuz petrol sağlarken, asıl büyük geliri ise ABD’ye yaptığı satışlardan sağlıyordu. Bu yer yer eleştiri konusu olurken, petrol gelirlerinin yoksullara dağıtılması ise kabaca Chávez’in toplumsal tabanını sağlamlaştırıyordu. 2014 yılında petrol fiyatlarının düşmesi de, ülkedeki mevcut sağ muhalefetin ekonomik gerekçelerle ayaklanmasına yol açarken, ilk yılındaki Maduro’yu zora sokmuştu. Bolivarcı Devrim’in petrole alternatif gelir kaynakları üretememesine soldan gelen eleştirilerin azımsanamayacak bir çoğunluğunun gerekçesi ise bu şekilde özetlenebilir.

Sol popülist iktidarlara örneklerden bir tanesi ise, bölgenin nüfus, coğrafi ve ekonomik olarak en büyük ülkesi Brezilya’da 2003’te iktidara gelen Lula ve Brezilya İşçi Partisi (PT) hükümetiydi. PT, 1980’de işçilerin ağırlığıyla kurulan bir parti. Kurucu kadroları ülkede 1964 ve 1985 yılları arasında 21 yıl süren askeri diktatörlüğe karşı mücadele etmişti. Ergun Aydınoğlu’nun 1991’de basılan kitabı “Brezilya İşçi Partisi Deneyimi” partinin kuruluşunu ve yükselişini anlatır. Birçok eğilimi içinde barından parti yüzbinlerce üyeye ulaşırken, kurduğu çekirdek örgütlerle daha dar bir kadro yapılanmasına da gider. Buradaki en önemli konu ise, PT’nin kuruluş belgesinde yer alan “kapitalizme son verilmesi” hedefidir.

PT yıllar içinde büyüyüp, seçimlerde ard arda önemli başarılar elde etti. 2002 yılındaki seçimlerde ise, Lula tarafından “Brezilya Halkına Mektup” başlığıyla bir mektup yayınlandı. Bu mektubun başlığında muhatap olarak halk seçilse de, mektubun içeriğine bakıldığında seçildiği takdirde kapitalist üretim ilişkilerinin bozulmayacağına dair bir garanti veriliyordu. Peki konumuzun Bolsonaro ile alakası ne?

2016 yılında, 13 yıllık PT iktidarı, her ne kadar neoliberal ajandayı devam ettirse de, kamu harcamalarını arttırmış, gelir dağılımında yoksullar lehine kazanımlar sağlamıştı. Ancak bu, ülkedeki sağın saldırılarını da beraberinde getirdi. 2016 yılında “seçim sürecinde kamu harcaması yapmak” gibi bir gerekçeyle PT’den seçilen Başkan Dilma Roussef görevden alınmış, onun yerine ise sağcı Michel Temer getirilmişti. 2018’deki seçimleri kazanarak iktidara gelen “Amazonların Trump’ı” Bolsonaro’yu iktidara taşıyan tek sebep olarak PT ve solun gerileyişini göstermek doğru olmaz. Ancak bu yazıda yargı darbesi ve sağın saldırılarını bir kenara bırakarak bu sebebe yoğunlaşıldı. Yapılan araştırmalar, Bolsonaro’yu iktidara taşıyan oyların önemli bir kısmının PT seçmeninden aktığını gösteriyor. Bolsonaro 30 yıllık meclis kariyerinde silik bir görüntü çizmiş, çeşitli sağ partilerden seçilmiş, yaptığı konuşmalarda ise karakterini ortaya koymuştu. Bir kadın milletvekiline “Tecavüz dahi etmeyeceğini” söylemiş, “Gay bir oğlum olmasındansa, ölü bir oğlumun olmasını tercih ederim” şeklinde konuşmalarıyla tepki çekmişti. Peki PT seçmeni neden bu aşırı sağcı adaya kaydı?

Burada devreye PT’nin 13 yıllık kariyerinde yaşananlar giriyor. PT 13 yıllık yönetiminde, bölgenin en eşitsiz gelir dağılımına sahip ülkesindeki eşitsizliği “üretim ilişkileri değişmeden” yok etmeye çalıştı. “Bolsa Familia” adı verilen “yardım” projesi, yoksullara büyük yardımlar gitmesini sağladı. Ancak yoksullar, siyasetin dışında bırakılırken, PT sosyal demokrat bir parti hüviyetine bürünerek dışarıdan siyasetçi devşiren, parayla vekil satın alan bir parti konumuna gelmişti. Yapılan araştırmalar ise, yoksulların Bolsa Familia ile gelen para yardımlarını uyuşturucu satın almada kullandığını gösteriyor.

Diğer bir örnek ise Haiti’de Jean-Bertrand Aristide’nin devrildiği 2004 Darbesi’nde bölgeye “barış gücü” olarak gönderilen BM askerleri içerisindeki Brezilya askerlerinin varlığıydı. Lula bu hamlesiyle Chávez başta olmak üzere sol iktidarlardan ve partilerden büyük tepki almıştı.

Bugün yangınlar ile gündeme gelen Amazonlar üzerine tartışmayı ise bütünüyle Bolsonaro’ya mal etmek anlamsız. Bölgedeki yerli halkların yaşam alanlarını, dünyanın ise akciğerlerini tüketen büyük yangında Bolsonaro etkisiz kaldı çünkü açılan yeni alanlarda soya başta olmak üzere tarım alanları yaratmak istiyordu. Bolsonaro bunu hiçbir zaman saklamadı çünkü seçim çalışmalarını büyük toprak sahipleriyle birlikte yapmıştı. Ancak burada bilinmesi gereken nokta, Amazonlar’ın yok edilişinin Lula ile birlikte yükselişe geçtiğiydi. Doğru, yerli halklarına daha fazla hak veriyordu ama Amazon bölgesindeki verimli toprakların tarıma açılması da bu dönemde arttı.

Bir diğer önemli faktör ise, Brezilya’nın güvenlik sorunu. Bölgedeki en “tehlikeli” ülke olan Brezilya’da yaklaşık 7 dakikada 1 insan hayatını kaybediyor. PT hükümeti, ülkenin en önemli sorunlarından biri olan çeteleşmeyi çözemedi.

Son ve en önemli faktörlerden biri ise, “antipetismo”. Antipetismo (PT karşıtlığı), 2014’te Dünya Kupası sırasında gerçekleşen protestolarla ivme kazandı. Bu eylemlerde sağın varlığı gizlenemez elbette. Ancak bu protestoların gerekçelerine bakıldığında, PT’nin çarpık ekonomik ilişkilerini görebiliriz. PT ekonomik alanda verdiği vaatleri çözemedi. Antipetismo, PT dönemindeki sistematik yolsuzlukla birlikte hat safhaya ulaştı.

Sonuç olarak, Bolsonaro seçim çalışmalarını bu ayaklar üzerine inşa etti. PT karşıtlığı üzerine inşa ettiği çalışmalarında ülkede önemli bir ağırlığı olan Evanjelik Kilisesi’nin desteğini de alarak iktidara geldi. Bu sorunların çözümünün Bolsonaro’da olmadığı çok açık. Bolsonaro bahsedilen bütün gerekçeleri daha da derinleştirerek yoluna devam ediyor. Ancak PT deneyimi, gerek bölge halkları, gerek dünya solu için dönüp bakılması gereken bir deneyim haline geldi.