Onur Bütün’le söyleşi: 'Yaşadığımız dünyayı değiştirip dönüştürdükçe kaybettiklerimizi kazanıyoruz'



12-09-2021 08:12

Dilek Yılmaz

Onur Bütün’ün kaleme aldığı Feminist Okumalar-Cumhuriyet’ten Günümüze Edebiyatta Cinsellik ve Erotizm geçtiğimiz aylarda NotaBene Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. 

Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor/Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden İşçileri (2014) ve Marx’ın İşçi Anketi (2018) adlı inceleme kitaplarının yanı sıra Gülümsemeler (2018) adında bir de öykü kitabı bulunan yazar, katkıda bulunduğu kolektif çalışmalar beraberinde, uzun yıllardır çeşitli mecralarda politika, edebiyat, feminizm ve feminist edebiyat eleştirisi üzerine yazıyor ve feminist okuma atölyeleri düzenliyor. Onur Bütün’le son kitabını konuştuk. 

KÜNYE : Feminist Okumalar-Cumhuriyet’ten Günümüze Edebiyatta Cinsellik ve Erotizm, Onur Bütün, NotaBene Yayınları, 2021, 304 Sayfa 

Son kitabında Cumhuriyet’ten günümüze pek çok edebiyat metninin merceğe alındığı, yer yer altının kazıldığı, metinlerin tarihsel, felsefi, psikanalitik bağlamlarıyla irdelenerek disiplinlerarası bir yaklaşımla analiz edildiğini görüyoruz. Feminist okumalarda yöntem olarak arkeolojik metin analizinden kastın sanırım bu.  Örneklemelere dair Ahmet Tulgar’ın, edebiyatın vuslat anlarından çok çileli arzu süreçlerine yöneldiğin ve bunun cinsellik alanını bütünüyle açtığına dair tespitinin de altını çizelim.  Genel olarak atölyelerde ve özelde bu kitabın oluşum sürecinde, okura tanıdık geleceklerle sınırlı kalmayan referans metinlerin seçimi dâhil, program/içerik belirlerken nasıl bir yol izledin, izliyorsun? 

Arkeolojik yöntemden kasıt, çalışma nesnesini açığa çıkarmak (henüz okuyamadığımız pek çok metin var) ve patriyarka, cinsiyet eşitliği, erkeklik/kadınlık rolleri, queerlerin/kadınların çalışma yaşamına katılımı, taciz, tecavüz vb. feminist eleştirinin çalıştığı pek çok konunun edebiyattaki izdüşümleriyle incelenmesinden söz ediyorum.

Erotizm, cinselliği bir bütün olarak düşündüğümüzde eylemin kendisini ve aşkınlığını temsil edebilen, hayal gücünün bireysel ya da kolektif bir biçimde organizasyonudur. Bu çerçevede düşünürsek kapitalizm koşullarında bedeni parçalarıyla ele alan, göğüs, vajina, geniş omuzlar, diri kaslar gibi nesneleşmiş, fetişleşmiş bir cinsel dünya ile karşılaşmak şaşırtıcı değil. Üstelik bu nesneleşmenin bilince çıkarılması fallusun iktidar bağlamında yapısöküme uğratılmasının da kendisidir. Edebiyat metinlerini seçerken “edebiyatın vuslat anlarından çok çileli arzu süreçlerine” yönelmemin nedeni de bu yapısöküm çalışması olabilir. Çünkü bedenlerin cinsel bir edimle kavuşması öncesinde yasakların bir bütün olarak erotizmini anlamak, fark etmek mümkün olabilir.

Kadınların ve queerlerin bireysel ya da kolektif bir biçimde oluşturdukları okuma listelerine, Çatlak Zemin, 5 Harfliler, Feminist Tahayyül, gazeteduvar gibi internet sitelerine, podcast’lere, film ve belgesellere dikkat kesilerek yaşıyorum. Ayrıca kitaplar üzerine konuştuğum yakın arkadaşlarımın önerileri ve atölyelerimizin ihtiyaçları da bu seçimleri etkiliyor. Kervanın yolda düzelmesini bir çalışma stratejisi olarak benimsemesem de kolektif tüm süreçlerde yaşanan değişimler metin yazımını da atölye çalışmalarını da olumlu anlamda etkiliyor. Mutlaka kurgu yapıyorum; aylar, yıllar süren hazırlıklardan sonra yazmaya, atölyelerin organizasyonuna başlıyorum. 

