'Ölüm ne yana düşer usta' filminin yönetmeni Gül Büyükbeşe: Bizim öfkemiz her zaman üretime, dayanışmaya ve direnişe yöneliktir

Türkiye'de yakın tarihte yaşanan katliamların anlatıldığı "Ölüm ne yana düşer usta" isimli belgesel filmin yönetmenliğini yapan Gül Büyükbeşe ile konuştuk. Büyükbeşe, belgesel filmini yaparken hissettiklerini, katliam süreçlerini İleri Haber'e değerlendirdi.



14-10-2019 09:28

Volkan Karadede - @VolkanKaradede

10 Ekim Ankara Gar Katliamı'nın yıl dönümünde, Türkiye yakın tarihinin üç büyük katliamını konu alan  "Ölüm ne yana düşer usta" filminin yönetmeni Gül Büyükbeşe ile konuştuk. Filmin yönetmeni Gül Büyükbeşe ve yapımcısı Sibel Tekin. 

Bu belgesel filmi yapmanın kendileri için zorunluluk olduğunu dile getiren Büyükbeşe, "Özellikle de Türkiye’nin bugün içinden geçtiği karanlık dönemde, bundan diyelim ki 20 yıl sonra dönüp geriye bakacaklar için, bugün üretilen belgelerin sonsuz önemi var. Bugünün belgesini üretmenin bir sorumluluk olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Yıllardır, birçok insanda travma yaratan katliamlar meydana geldi. Bunu yaşayanlar için zaten zor bir şey. Oradan bir şekilde kurtulanlar, yaralananlar, yakınlarını kaybedenler için çok çok zor bir durum. Bu belgeseli hazırlamak da herhalde zor bir şeydir. Siz bu belgesel filmi yapmaya hangi hislerle, nasıl karar verdiniz?

Büyükbeşe: Ben de o gün alanda olan binlerce insandan biriyim. Yani orada üstelikte bombaların patladığı yere yakın mesafede olan insanların yaşadığı travmayı en en derinden anlayan insanlardan biriyim, öyle başlamalıyım. Ama buna ek olarak belgesel sinemacı olduğumu da vurgulamalıyım. Doğal olarak, o travmayı ben de yaşadım, üstelik de uzun süre yaşadım ve itiraf etmeliyim ki, ilk başlarda bu meseleyle ilgili bir film yapabilecek kuvvette hissetmiyordum kendimi. Fakat çok kısa süre sonra çok yakın bir arkadaşım olan Mustafa Ünlü "AHH" belgeselini yaparken ona yardımcı oldum. O gün orada bulunanlar bir anlamda benim doğal çevrem olduğu için Mustafa’ya filmde konuk olacaklar konusunda  önerilerde bulundum. Dolayısıyla kendimi aslında kaçındığım sürecin içinde buluverdim. Ahh Ankara katliamı ile ilgili yapılmış en kapsamlı, en erken ve en iyi filmlerden biridir. Ancak biraz zaman geçtikten, süreç ilerledikten ve resim daha net görülmeye başladıktan sonra yine çok yakınım olan ve kendisi de belgesel üreten Sibel Tekin’le bu işi yapmanın artık bir zorunluluk olduğuna kanaat getirdik. Sonuç olarak Sibel filmin yapımcılığını, ben ise yönetmenliğini üstlendik.

Bu filmi yapmak bir zorunluktu, evet. Ben belgesel sinemacıyım. Bir belgeselci öncelikle belge üretir. Birçok başka tanımının yanı sıra bunu belki de, ilk sırada vurgulamalıyız. Özellikle de, Türkiye’nin bugün içinden geçtiği karanlık dönemde, bundan diyelim ki 20 yıl sonra dönüp geriye bakacak kişiler için, bugün üretilen belgelerin sonsuz önemi olacak. Yani belge üretmeyi geleceğe dönük bir sorumluluk gibi algılıyorum ben. Mesleğimden kaynaklanan bir sorumluluk gibi algılıyorum, siyasi görüşümden, dünya görüşümden kaynaklanan bir sorumluluk gibi algılıyorum ve bu karanlık döneme direnebilmenin de bir yolu olarak da algılıyorum. Dolayısıyla bir anlamda kendini dayattı bu film. 

