Oscar Wilde: Sadece bir hiciv ustası değil aynı zamanda sosyalist



26-04-2021 09:05

Yazar: Juliet Jacques

Çeviren: Oğuzcan Balyemez

Oscar Wilde gibi ismini sıkça duyduğumuz edebi bir figür söz konusu olduğunda çalışmalarını inceleyip derlemek cidden zor olur. Verso yayınlarından çıkan, roman ve oyun yazarı Neil Bartlett’in katkıda bulunduğu “In Praise of Disobedience: The Soul of Man Under Socialism and Other Writings” adlı yeni antoloji çalışması, Wilde’ın tek bir yılına; 1891’de yazdığı tek romanına yeni bir bakış açısı getiriyor.

Yaratıcılığının zirvesinde olduğu bu yıl tek romanı Dorian Gray’in Portresi’ni yayınlayan Wilde, yetenekli ancak skandallarla dolu bir yazar olarak artan şöhretini pekiştirmişti. Romanından sonra iki kısa öykü, bir deneme ve estetiğe olan ilgisini politik teoriye çekmeye yönelik en ciddi girişimi “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” makalesini yazdı.

Bugün Wilde’ı - özellikle de bu derlemede alıntıları görülen Dorian Gray’in Portresi’nin üstü çok az kapalı homoerotik ilişkilerini - eşcinselliğin yasak olduğu 1895 İngilteresinde “büyük ahlaksızlık” suçuyla yargılanıp hapse atılarak toplum içinde küçük düşürülmesini hesaba katmadan okumak imkansız. Wilde’ın eserlerini sansürleyerek yiten itibarını geri kazandırmaya uğraşan Wilde taraftarları, çağdaş okuyucuların hayal edebileceğinden öte bir hızla çalışmaya başlayıp Wilde hüküm giydikten 5 gün sonra Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nun 50 adet kopyasını basmayı başarırlar. Ancak yayımlanan bu denemenin isminden “Sosyalizm” kelimesi sansürlenip “İnsan Ruhu” olarak değiştirilir. Sansürlenen bu ismin hikayesiyle açılışı yapan Bartlett, ömrü boyunca Wilde’ın itibarının “büyüleyiciliğinden değil radikalizminden” geldiğini ve bütün veciz hicivlerine rağmen her zaman ciddiye alınması gerektiğinin altını çiziyor.

ANNUS MİRABİLİS

1891 yılı Oscar Wilde için olağanüstü bir yıldır. Lord Alfred Douglas ile tanışıp daha sonra çöküşüne yol açacak ilişkiye başlamasının yanında, bundan bir yıl önce bir dergide yayımlanan Dorian Gray’in Portresi’ni hem yeniden revize ederek hem de yeni bir önsöz yazarak son şeklini verir ve roman haline getirir. Ayrıca Narlı Ev adlı bir peri masalları derlemesi yayınlar; bunların arasından “Yıldız Çocuk” isimli bir dini masal ile Lord Arthur Savile'in Suçu ve Öbür Öyküler kitabına isim veren eseri bu yeni derlemede de bulunur. İkisi de yine 1891’de yayımlanan Intentions eserindeki dört makale ile “Sosyalizm ve İnsan Ruhu”nun da derlemede bulunması çok yönlülüğünü vurgulamanın yanı sıra Wilde’ın o dönemde en çok ilgilendiği şeyi de gözler önüne serer: Tamamıyla kültürsüz olarak gördüğü ülkede yaratıcı ruhu serbest kılmak.

1891 yılında, André Gide, Stéphane Mallarmé ve Marcel Proust gibi isimlerle bir araya geldiği Paris seyahatinde Wilde, odağını tiyatroya yönelterek Lady Windermere’in Yelpazesi’ni yazar. Ardından Salomé üzerinde çalışmaya başlayan Wilde’ın kurgusal ve etkileyici eserler üreten saygın bir yazar olarak ünlenmesinin sebebi de bu oyunlarıdır. Ancak yine 1891 yılında ve özellikle “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” eserinde Wilde’ın radikal düşünce ve fikirlerinin yanı sıra eşcinselliği de üstü kapalı da olsa kendini belli eder. Salomé’un yakıcı, küfre varan erotizmi de Lady Windermere’in Yelpazesi’nde bir kocadan ayrılmanın hazzını incelemesiyle oyunları bile Victoria İngilteresinin ahlaki, toplumsal ve siyasi normlarını derinden yıkar.

POLİTİK ESTETİK

Sosyalizm ve İnsan Ruhu eserinde dikkat çekici olan şey, Wilde’ın herhangi bir politik eylem önermemiş olmasıdır. Eserinde Wilde, Karl Marx, Friedrich Engels gibi çağdaşlarının dışında Fransız yazarlarla içli dışlı olmasına rağmen Louis Auguste Blanqui veya Pierre-Joseph Porudhon gibi herhangi bir 19. yüzyıl Fransız düşünüründen de bahsetmemiştir. Wilde’ın ilgi alanına giren tek şey bu anlamda bir sanatçının özel mülkiyetin parçalandıktan, sosyalizm olgunlaştıktan sonra bireysel özgürlükle kolektivitenin ne şekilde bir araya gelebileceğine ilişkindir.