'OKUMAK DA YAZMAK DA KADINLAR AÇISINDAN EŞİTSİZLİĞİN ÖNEMLİ BİR VEÇHESİNİ TEMSİL EDİYOR'

“Okumak, kadınlar açısından metaforik olarak kalkan, kaldıraç ya da silah gibi düşünülebilir”, diyorsun kitabın sunuşunda. “Yazmak”la feminist mücadelenin ilişkisini nasıl tanımlıyorsun? 

Okumak da yazmak da kadınlar açısından eşitsizliğin önemli bir veçhesini temsil ediyor. Okula gidebilmekle başlayan çocukluk anılarımızdan doktora yapabilmeye, bağımsız çalışma olanaklarımıza kadar her aşamada önümüze çıkan engelleri berhava etmek zorundayız. Çocuk büyütmek, erkeklerle tartışabilmek ya da yaşlı bakım emeği harcarken okumanın ve yazmanın hayatımızdaki yerini düşünebilmek, bu düşünceleri örgütlemek işimizi kolaylaştırıyor sanki… Okumak ve yazmak epey örgütlü, organize bir iş demek istiyorum aslında…

Kadınlar ve queerler son yirmi yılda kendilerine gedikler açarak ilerliyorlar. Siyasetten yayıncılığa, örgütlenmekten, geçim sağlamaya kadar ne çok zorluk var bizim için…

Yazmak, içinde yaşadığımız dünyaya birlikte bakabilmek için çok elzem bir eylem… Şimdi seninle yaptığımız söyleşinin kendisi bile bizi yazan iki kadın olarak yan yana getiriyor, kullandığımız dili, düşünme egzersizlerimizi ve daha önemlisi birbirimizi var ederken esnemeyi, anlamayı mümkün kılıyor. 

Yazma ediminin bireysel bir iş olduğunu kabul etmekle birlikte, kolektif yanını çok önemseyen biriyim, hayatım boyunca yazının politik, sınıfsal, kültürel ikliminde iştigal ettim, ediyorum. Ama bunun ötesinde, kadınların bağımsız çalışabildiği odaları, örgütleri, olanakları olsun diye yazmayı, okumayı ve tartışmayı feminist mücadelenin kendisinden öğrendiğim için çok önemsiyorum. 

Edebiyat neden politik bir çalışma nesnesi? 

Edebiyatı, “gerçeklik” ten ayırma işlemi, ona “dışına çıkarak bakma” imkânı sağlıyor. İşlem derken mekanik bir edimden söz etmiyorum tabii… Tüm yorumlama, eleştirme, yapısöküm ya da yeni bir paradigma yaratabilme gibi süreçlerden söz ediyorum. Dolayısıyla gerçeklikte olan biteni anlatabileceğiniz gibi, olmasını istediğiniz, yasaklanan, tabulaştırılan veya idealize edileni de anlatabilirsiniz. Üzerine konuşulamayan, eylenemeyen şeyleri yazmak ve tartışmak politik olduğu için edebiyat da politiktir, onu mefhum olmaktan kurtarır.

'ERİL TAHAKKÜMÜN GÖZDEN KAÇIRDIĞI ÖNEMLİ MESELELERDEN BİRİ 'OLAĞAN' OLANIN İÇİNDE TAŞIDIĞI 'OLAĞAN OLMAYAN' POTANSİYELDİR

Kitaptan alıntıyla, “Kuramsal okumalar, kadınların yüzyıllardır “duygulanımsal imgeler” alanında bulunduğunu iddia eden eril tahakküm nedeniyle “erkek işi” olarak görüldü. Bu nedenle popüler aşk romanlarının okurları daha çok kadınlardır. Kapitalist piyasanın emtiası olarak bu türden kitaplar, yazılı olmayan bir anlaşmayla okura sunulur. Kolay okunan kitaplar kadınlarındır, zorlayıcı tüm metinlerse erkeklerin…” Kadınların duygulanımlar alanına hapsedilmesi konusuyla ilişkili olarak şunu da sormak istiyorum, senin de pek çok örnekle aktardığın edebiyattan sinemaya, kadın karakterlere de akıl alanında rol biçilmemesi hayatın “olağan” akışıyla açıklanabilir mi?