Dünya görüşüm gereği, ben sonuca değil, sürece bakıyorum. Eğer sadece sonuca bakıyor olsaydık, “10 Ekim’de Ankara’da Gar Meydanında iki bomba birkaç saniye arayla patladı. 103 kişiyi kaybettik.” dedikten sonra susmamız gerekirdi. Çünkü bu sadece görünen sonuç. Ama o gün oraya iki intihar bombacısını taşıyan sürecin ne olduğunu merak etmek süreci idrak etmeyi, yani resmin bütününe bakmayı gerektiriyor...

'BU ÇALIŞMA ÖNÜME BİR GÖREV OLARAK GELDİ'

Bu üç katliam hem Türkiye’nin dış politikasından, hem de Türkiye’de olan bitenden, Türkiye’nin muhalif kesimlerinin yaşadıklarından elbette ayrı düşünülemez. Dolayısıyla filmi de öyle bir tabana oturtmak gerekiyordu. Bu bir ahlaki sorumluluktu aynı zamanda; çünkü artık süreç belirginleşmişti ve biz resmi görüp yorumlayabilir hale gelmiştik. Mahkeme süreci başlamıştı. Öte yandan mutlaka vurgulamam gereken bir şey var, süreç içinde Ankara Katliamı’nda sevdiklerini kaybeden ailelerle tanıştık, onların sonsuz acılarına ama o acıya eşlik eden dayanışmaya ve dirence tanık olduk. Bu bir belgeselcinin sorumluluğunu misliyle arttıran bir durum. Yani geleceğe belge bırakmak sorumluluğu kadar dayanışmaya, gücümüzün ve becerimizin yettiği şekilde katkıda bulunmak zorunluluğunu da vurgulamam gerekiyor. 

Üçüncü olarak da şunu söylemem gerekiyor; travma sonrası bir yas sürecinden ve sonrasında bir iyileşme sürecinden bahsedilir. Psikologlar buna ne tepki verir bilmiyorum ama, kendi adıma o süreci atlatmanın yolu, biraz da hepimizi yasa boğan o meseleyle ilgili bir ürün oluşturabilmekti. Yani bir anlamda bu film bizim için o yası atlatmanın da bir yoluydu diyebilirim. Sonuç olarak belge bırakmak sorumluluğu, ortaya çıkan ve her gün gelişen dayanışmaya katkıda bulunmak sorumluluğu ve yas sürecini atlatmak çabası.. Hangisi öncelikli olursa olsun, bu film önümüze bir görev olarak geldi. Yapmamak düşünülemezdi. 

Süreçten bahsettiniz, biz sonuca değil sürece bakıyoruz dediniz. 7 Haziran ve 1 Kasım arasındaki bir süreçte çok sayıda insan hayatını kaybetti. O süreçte özellikle siyasi iktidar tarafından, '400 milletvekilini verin bu iş çözülsün' denildi. Birçok şey söylendi, yetkililer gazetecilerin sorularına sırıtarak cep verdi... Bu gibi durumlarda olayın üstünün kapatılması ve sorumluların ortaya çıkmaması oldukça alışılan bir durum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

'ÜÇ KATLİAMI BİRBİRİNDEN AYIRMAMAK GEREKİR'

