Özgür Derya yazdı | Hangi taraftasın: Direnen Amerika’nın müzikli tarihinde küçük bir gezinti- II



21-06-2020 08:52

Özgür Derya

İlk yazıda Amerika’da siyahilerin yalnız ırk ayrımcılığına değil, dinci gericiliğe, çalışma hayatındaki eşitsizliğe, ağır çalışma koşullarına da direndiklerini belirtmiştik. Endüstrileşmenin, popüler kültürün, kentli yaşamın gelişmeye başladığı 1950’li dönemde siyahlar bütün bunların yanında bir de McCarthy döneminin muhalif sanatçılara, yazarlara, gazetecilere uyguladığı ağır baskılara da direnmek zorundaydılar. Baskılar öyle ağırdı ki, örneğin “Anti- Komünizm Sözleşmesi” ni imzalamayan sendika başkanları işlerinden oluyorlardı. İlla sınıf tabanlı, komünist referanslarla politika ya da sanat yapan müzisyenler, gazeteciler, yazarlar değil, basit bir demokratik talebi dillendiren herhangi bir insan ağır baskılara maruz kalabiliyordu. Günlerce FBI ya da HUAC (House of Un-American Activities Committee) PSI(Permanent Subcommittee on Investigations) gibi alt komiteleri tarafından sorgulanıyor, seyahat hakları kısıtlanıyor, işini kaybediyor ya da hapis yatıyordu. Sürekli gayrı- resmi “sakıncalı insanlar” listeleri yayınlanıyor, radyolara, gazetelere, plak şirketlerine, yayınevlerine gönderiliyordu. İlginçtir bu listelerin neredeyse hiçbiri resmi değildi ve kimin düzenlediği belirsizdi. Bir yandan da Ku Klux Klan gibi para-militer yapılar, konserleri, toplantıları basıyor, kitap yakıyor, siyahi insanlara linçler uyguluyorlardı. Bu dönem 1951’de başlayıp 1957’ye kadar sürdü. Bir önceki yazıda andığım müzisyenler de dahil Amerika’da o yıllarda politik olup, siyahi olup bu dönemin gadrine uğramayan müzisyen yok gibidir. Ama yok sayılsalar da, açlığa, yoksulluğa mahkûm bırakılsalar da, yoksul insanların, ırkçılığa, ayrımcılığa maruz kalan insanların taleplerini, sıkıntılarını dillendiren müzisyenler tabii ki bu dönem de bütün bunlara rağmen etkinliklerini sürdürmüşlerdir.

NO MORE AUCTION BLOCK (1) (Artık Köle Pazarı Yok) Paul Robeson- 1949

Bu şarkı, yaygın olarak Bob Dylan’ın popüler şarkısı “Blowing in the Wind” olarak bilinir. Paul Robeson tarafından sözleri yazılmış ve bestelenmiştir. Bob Dylan, şarkının müziğinin üzerine yeni sözler yazmıştır. Daha da köle pazarı yok benim için/ Binlercesi yok olup gittiler/ Daha da pranga yok benim için/ Binlercesi yok olup gittiler/ Daha da kâhyanın kamçısı yok benim için/ Odunlarla dövülmek yok/ Binlercesi, binlercesi yok olup gittiler