Vallahi açıklanamaz! O ne demek ayol! Hayat “olağan” akışında yeterince çekilmez, “kadınlara rol biçilmesi” kavram seti bu çekilmez müdahalenin de ispatı zaten… Dul kadın şunu yapamaz, hamile kadın şöyle gülemez, yaşlı kadının ne işi var orada gibi nice örnek bize önce düşünmememizi sonra da uyum sağlamamızı söyler aslında… Eril tahakkümün gözden kaçırdığı önemli meselelerden biri “olağan” olanın içinde taşıdığı “olağan olmayan” potansiyeldir. Kadınlar hamileyken, evliyken, sevgiliyken, lezbiyenken, transken, örgütlüyken “olağan dışı”nı deneyimliyorlar ve eşzamanlı bir biçimde akıllanıyorlar. Çünkü biz aklı, bedeni ve ruhu birbirinden ayrı kategoriler olarak görmüyoruz. Hatta kadınların ve queerlerin akıllı bedenleri ve ruhları eril tahakkümün epey önünde ilerliyor demek mümkün!

“Kadın metinlerini analiz ederken dip akıntısını keşifle “katharsis” yaşayan ve yaşatan feminist edebiyat eleştirmenleri, öncülerine/yol arkadaşlarına seslenirken takma isimlerle yazan kadınlara, ölümlerinden sonra sandıklardan çıkan mektuplara, kadınların söyleşilerine dikkat kesildiler.” Eşit bir özgür yazarlık pozisyonundan bahsedemediğimiz gibi, Türkiye’de özellikle erkeklere sunulan olanaklar karşısında kadının özgür okur pozisyonunun da yeterince güçlü olmadığının altını çiziyorsun. Bunu biraz açar mısın?  

Bizim Feminist Okumalar atölyelerimiz bu eşitsizliğin de ispatı aslında… Türkiye’de siyasi partiler, dernekler, vakıflar, sendikalar ya da en genel anlamda muhalif olduğunu iddia eden kurumlar arasında bir elin parmağını geçmeyecek kısmı hariç, okuma, yazma ve tartışma faaliyeti yürütmüyor. Bu eksiklik yalnızca feminizm, queer kuram gibi konularda var olmuyor, eskiden iyi kötü her örgütlenmenin bir okuma listesi, eğitim programı filan olurdu, şimdilerde bu tür çalışmalar epey tavsadı. Feminist Okumalar atölyelerimizde de bu eksiklikleri konuşuyoruz. Kurumlara ve kendimize bu yönde destekler de sağlamaya çalışıyoruz. 

'KURGU DA SANSÜR DE OTOSANSÜR DE ÇOĞUNLUKLA KOLEKTİF BİR YAPIDA YAŞIYOR'

“Edebiyat sansürün tamamen ele geçiremediği son kalesi gibi işlev görür. Ancak otosansür, sansürün baskısı sonucunda ortaya çıkan kaygıya rağmen, edebiyatta metaforik anlatım, imgelem zenginliği gibi aletlerin de yardımıyla ne demek istediğini anlatabilir, sezdirebilir”, diyorsun. Kurgunun özgür alanına cinsellikten başlayarak içeriden ve dışarıdan müdahalenin, yaratıcılığı ketlemesi de bir yandan kaçınılmaz değil mi? Aynı zamanda kurgu da yazan tarafta yer aldığın için sormak istiyorum, yazar burada kaybettiğini dille aşabilir mi?