Büyükbeşe: Gayet iyi biliyoruz ki şiddetin farklı yüzleri var. Şiddet, kendisini tek bir bir biçimde göstermiyor. Örneğin IŞİD neredeyse pornografik diyebileceğimiz bir şiddet sergiliyordu ve hatta bunu seyirlik bir gösteriye dönüştürmüş durumdaydı. Tam bu noktada şunu özellikle vurgulamam gerekiyor, bu üç katliamı birbirinden ayırmamak lazım. 5 Haziran Diyarbakır Katliamı, ardından 20 Temmuz Suruç Katliamı ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamı aynı hücrenin işidir. Bu üç katliama 2016 Ağustos’undaki Gaziantep Düğün Katliamını da eklemek gerekiyor. Diyebilirim k; IŞİD Türkiye yapılanması içindeki ülke içindeki eylemleri üstlenen yegane yapı olan Gaziantep yapılanması, katliamlar boyunca tekniğini mükemmelleştirdi. Gayet doğal olarak tepki uyandırabilecek bu yorumla aslında şunu demeye çalışıyorum, Diyarbakır Katliamı’nda iki bomba bırakıldı meydana; biri bir çay ocağına, diğeri bir çöp kutusuna. Sonucu beş candı, Diyarbakır’da 5 kişiyi kaybettik. Suruç katliamında küçük bir alanda bir canlı bomba kendisini patlattı; 33 canı kaybettik. Ankara’da binlerce kişi henüz kortej oluşmaya başlarken, yani yürüyüş henüz başlamamışken, iki canlı bomba 4 saniye ara ile kendisini patlattı. Ankara’da Işid canlı bomba yeleklerinin içine bilye koymayı akıl etmişti, dolayısıyla daha fazla zarar verecek bir teknik geliştirmişti. 103 yoldaşımız alanda can verdi. Yüzlerce kişi yaralandı, geri dönüşsüz kayıplar yaşandı. Bu Işid şiddeti. Şiddetin görebileceğimiz en kıyıcı örneklerinde biri, belki de birincisi.  

Ekleyerek devam ediyorum; biz mahkeme başlayana kadar ve sonrasında başlayıp devam ederken şiddetin bir başka yüzü ile karşılaştık. Burada öncelikle katliamdan hemen sonra getirilen gizlilik kararlarından söz etmek lazım. Her üç katliamda da alınan gizlilik kararlarıyla, avukat arkadaşlarımızın bu sürecin peşini kovalamalarının önüne engel getirildi. Şunu da ekleyebiliriz; eğer Diyarbakır Katliamı’na ilişkin soruşturma doğru düzgün yapılsaydı Suruç Katliamı olmayabilirdi. Ama şurası kesin ki, Suruç Katliamı’nın hemen ardından soruşturma derinleştirilebilseydi, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı olamayacaktı. Getirilen gizlilik kararları avukat arkadaşlarımızın sürece vakıf olmalarını, dolayısıyla tehlikeyi önceden fark ederek soruşturmaları yönlendirebilmelerini engelledi. Çünkü dosyalar onlardan kaçırıldı. 

Şunu da biliyoruz, 14 Eylül 2015 tarihli Ankara Emniyeti’ne gelmiş ve neredeyse Gar katliamını tarif eden hatta bombacıların neredeyse isimlerini söyleyen bir istihbarat var ve ciddiye alınmamış bir istihbarat bu. Suruç’ta kendisini patlatan canlı bomba ile Ankara’da kendisini patlatan canlı bomba kardeş, biliyorsunuz; Alagöz kardeşler. Bu iki canlı bomba “terör nitelikli aranan şahıs” olarak emniyetin kayıtlarında bulunuyor. Bütün bu gayet tartışmalı noktalara ek olarak; Gaziantep yapılanmasının başındaki isimler, 2012'den beri teknik takip altındalar. 85 kez savcılık tarafından teknik takip kararı verilmiş, yıllarca teknik takip yapılmış koca bir dosyadan bahsediyoruz; bu insanların nerede yaşadıkları biliniyor, ne işle iştigal ettikleri biliniyor, hücre evleri biliniyor, nereyi depo olarak kullandıkları ve bu canlı bomba yeleklerini nerede tuttukları biliniyor. İşte bütün bunu bilenler Ankara Katliamı mahkemesi boyunca yargı önüne getirilmedi. 

Diyarbakır ve Suruç Katliamı mahkemelerinde kamu görevlileri yargılandı. Bu yargılamalar asıl dosyalarla birleştirilmedi ve yargılanan kişiler gerçekten çok komik cezalarla bu süreçten kurtuldular. Biz Ankara’da bundan bile mahrum kaldık.

Şiddet derken, şiddetin değişik yüzleri var derken, biraz da bunu kastediyorum. Bana kalırsa bu da bir tür şiddet. Aileler açısından, o travmanın içinden sağ çıkmaya kalanlar açısından, biz arda kalanlar açısından, bu da şiddetin bir türü. 

