Onur Bütün yazdı | Proletaryanın düğünü

Aklım kaldı o sessiz, o utangaç ve en çok da suçlu gibi oturan gencecik gelinde… Düğününde bile mutlu görünmüyordu.



05-08-2020 07:14

Onur Bütün

Yazı yazmak için masamın başına geçtiğimde bambaşka bir tasarı vardı aklımda. Kadın cinayetleri üzerine yazacaktım. Yine de yazacağım, biraz dolanarak… Mahallemden söz edeceğim önce.

Dün gece kopan gürültü fırtınasıyla giyinip sokağa fırladım. Evime çok yakın ufacık parkta hınca hınç bir kalabalık toplanmıştı. Evden parka yürürken, belediyenin bayram eğlencesi düzenlediğini düşünerek yokuşu indim. Yokuştan daha sonra söz edeceğim, bizim yokuş mühimdi pandemide… Hem yokuştan hem kadın cinayetlerinden söz edeceğim, biraz sabredin lütfen!

Ben döneyim park mevzuuna…

Parka yaklaşırken mitinglerde kullandığımız tipte ses sistemiyle çalan türkülerin bir düğüne ait olduğunu anladım. Çok yanaşmadım kalabalığa… Malum pandemi var. Ama kalabalık tabiri caizse zincirinden boşanmış eğleniyordu. Ben de dayanamadım, iki şıkırdattım parmaklarımı, oturdum kaldırıma. Neşeye kavuşmak öyle birdenbire olmuyor. Nasıl mutluydu insanlar, dip dibe, halaya durmuşlardı. Kürtçe stranlar, Türkçe türküler çaldı önce, sonra daha ağır ritimli ağıtlar… Maskeyi unutun bu arada, kimse takmamıştı.

Kısa bir süre sonra aynı anda asker uğurlama eğlencesinin de yapıldığını fark ettim. “En büyük asker bizim asker!” sloganlarıyla müzik durdu, havai fişekler atılmaya başladı. Ortalıkta yiyecek, içecek var mı diye uzaktan bakındım, göremedim. Sonuçta düğün salonu kirası yoktu. Ses tesisatı, havai fişek, gelin ve damadın giysileri derken bir proleter düğünüyle tüm mahalle eğleniyordu. Yiyecek, içecek faslına takıldı aklım, belki daha kuytuda bir yerdedir servisleri deyip, kadınları izlemeye başladım. Kadınlar rengârenk giyinmişlerdi, gecenin karanlığında ışıl ışıl görünüyordu hepsi.

Hem damat hem de askere gidecek olan gencin aynı kişi olduğunu anlayınca iyice şaşırdım. Erkeğe, erkekliğe çifte düğün! Takım elbiseli damat yeşil ışıltılı bir şal giymişti ceketinin üstüne. Gelinse sessiz sedasız, başını kaldırmadan beyaz bir plastik sandalyede oturuyordu. Sessizliği daha çok suçluluğu andırıyordu.

Genç kızlar gayet modern giyinmiş, gelinin ve annelerinin, belki teyzelerinin, halalarının yanlarında öbek öbektiler. Onlar da etrafı benim gibi sessizlik içinde izliyorlardı. Biraz da gülümseyerek… Erkekler ve orta yaştaki kadınlar asfalt yola taşmış oynuyorlardı. Asıl şaşırtıcı olansa, düğün sahibini tanımayan benim gibi başka bir kalabalığın da parkın etrafına toplanıyor oluşuydu. Biz de düğünün gerçek kalabalığı kadar vardık. Ezan okunurken müzik tekrar sustu.

Belli ki hepimizin eğlenmeye ihtiyacı vardı. Kaldırımda epey bir süre oturdum, sonra eve döndüm. Tahmin edersiniz, dönüşte yokuşu tırmandım.

Yokuş ve Ölüm

Orhan Veli, Yokuş adlı şiirinde işten dönen bir işçinin yokuşu tırmanışıyla ölüm arasında şöyle bir bağlantı kurar;

“Öteki dünyada, akşam vakitleri,

Fabrikamızın paydos saatinde

Bizi evlerimize götürecek olan yol

Böyle yokuş değilse eğer

Ölüm hiç de fena bir şey değil.(1)

Evim, Mamak’ın yokuşlarının birinin başında sayılır. Benden yukarıda oturanların hali harap. Pandeminin ilk günlerinde biraz tedirginlikten biraz da çalışmaya devam etmekten erken kalkıp, çalışma masamın başına geçiyordum, böylelikle erken saatte işe gidenleri görüyordum. Pandemi öncesinden hiç farkı yoktu erken saatlerde yola dökülenlerin.

Sokağa çıkmayın uyarıları ve ardından sokağa çıkma yasakları başladığında dahi bizim sokakta ve mahallede büyük çoğunluk işe gitti. Büyük kentlere kıyasla görece sessiz bir mahallede yaşıyorum. Komşularımın balkon konuşmalarında sık sık, “Filanca dokuz gün hastanede yattı korona belasından, şimdi iyi!” benzeri sohbetlerine tanık olduğumda üzülüyordum. Sonra ambulanslar ve cenaze arabaları gidip gelmeye başladı. Proletarya işe gidiyor, hastalanıyor ve ölüyordu. Sağ kalanlarsa yazımın giriş kısmında anlattığım düğünün insicamında, virüslere karşı koyan tabiatını kendine kalkan ediyordu. Bizim mahalle hiç yeni bir dalga görmeyecek galiba, kesintisiz ilk dalgada kalacak…

Zemin kattan izlediğim işe gidip gelen insanlar, oturduğum koltuğun yaklaşık iki metre üstünden yürüyorlar yolda. Yokuştan inerken hızlı ve asık suratlı, çıkarken ağır ve asık suratlılar. Bugün düğünde hepsinin yüzü gülüyordu, bazı kadınlar dışında hepsinin…

Kadınlar bu neşenin geçici olduğunu, yoksulluğun, tencerede kaynatacak aşın, işsizliğin, geceleri eve geç dönen kocalarının, babalarının, abilerinin neşesi geçince suratlarına tokat gibi çarpacak hayatın acısını yüzlerinde taşıyorlardı. Zorla onlarla birlikte olmak isteyen kocalarının, gündüz bile eve geç kalacağım korkusuna eşlik eden sokaktaki göz süzen, bıyık buran adamların, kahvehanelerde dedikodu üreten amcaların yükünü de yüzlerinde taşıyorlardı.

Genç kadınlar daha umutluydu, yokuşta da düğünde de… Henüz erkekliğin üzerlerindeki tahribatının o kadar da farkında değillerdi belki… Belki ben yanılıyorumdur, herkes her şeyin farkındadır, çaresizlikten yapacak bir şey, gidecek yeni bir yol bulamıyorlardır.

Önümüzdeki tek seçenek yokuş olunca, kol kola girmek lazım, nefesimizin yetmediği yerde birlikte dinlenmek için. Biz kadınlar için yol hep yokuş ve ancak kol kola girersek katillerimizi, tacizcilerimizi, ruhumuzu çalanları def edeceğiz hayatlarımızdan…

Yine de yokuşu tırmanırken hızlıydı genç kadınlar, belki ölümlerine belki mutluluklarına yürüyorlardı.

Aklım kaldı o sessiz, o utangaç ve en çok da suçlu gibi oturan gencecik gelinde… Düğününde bile mutlu görünmüyordu.

------------------------------------------------------------

[1] Varlık Dergisi, Ağustos 1937