Yukarıda da biraz değinmeye çalıştım, benim için okumak ve yazmak bireysel yanı çok zayıf olan bir edim… Evet, bir yazar var tabii, onun öznelliği de tıkır tıkır işliyor ama kimse tek başına değil yazarken… Dolayısıyla kurgu da sansür de otosansür de çoğunlukla kolektif bir yapıda yaşıyor. Yaratıcılığımızın ketlenmesi meselesi feminist edebiyat eleştirisi açısından, queer/feminist hareket geliştikçe karşı-ketleme kapasitesi kazandı. Hasan Ali Toptaş’ın ve benzerlerinin ifşası, yayınevlerinde, dergilerde queer-feminist temalı metinlerin üretilmesi, kadın yazısı etkinlikleri gibi çok sayıda örnek bu karşı-ketlemenin örnekleri…

Söz ettiğimiz müdahalelerin dışına çıkabildiğimizde bir üslubumuz, seslenişimiz veya edebiyatta salınan edalarımız oluyor. Eksileni, kaybettiklerimizi yalnızca dille aşmak mümkün değil, ancak yaşadığımız dünyayı (edebiyat dünyası da dâhil olmak üzere) değiştirip, dönüştürdükçe kaybettiklerimizi kazanıyoruz. 

Kimi erken örnekler beraberinde, Türkiye edebiyatında kadın yazarların daha çok 80 sonrası dönemde cinselliğin yazımında kendini gösterebildiği bir dönem olmasını, nedenleriyle biraz açar mısın?

Yakın zamanda Çimen Günay-Erkol’un “Yaralı Erkeklikler/12 Mart Romanlarında Yalnızlık, Yabancılaşma ve Öfke” adlı kitabını okudum ve eleştirel erkeklik çalışmaları üzerine bir yazı yazdım. Aslında 1980 öncesinde Sevgi Soysal, Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu gibi kadın yazarlar cinsellik ve erotizmi ciddi bir biçimde metinlerinde işliyorlar ama 1980 sonrasında bu sayı artıyor. Türkiye’de Şirin Tekeli ve birlikte çalıştığı feminist kadınların mücadelesinin edebiyatı da etkilediğini düşünüyorum, başka bir deyişle 2. Dalga feminizmin yeşerdiği bir dönemden söz etmiş oluyoruz. “Devrimci” diye tabir edilen erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili tüm konulara, romanlarda, şiirlerde ya da anlatılarda çok mesafeli durmuş olmaları da kadın yazarları cinsellik ve erotizm üzerine düşünmeye mecbur bıraktı, iyi de oldu. Akıllı bedenleri üzerine düşünen kadınlardı 1980 sonrası yazanların hepsi…

Hemcinsler arası aşkın edebi tarihi Gılgamış’a kadar uzansa da bizde doğrudan tema edinen metinlerin neredeyse 90’ları bulduğu, edebiyatımızda bugünün güncel eğiliminin de kadın bedeninin ve cinselliğinin yazılmasıyla sınırlı kaldığı işaret edilmiş. Erkek ya da queer bedeni yazmak neden tabu? Bu sadece yazar tercihleriyle mi ilgili, yayımlatabilme kaygısı ve diğer muhtemel güçlüklerin caydırıcı etkisi de var mıdır, yazacak kadar bilinmiyor mu, yok mu sayılıyor?

Queer hareketin kendi rüştünü ispat edip, ortaya çıkışıyla ilişkili bu durum da tıpkı feminist hareket gibi… Queer kuram, queer bireylerin salt cinsellik ve cinsiyet tartışmalarıyla ele alınışına itiraz eder. Ne demek istiyorum biraz açayım. “Translar vardır!” dediğimizde hızla şunları da söylemiş oluyoruz; “Translar iş bulamıyorlar”, “Translar eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma gibi temel haklardan eşit yararlanamıyorlar”. Velhasıl kelam, mücadele geliştikçe edebiyat metinlerinde queer kahramanlar ve temalar daha çok işlenebilir hale geliyor.