Wilde, hükümetin olmayışını sadece monarşiye değil temsili demokrasiye de tercih eder. Bu bakış açısıyla Wilde, kapitalizmi eşitsizliğin itici gücü değil, yaratıcılığa ket vuran bir baskı mekanizması olarak gören bir gelenek arasına oturur. Sosyalist, komünist ve anarşist teorisyen ve politikacıları kapsayan bu geleneğin geçmişteki izleri proto-gerçeküstücü Dört Hareket Teorisi’nin -söz konusu kitap Wilde’ın ilgisini çekmiş olabilir ancak bu konudan hiç bahsetmemiştir- yazarı Ütopyacı Fransız Charles Fourier ve Durumculara kadar gider. Jeremy Corbyn’in seçim kampanyalarında, sosyal imkanları el veren herkesin sanat yapabileceğine yönelik vurguları da aynı geleneğin bir parçasını oluşturur.

İngiltere’nin geç Victoria döneminde, özellikle Wilde’ın yaşadığı Londra’da açlık ve sefalet her geçen gün artarken mülk sahibi olmak “hala vatandaşlığın ölçütüydü” (ve oy hakkının koşulu). Wilde, Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nda “var olan koşullar” altında sadece Lord Byron, Percy Shelley, Robert Browning, Charles Baudelaire ve Victor Hugo gibilerin özel gelirleri olduğu için “bir gün bile yaşamak için çalışmamış” ve bu sayede “öyle veya böyle kendini gerçekleştirebilmiş” olduklarından söz eder. Wilde, “özgecil değerlerin” (başarısız bir şekilde) görece törpülenmiş bir statüko kurmaya çalıştığını, bu şekilde toplumun “yoksulluğun imkansız olacağı şekilde” yeniden inşasını engellediğini söyleyerek dönemin önce çıkan liberal “hayırseverliğini” sert bir şekilde eleştirir.

Böyle bir yeniden yaratım bir başlangıçtır. Wilde, zenginliklerinin Byron ve Shelley’e özgürlük tanımasına rağmen hala “İngilizlerin kültürsüzlüğü, iki yüzlülüğü ve aptallığıyla” uğraşıp göç etmek zorunda kalmalarından yakınır. Sanatçıların piyasanın taleplerini fark ettiklerinde birer zanaatkar ya da tüccara dönüştüğünü, oysa bu taleplerin halktan geldiğini, bu sebeple halka sanatı ve kültürü en kültürlü eleştirmenler gibi sevdirmeye çalışmanın çözüm olduğunu savunur. Bunu açık açık söylemese de, makalesinde üstü kapalı bir şekilde daha iyi bir topluma giden yolun faydacılıktan çok ütopyacılıktan beslenen bir kamusal eğitimden geçtiğini öne sürer; birey olarak sanatçının ve aydınlanmış toplumun birbirini sürekli olarak geliştirdiği bir sisteme işaret eder.

ELEŞTİRMEN İHTİYACI

Intentions eserinin açılış makalesi “The Decay of Lying”de Wilde, ilgisinin aktivizmden çok sanata yönelik olduğunu doğrular. Wilde’a göre Charles Reade’in The Cloister and the Hearth eserinden sonra romanlarını hapishane ya da özel tımarhanelerin durumuna dikkat çekmek için kullanması bir trajedidir; Charles Dickens ya da Émile Zola gibi topluma yönelen realistlere ise ayıracak vakti yoktur.

Wilde’ın, “sanatçılar biçimsel ve konusal modernlikten kaçınmalı” argümanı gericilik gibi görünse de bu argümanın çağdaş dünyadan kaçmaya işaret etmediği, aslında İzlenimcilerden devşirdiği bir strateji kullandığı ortaya çıkar, onların nasıl dünyayı birebir yansıtmaya değil, ona bakış açımızı değiştirmeye çalıştıklarından söz eder. Modernist hareketin yapı, üslup ve anlatımdaki radikal değişikliklerle zirveye ulaşmasından yıllar önce Wilde’ın edebiyatta gerekli olduğunu gördüğü şey budur. Hapiste geçirdiği süre boyunca bir deri bir kemik kalan ve 1900 yılında Paris’te sefalet içerisinde yaşamını yitiren Wilde’ın James Joyce, Gertrude Stein, Virginia Woolf ve diğerlerinin eserlerine nasıl tepki vereceğini merak etmemek imkansızdır.

Denemelerinin çoğu iki karakter arası diyaloglar olarak sunulur, bu da bir düzeyde Wilde ile öne sürülen fikirler arasında mesafe koymaya ve belki de, Barlett’in de dediği gibi eserlerinin çoğu zaman “ima silsileleri halinde” okunduğunu açıklamaya yarar. Wilde’ın estetiğinin katıksız anlatımını sunan “Sanatçı Olarak Eleştirmen” adlı denemesi, aynı zamanda “Halk olağanüstü hoşgörülüdür. O her şeyi affeder, deha dışında” gibi tipik Wildeyen aforizmalar sunan alıntılar silsilesi olarak da okunabiliyor. Denemenin ikinci kısmı ise Wilde’ın estetiğin etikten daha önemli olduğu, yaratıcı eserlerin siyasi etkinlikten ziyade sadece “bir ruh hali yaratmayı” amaçlayan eserleri yücelttiği ünlü sözü gibi sanat ve eleştirinin doğasına dair bir konuşma olarak öne çıkıyor.