Burada Paul Robeson’un sınırları Amerika’yı çok çok aşan kimliği ve aktivizmi üzerinde biraz durmakta fayda var. Paul Robeson, Nazım Hikmet’in “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson/ Benim inci dişli kardeşim/ Kartal kanatlı kanaryam” şiirinde andığı Amerikalı bas-bariton şarkıcı, oyuncu ve aktivisttir. Amerika’daki eylemlerinin, barış, kardeşlik için yaptığı çalışmaların yanında Avrupa, Uzakdoğu, Afrika, Sovyetler ve neredeyse dünyanın bütün coğrafyalarında eylemliliklerde bulunmuş, dünya halklarının barışı için büyük katkıları olmuştur. İspanya iç savaşında cumhuriyetçilerin mevzilerini ziyaret etmiş, bir hastanede yaralı cumhuriyetçilere moral için konser vermiştir. 1952 yılında Sovyetler’de Uluslararası Stalin Ödülüne layık görülmüş fakat Amerika dışına çıkması yasaklandığı için ödülü almaya gidememiştir. İspanya iç savaşında ölen Galler’li cumhuriyetçileri anmak için yaptığı radyo konuşmasında söyledikleri, Robeson’un hangi tarafta olduğunun açık beyanıdır: “Sanatçı tarafını seçmelidir. Özgürlük için, köleliğe karşı savaşmayı seçmelidir. Ben seçimimi yaptım. Başka bir alternatifim yoktu.” Bu söz, Robeson’un mezar taşında da yazmaktadır. McCarthy döneminde, FBI tarafından, eğlence ve medya sektörüne “Bu adamı bitirin” talimatı verilmiş, bunun yanında yine devlet destekli bir sosyal lince maruz bırakılmış, verdiği konserler Ku Klux Klan tarafından basılmış, bir seferinde ölmekten son anda kurtulmuştur. Nazım Hikmet’in yazdığı şiirin, Robeson’un 1949 yılında New York’ta sahneye çıkacağı konsere yapılan bir saldırı ve linç girişimi üzerine yazdığı düşünülmektedir.

Robeson için yazılacak çok şey var, bilerek bunları başka bir yazıya bırakıyorum. Küçük bir not daha ekleyeyim, Robeson’un dünya çapında giriştiği eylemlilikler, döneminde barış için, eşitlik için mücadele eden insanlarda büyük heyecan uyandırmıştır. Öyle ki, Iraklı Kürt şair Abdulla Goran ve Suriyeli Kürt şair Cegerxwin, Robeson için birer şiir yazmışlardır(2) Abdulla Gorani’nin şiiri “Bangek Bo Pol Ropsin” (Paul Robeson için çağrı) Gelip şarkı söylemene izin vermiyorlar/ Doğunun halkları için mücadele meşalesini kaldırmana/(…)/ senin kafesi kırmanı bekliyoruz/ Sınırlarda sesini pasaport olarak göstermeni/ Söyle!/ Ki beyaz sarı ve siyah elele/ Seni tek bir bedende tek bir kalp olarak dinlesin. Cegerxwin’in şiirinin adı ise Hewal Pol Robson (Yoldaş Pol Robson): Yoldaş Robson! Yalnızca siyahlar köleleşmedi/ Biz beyazız ama biz de sefil olduk/(…)/ Aç ve çıplak, hep yoksul ve hasta/(…)/ Bu ne güzel dünya/ Herkese yeter beyaz ya da siyah/(…)/ Kimse yetim kalmayacak, aç ve çıplak/ Ne ölüm, ne savaş, ne korku ne de gözyaşı. Cegerxwin’in şiirinin bir bölümü, Şivan Perwer tarafından bestelenmiştir.

BLACK BROWN AND WHİTE- Big Bill Broonzy (1939)

Amerikan iç savaşının 1863 yılında bitmesine ve köleliğin 1865 yılında anayasal olarak yasaklanmasına karşın, Amerika’nın güney eyaletlerinde ayrımcılık 1896’lara kadar (Bazı eyaletlerde 1960’lara kadar) resmi olarak devam etti. Amerika’nın siyahi vatandaşları özgürdü ama beyazlarla eşit değildi. Jim Crow yasaları, bu ayrımcılığı “Özgür ama farklı” sloganı ile doktrine etti. Siyahi vatandaşlar özgürdü ama kamusal alanda “farklı” olarak muamele görüyordu. Toplu taşımada, okullarda, restoranlarda, kafelerde, halka açık alanlarda hatta ilginçtir halkın kullanımına açık su sebillerinde bile beyazlar ve siyahlara farklı standartlar uygulanıyordu. Big Bill Bronzie’nin geleneksel blues’un tipik bir örneği olan şarkısı, işte bu ayrımcılığı dillendirir: Biliyor musunuz söylediğim bu mütevazi şarkı gerçek/ Eğer siyahsanız ve yaşamak için çalışıyorsanız/ Size söyleyecekleri budur/ Eğer beyazsan tamamdır/ Kahverengiysen etrafta takıl/ Siyahsan birader, bas geri, bas geri/ İşe alım ofisine gittim/ Bir numara aldım ve sıraya girdim/ Herkesin numarasını seslendiler/ Benimkini çağırmadılar/ Ben ve bir beyaz/ Yan yana çalışıyorduk/ Bunun anlamı/ Beyaza saatte bir dolar/ bana elli sent/ Eğer beyazsan tamamdır/ Kahverengiysen etrafta takıl/ Siyahsan birader, bas geri, bas geri.