Kadınların erkek bedenini yazabilmesi için “ahlak” tartışmalarının eşitlikçi bir yanı olası lazım değil mi? Yoksa kadın yazar erkek bedenini nasıl yazacak! Ahlaksız addedilme riskini göze alabilmek herkesin ulaşabildiği bir konum değil ne yazık ki! O nedenle de birlikte çalışmak, üretmek çok önemli. Örneğin Kaos GL-NotaBene Yayınları organizasyonuyla gerçekleştirilen Kadın Kadına Öykü Yarışması edebiyat için inanılmaz bir olanak.

Cinselliği queer ya da queer olmayan bedenleşmelerde yazabilmek için kesinlikle düşünsel paradigmanın değişmesi gerekiyor. Son yirmi yılda Türkiye’de yayınevleri söz ettiğimiz konularla ilgili epey metin yayımladılar, en azından daha dikkatli ve özenliler, ben durumu umut verici görüyorum. Baskının yarattığı caydırma kaçınılmaz oluğu gibi yeni bağlanma biçimleri üzerine düşünenlerin yarattığı edebi, kültürel iklim de kaçınılmaz.

'ERKEKLERİN KENDİLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNMEDİĞİ BİR HAYAT ONLAR İÇİN DE SANCILIDIR'

Bir etkinlikte kendi yaşamına dair paylaşımlarında açıklığını ve katılımcılara dokunuşunu hayranlıkla izledim. Hemen herkesin başından geçmiş olabilecek bir soru karşısındaysa sessizliği fark ettin. Erkekler, konusu olsun olmasın her mikrofonu havada kaparken kadınların kendi uzmanlık alanından gündelik pratikte ezber ettiklerine kadar söz alma konusunda çoğunlukla çekingen tavrına dair senin gözlemlerini sormak isterim. Aynı saik yazmakla ilgili de düşünülebilir mi? Dile gelmeyen nasıl çözülebilir? 

Teşekkür ederim Dilek, o senin de güzel kavrayışın… Otobiyografik düşünme pratiğini “Özel alan politiktir” şiarını düstur edinen 2. Dalga feminizmden öğrendik. Yeniden üretim alanını üretim alanıyla eşit bir biçimde ele alan Marksist feministlerin, Maria Dalla Costa gibi kadınların yeniden üretim emeğinin kapitalist toplumsal işleyişi sürdürmede ve güvence altına almada nasıl işlev gördüğüne odaklanan kadın kuramcılar ve örgütleyicilerle konuşulmaz olanı önce görebildik, sonra konuşabilir hale geldik.  Bu bakış açısı, kapitalist değer üretimini fabrikadaki üretken erkek emeğine dayandıran yaklaşımların tartışmaya açılmasına neden oldu ve toplumsal fabrikada kadının yeniden üretim emeğinin de sermayenin toplam döngüsü içinde değer ürettiği gerçeğini önümüze serdi. Dolayısıyla bir mekân olarak evin içinde olan biten her şey politikleşti. Feminist Okumalar atölyelerimizde bu tartışmaları bir adlandırmayla paylaşıyoruz; Feminist Bilinç Yükseltme… Kadınların, queerlerin erkekler tarafından duygusal, ekonomik manipüle edilmelerinden, suçluluk duygularının, vicdan ya da şefkatlerinin sömürülmesine kadar pek çok deneyimi paylaşmaları da bu sayede mümkün oluyor. Konuşmak ve yazmak tamamen eşitlik mücadelesiyle gelişebilen bir deneyim.

Erkekler, kadınların erkeklik üzerine düşündüğü kadar düşünmüyor. Erkeklerin kendileri üzerine düşünmediği bir hayat onlar için de sancılıdır. İktidar olmanın dezavantajlı hali böyle bir körlük yaratır. 

Egemen erkekliğin eleştirisine samimiyetle katılmak isteyen erkekler, “çalışmalara bizi niye almıyorsunuz” sorusunda ısrar etmek yerine neler yapabilirler?