Sosyalizm ve İnsan Ruhu” adlı eserinde herkesin birer eleştirmen olması gerektiği fikrini öne süren Wilde, bunun için bazı temel prensipler de ortaya koyuyor. Wilde, gerçekliğin doğru temsillerinin kendi başlarına arzu uyandırmadığını çünkü hayatın “biçim olarak son derece kusurlu” ve “sanatsal açıdan” yoksun olduğunu yineliyor. İnce nüktedanlığıyla Wilde, 19. yüzyılın popüler olan türde “üç ciltlik romanları herkesin yazabileceğini” ama bunun “edebiyat ve hayat konusunda tam anlamıyla cahiliyet gerektirdiğini” söylüyor.

Roman yazarlarının, hayatın sıkıcı anlarını bir kenara bırakıp daha çok dramatik gerilimlere odaklanarak hikayelerini bu biçimde şekillendirmelerinin bir nedeni var. Epik romanın, eleştirmenleri giderek edebiyatın polis muhabirleri haline getirmesi ve birçok karakter ve sonsuz detaylar arasında çaresiz bırakmasıdır buna neden olan. Bunun yerine eleştiriyi “ikinci sınıf eserler” hakkında atıp tutmak için değil; “kişinin kendi ruhunun ispatı” olarak, kendi kültürel ve siyasi meselelerine anlayış kazandırmak ve bir sanatçıymışçasına biçim üzerinde deneyler yapmak için kullanmalılar.

Wilde, Dorian Gray’in Portresi’ne yazdığı önsözde eleştirmenlerin kitapları ‘'ahlaki veya ahlaksız’' olarak ayırmaları yerine '‘iyi veya kötü’' olarak ayırt etmeleri gerektiğini belirtiyor. Wilde, 1895 yılında Lord Alfred Douglas’ın babası Queensberry Markisine, kendisine '‘oğlancı’' dediği için açtığı hakaret davasını kaybedince '‘büyük ahlaksızlık'’ suçundan yargılanıp tutuklandı. Mahkeme Wilde’ın ahlaki ve ahlaksız eserler hakkındaki düşüncelerini dikkate almayarak Wilde’ın yazılarını ‘'büyük ahlaksızlık'’ suçunun kanıtları olarak kullandı. Belki de bu ayrımı böyle bir sonucu önceden düşünüp önlemek için yapmıştı, kim bilir?

Aynı zamanda gerçek eleştirmenliğin, eserin üretildiği sosyal koşulları anlamak zorunda olduğunu ve eleştirmenlerin esere sanatsal açıdan yaklaştığı kadar tarihsel ve politik olarak da yaklaşması gerektiğini belirtiyor. Eleştirmenliğin eninde sonunda herkesi dünya vatandaşı haline getirerek daha iyi bir gelecek yaratabileceğine inanıyordu, bu sayede insanlar büyük edebi eserler ürettiğini bildikleri diğer ülkelerle savaşa girmek istemeyebilirdi. Yine merak etmemek elde değil; kim bilir Wilde 1914’te hevesle Birinci Dünya Savaşı’na katılan büyük yazar ve ressamlara ne derdi? Örneğin Désir şiirinde, zamanında Wilde’ın kültürel etkileşimin pasifist potansiyelini ilk gören insan olarak adlandırdığı Gothe’nin ve Friedrich Nietzsche’nin siperlerine ateş etmeye tereddütünü anlatan şair Guillaume Apollinaire için ne düşünürdü?

Wilde bir yazar ve kişilik olarak çoğu zaman o kadar modern görünür ki Victoria döneminin sonunu görecek kadar yaşamadığı unutulur. Derlemedeki iki kısa öykü ve Dorian Gray’in Portresi’nden alıntılar de bize edebi yeteneklerini anlamamızda yardımcı oluyor. Tabii ki bunda kimsenin şüphesi yok, çünkü hapsedildikten hemen sonraki yıllarda bile yazdığı oyunların sahnelenmeye devam etmesi bunu kanıtlıyor. In Praise of Disobedience derlemesi, en çok  Wilde’ın radikal bir düşünür olduğunu, sanat ve eleştiri arasındaki sınırları kaldırıp sanatçıların kendi çalışma koşulları üzerine daha fazla, onu düşünmeden alıntıyanların itiraf edeceğinden çok daha fazla düşünmelerini talep ettiğini ortaya koymasından ötürü ilgi çekici ve şaşırtıcı bir eser olarak kendini gösteriyor. Wilde’ın kendisisinin de dediği gibi; Toplum çoğu zaman suçluyu affediyor. Hayalciyi ise asla etmiyor.”

Kaynak: Jacobin