Konu aldığınız katliamlardaki en önemli ortak nokta, katledilen insanların hepsinin barış istiyor olması. Fakat her ne kadar barış istense de; siyasi iktidar, bir şekilde sıkıştığı dönemlerde ya içe dönük katliamlarla ayakta durmaya çalıştı ya da dışa dönük operasyonlar yapmaya başladı. Bunlardan bir tanesini de şu anda yaşıyoruz: Kuzey Suriye'deki operasyon. Siz bu operasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyükbeşe: 18 yıllık süreç boyunca, benimsenen dış politikaya bir bakalım; stratejik derinlikten, değerli yalnızlığa, Şam'da namaz kılmaktan, Neo Osmanlı hayallere kadar birçok eşik ve tavırdan geçerek en sonunda beka sorununa kadar geldik. Şahsen güvenli bölge tartışmasının, iç politikada da, dış politikada da bir koz olarak önümüze çıkartıldığını düşünüyorum. “Bir gece ansızın girebiliriz” diye özetleyebileceğimiz durumun ne zaman olacağının belirsizliği hepimizi meşgul etmeye devam ediyordu ve kabul etmeliyiz ki iktidar açısından gayet kullanışlı bir söylem idi.

Size bir açıdan katılıyorum; sınır ötesi bu harekat, iktidarın iç politikada gayet sıkıştığı bir dönemde neredeyse kaçınılmaz bir hamle olarak ortaya çıktı. Ben bu güvenli bölge meselesinin asıl olarak bir demografik değişiklik yaratma amacı güttüğünü düşünüyorum. Türkiye içindeki Suriye'li mültecilerin durumu, bölgedeki etnik kimlikler ve dini mezhepler açısından bakıldığında bunun böyle olma olasılığı çok yüksek görünüyor. Belli ki; güvenli bölge olarak tabir edilen ve sınırları hayli belirsiz olan bölgenin , Kürt nüfusundan arındırılması öngörülüyor. Tablo böyle şekilleniyor.

Tam buraya gelmişken şunu vurgulamak gerektiğini düşünüyorum, AKP iktidarının zaten can çekişmekte olan çözüm sürecinden vazgeçtikten sonra, o karanlık 2015 yılının 22 Temmuz’unda, Ceylanpınar'da 2 polisin öldürülmesinin ardından çözüm süreci resmen bitirildi. Parantez açarak o davayla ilgili hiç bir tutuklu sanık kalmadığını da vurgulamak gerekiyor. O noktadan sonra, yani “çözüm sürecinin” lafının bile kalmadığı andan sonrası için artık çözüm politikalarından değil güvenlik politikalarından bahsedebiliriz. Temel vurgunun “güvenlik politikalarında” olduğunu söyleyebiliriz.  

Burada sanırım biraz da şuraya değinmek gerekir; neoliberal devlet, sanılanın aksine küçülmüş bir devlet değil. Neoliberal devlet, geniş kitlelerin mülksüzleşmesi yoluyla sermaye sınıfını palazlandıran bir devlet ama devletin iç mimarisinde de bir değişiklik yapmış bir devlet. Kapitalist dünyada neoliberal politikaları uygulayan hemen bütün ülkelerde bunu gördük aslında. Bir kere sosyal devlet paradigmasından tümüyle vazgeçildi.  Sosyal devlet, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin daha geniş olduğu bir yaşam alanını ifade ediyor. İnsanların hak ve özgürlüklerinin daha geniş olduğu durumlarda devletin zor aygıtı küçülür. Ama neoliberal döneme geçildikten sonra rıza mühendisliğinin yetmediği durumlarda, mülksüzleşen kitlelerin olası karşı çıkışlarını bastırmak için devletin zor aygıtı giderek büyüdü. Bu vurgunun gayet önemli olduğunu düşünüyorum. Elbette terör tanımı da her zaman ve gayet muallaktır, siyasi olarak durduğunuz yer neyi terör olarak algıladığınızı tümüyle belirler. Sizin terörist dediklerinize, iktidar “bizim oğlanlar” diyebilir örneğin. Türkiye’de devletin uyguladığı güvenlik politikalarının uçlarını da bu temel saptamalardan ayırarak konuşmak kanımca mümkün değil. 
 