Israr etmek iki sebeple anlamlı geliyor bana… Durduğun yeri fark etmeyi kolaylaştırma imkânı barındırması ve yıkıp, yeniden kurma imkânıyla çok çekici bir kere… Ama ısrar, egemen erkeklik gibi bir yordamda yaşarken inanılmaz dikkatli olmayı da gerektiriyor, başta erkekler için. Dili, davranışı, bakışı değiştirmek öyle kolay değil. “Samimi olmak” için öncelikle okumak, günlük hayata direnmek ve queer/feminist filtreler geliştirmeyi öngörür. Duygulanımlarla aklı birbirinden ayrı ele almamanın avantajını kullanmayı da öğrenmek gerekiyor. Yoksa lafta samimiyet ancak karşıtına yakıt taşıyabilir. 

Son dönemde karma örgütlerdeki erkeklerin şöyle bir söylem geliştirdiğini görüyoruz; “Aman biz elleşmeyelim, kadınlar kendileri çalışsın!” Bu başlangıçta çok hoş ve destekleyici görünüyor, aslında öyle bir yanı da var ama bu sınır çizgisi çekme operasyonu, sınırın diğer tarafındaki erkeklerin okuma, öğrenme ve düşünsel emek harcama ihtiyaçlarını önemseyen bir yaklaşım olmadığı için de sıkıntılı geliyor bana… Erkeklerin kendi aralarında eleştirel erkeklik çalışmaları yapmaları şart oldu artık, hem de hızla ve örgütlü bir biçimde. Akademi içi/dışı epey kaynak metin üretildi, yeter ki öğrenmek istesin erkekler. Bunun içinse, “Ben iktidar alanındayım ve oradan çıkmak için çaba harcayacağım” diyebilmek lazım. Basit gibi görünen bu cümleler ancak eril konfor alanı terk edildikçe kurulabiliyor. Ben bu konuda da umutluyum. Umut çalışırken gelişen bir şey çünkü…

Çok üretken bir araştırmacı yazarsın. Önümüzdeki döneme dair eminim yeni planlar, metin taslakları vardır. Yolda neler var? 

Teşekkür ederim Dilek hem bu incelikli ve özenli söyleşi için hem de güzel sözlerin için… Maden işçileri üzerine çalıştım daha önce (Bir tür erkeklik çalışması gibi düşünebiliriz), sonra Marx’ın İşçi Anketi ve Feminist Okumalar’la cebelleştim, arada bir öykü kitabım yayımlandı. 2021 sonuna kadar taslak halde bekleyen öykülerimle ve atölye çalışmalarıyla, yazdığım yazılarla vakit geçireceğim. Yaklaşık olarak beş yıllık planlarla okuyup, yazan biriyim. Feminist Okumalar atölye deneyimimiz üzerine epeyce düşünüyorum, her toplantının notlarını çok sıkı tutuyorum, kadınlar da özel bir defter tutuyorlar, bunları yazacağım ve kitaplaştıracağım. Öykü okumayı ve yazmayı çok seviyorum, sanırım ölene kadar bu işler böyle devam edip gidecek, daha ne olsun!

Kitabındaki bölüm sonlarında yer alan ek okuma listeleri okura ilham verici kapılar aralıyor. Benim için yeri ayrıdır dediğin 5 kitabı sorsam… 

Bu türden sorulara yanıt vermek herkese zor gelir, ben pek anlamıyorum o zorluğu… Seçtiğiniz kitaplar eğer öğrenmeye, eleştiriye açıksanız sizi siz yapan en güzel ve en ciddi araçlardır. O nedenle pul koleksiyonumu göstermekten kütüphanemi paylaşmaya geçiş yapabildim. Hemen sıralayayım, nasılsa büyük listemizi atölyelerimizde, yazılarımda, sosyal medyada paylaşabiliyorum. Kadınların Sınıfı/Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası-Aksu Bora, Gaflet/Modern Türkçe Edebiyatın Cinsiyetçi Sinir Uçları/Derleyenler: Sema Kaygusuz-Deniz Gündoğan İbrişim, Bir Saatin Öyküsü ve Diğer Öyküler/Kate Chopin, Çeviri: Melis İnan, Erkeğin Yittiği Yerde/Zeynep Ergun, Caliban ve Cadı/Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim/Silvia Federici, Queer Teori Bir Giriş/Annamarie Jagose, Çeviri: Ali Toprak.