Asıl adı Lee Conley Bradley olan Big Bill Bronzie’nin, country/ blues müziğinin özellikle kırsaldan kente göç temalarını şarkılarında çok iyi yansıtan referans isimlerinden biri olduğunu, The Beatles, Eric Clapton gibi İngiliz kökenli rock- blues gruplarının ve şarkıcılarının üzerinde büyük etki yarattığını da not düşelim. Özellikle Amerika dışında yaptığı uzun turneler, country/ blues müziğinin Avrupa’da tanınmasında çok etkili olmuş ve bu müziğin geniş kitleler tarafından sevilmesine katkı sağlamıştır.

ATOM AND EVIL (Atom ve Şeytan)- Golden Gate Quartet(1946)

Atom and Evil aslında Adam and Eve (Adem ve Havva) hikayesine bir göndermedir. Şeytani politik güçlerin nasıl büyük bir yıkıcılığa yol açabileceğinden bahseder. Aynı zamanda nefret ve önyargının nasıl büyük bir tehdit olduğunun altını çizer. Şarkının sözleri çok uzun ve öykü biçiminde bir sürekliliği olduğu için parça parça örnekler vermek yerine özetle hikâyeden bahsedeyim: Dünya bir zamanlar ateşler içinde yanmaktaydı ve dumanlar her yeri kaplamıştı. Gökyüzü, uzun zamandır kimsenin görmeği bir hayalden ibaretti. Bir örümcek, bir gün bir bahçeye girdi ve sineği kandırmaya çalıştı. Ona “Aç gözlerini, gökyüzüne bak, dünya ateşler içinde yanıyor dedi. Gel beraber gökyüzüne çıkalım, güneşi ehlileştirebiliriz, birlikte parlayabiliriz. Gel gökyüzüne çıkalım, senin için bir kişilik yerimiz var. Sinek cevap verdi: Bırak beraber parlamayı, gel beraber ağlayalım. Hep beraber ağlarsak belki gözyaşlarımız bu yangını söndürebilir.

Şarkı, ilk yazıda da bahsettiğim gibi, kutsal kitaptaki hikayelere göndermeler yaparak yeryüzündeki zulme, eşitsizliğe karşı gelme, düzeni şeytan ile özdeşleştirerek lanetleme gibi eğilimler taşıyor. Hiroşima’ya atom bombasının atıldığı 1945 yılından hemen bir yıl sonra plak olarak yayınlanması, kulüplerde söylenmeye başlaması da, savaş karşıtı bir bilincin, muhalif siyahi müzisyenler arasında var olduğunu gösteriyor. Yalnız Amerika’daki kendi sorunlarına değil, dünyanın farklı coğrafyalarındaki halkların acılarına da, trajedilerine de bakabilmiş, bir duyarlılık geliştirebilmişler. Tabii II. Dünya savaşının ve getirdiği yıkımların dünyanın her yerinde gündem olmasının da bunda payı var. Golden Gate Quartet, sıradan bir müzik grubu değildi. Şarkıları sürekli listelerdeydi ve radyolarda çalınıyordu. Anayasa mahkemesi binasında, Beyaz Saray’da defalarca konser vermişlerdi.