'ISRARLA BARIŞ İSTEMEYE DEVAM EDECEĞİZ'

Konu ısrarla başka konuları çağırıyor. Tam burada kesip başka bir şey söylemek istiyorum. IŞİD'in bir devlet ve  halifelik ilan edip kendisine İslam devleti dediği dönem boyunca, Türkiye gayet iyi biliyoruz ki, bir cihat otobanına dönüştü. Bilgisayarının başında bir şekilde IŞİD'le tanışmış ve sistemle barışamadan Avrupa’da yaşayan Müslüman gençler, Türkiye yoluyla "cihad"a yani savaşa gittiler. Bu insanların hemen hepsi Türkiye'den geçti.

Gaziantep’in “Peşaverleşmesi” meselesi de o dönem çok tartışıldı. Demeye çalıştığım şu, devletin güvenlik aygıtının bütün bu süreç yaşanırken yani IŞİD'a katılmak üzere yüzlerce kadın ve erkek Türkiye karayollarında seyreden otobüsleri doldurmuşken, devletin güvenlik aygıtının bu meseleyle pek de ilgili olmadığını ilerleyen süreç içerisinde gördük. Çünkü, bu insanların bir kısmı Türkiye’ye intihar bombacısı olarak döndü ve biz öldük.

Ama tersine, özellikle şimdiki gibi dış harekatların yaşandığı dönemlerde yani “milli birlik beraberlik” söyleminin yoğunlaştığı, hamasetin neredeyse tek jargon haline geldiği süreçlerde barış diyen herkes kriminalize edildi, suçlulaştırıldı, düşmanlaştırıldı. Afrin Harekatı döneminde de bunu ördük, inadına “barış” diyen arkadaşlarımız gözaltına alındılar, birçoğunun davası hala sürüyor. Çünkü “barış” demek en büyük suçtu. Bugün de aynı süreç yaşanıyor. Ama biz Türkiye'nin soldan bakan muhalifleri, savaşın korkunçluğunu sadece teorik olarak değil sınırlarımızın içinde yaşadıklarımızdan ötürü de bilen, eşitliğe, adalete ve insan onuruna inanan insanlar olarak ısrarla ve ısrarla barış demeye devam edeceğiz.

Belgesel filminizin son kısmında bir öfke konusunu işliyorsunuz. Zaten filmi izleyenler ister istemez öfkeleniyor. Öfkeleniyor, etkileniyor, üzülüyor... Siz bu belgesel filminizi oluştururken, öfkelendiniz mi?

'BELGESEL ÖFKEDEN ÇOK UMUT İÇERİYOR'

Büyükbeşe: Aslında bu saptamanıza bir itirazım var. Ben belgeselin son kısmının öfkeden ziyade umut içerdiğini, umut aşıladığını düşünüyorum. Diyarbakır katliamında iki bacağını da kaybeden Lisa Çalan'ın "Diyarbakır katliamı iki bacağımı aldı, Sur ise ayak izlerimi" demesi ama protez bacaklarıyla halay çekebiliyor olması başlı başına bir umuttur. Lisa şunu söylüyor;  “iki bacağım varsa ve iyisem neden kalkıp halay çekmeyeyim? Ya da Suruç'ta annesini ve abisini kaybeden dünyalar güzeli Sinem Kılıç, Ahmet Telli'nin dizeleriyle "Hangi dağ efkarlıysa oradayız, perişan edilen her şey bizimdir” diyor. Bunlar umut aşılamıyorsa, başka ne umut aşılar bir insana, bilemiyorum. 

Ancak evet, öfke de yadsınamaz bir duygu. Fakat bizim öfkemiz sanılanın aksine şiddet içermez. 

Bizim öfkemiz direncimizi arttırır, dayanışmamızı arttırır. Bizim öfkemiz birbirimizi bulmamızı sağlar ve hepimizin kendi alanında, yaptığı işi iyi yapmak için gayret göstermesine neden olur.  Benim öfkem, beni bu filmi yapmaya yöneltti. Ya da Sibel'in öfkesi, filmin yapımcılığını üstlenen canım arkadaşım Sibel Tekin'in öfkesi, onu bu filmi yapmaya yöneltti. 
Bizim öfkemiz, şiddet üretmez. Bizim öfkemiz, yakıcı değildir. Bizim öfkemiz yıkıcı değildir. Bizim öfkemiz her zaman üretime, dayanışmaya ve direnişe yöneliktir. Son sözüm bu olsun.