Direnen Amerika’nın, Amerika’nın farklı ve bize pek de yansı(tıl)mayan yüzünün mütevazi bahçesinde küçük bir müzikli gezinti yapmaya çalıştım. Dünyanın uzak bir coğrafyasında ortaya çıkan deneyimlere bakmak, bu konuda bir şeyler söylemek zor ve çok çaba gerektiren bir iş. Minnesota’da George Floyd’un öldürülmesi ile başlayan, kısa sürede Amerika geneline ve oradan İngiltere, Fransa, Belçika gibi ülkelere de yayılan protestolar için, bir çırpıda bir devrimin yükselen ateşi gibi, ezilenlerin uyanan bilinci gibi makro yorumlar yapmak da, bunları kısa sürede parlayıp sönümlenen münferit olaylarmış gibi algılamak da bizleri doğru bir yere götürmez. Ama görüldüğü üzere, Amerika’da toplumun üzerine çökmüş, bütün kaynaklarını sömüren vasıfsız, müptezel beyaz hegemonyanın nasıl bir tarihselliği varsa, bununla mücadele eden eşitlikten yana, insandan yana, barıştan yana muhalefetin de bir tarihselliği var. Beyaz adamın hikayesi milyon dolar bütçeli Hollywood filmleriyle, vasıfsız milyoner insanların lükslerinin sergilendiği müptezel tv şovlarıyla, pop yıldızları, mankenler vs vasıtasıyla gazetelerde, televizyonlarda, elimizle uzanabildiğimiz her yerde gözümüze gözümüze sokuluyor. Ezilen insanların düzgün, onurlu bir hayat yaşayabilmesi için, eşitlik için, barış için hayatının kararması pahasına şarkı söyleyen, tiyatro yapan, yazan insanların bu mücadelelerinin tarihselliğine bakmak istediğimizde, buraya bir hikaye atfetmek istediğimizde, bu insanları görünür kılmak istediğimizde ise, günlerce, gecelerce süren araştırmalar yapmak zorunda kalıyoruz birkaç sayfa yazı için. Amerika’da ekmeği için, onuru için ayağa kalkan, direnen insanlar için bir şeyler söylemek, yazmak istediğimizde de aynısı oluyor. Beyaz adamın müesses nizamının bekası için ezberden üfürmek serbest, inci dişli kardeşlerimizin onuru için, direnişi için bir şeyler söylemeye kalktığımızda onlarca insan çullanıyor üzerimize. Çok basit, çok mütevazi bir soru bazen en karmaşık görünen meselelerin temeline inmemize, meseleyi buradan kavramamıza yetiyor: Hangi taraftasın?

Notlar:

(1) Auction Block, sözlük anlamıyla kölelerin açık artırma ile satılırken çıkarıldıkları podyum anlamına geliyor. Ben “Köle Pazarı” olarak çevirdim.

(2) Abdulla Gorani ve Cegerxwin’in burada andığım şiirleri, internette Türkçe olarak mevcut. Ancak gazete haberleri, köşe yazıları dahil, bu şiirlerin ya da şiirlerden yapılan alıntıların hiçbirinde şiirleri Türkçeleştiren kişi kaynak gösterilmemiş, çevirenin bilgisi verilmemiş. Bu yüzden şiirleri Metin Yüksel’in 2015’te yazdığı  “Solidarity Without Borders- The Poetic Tributes to Paul Robeson of Goran and Cegerxwin” adlı makalesinden Türkçeye çevirdim. Metin Yüksel makalede, şiirlerin orijinallerini aldığı kaynakları şöyle belirtmiş:

Abdulla Goran: Diwaniy Goran (Paniz Yayınları- Tahran 2005)

Cegerxwin: Agir u Pirusk (Avesta Yayınları- İstanbul 2008)

Yazıda kullandığım meta bilgileri, ongoinghistoryofprotestsongs.com adlı siteden ve Robin Denselow’un "Müzik Bittiği Zaman" (Alan Yayınları 1993) adlı kitabından aldım.