Mutlaka Okumanız Gereken 10 Sinema Kitabı

Sinema Kolektifi'nin sinema severler için hazırladığı, mutlaka okumanız gereken 10 sinema kitabını sizlerle paylaşıyoruz.



02-09-2018 12:53

Sinema Kolektifi bir sinemaseverin kitaplığında mutlaka bulunması gereken kitaplardan oluşan bir liste yayımladı.

Seçki, ağırlıklı olarak yönetmen sineması ve sinema tarihi üzerine yapılan eserlerden oluşmakta.

Sinema kuramı ve teknikleri üzerine yazılmış kitapları da ayrı bir liste halinde paylaşabileceklerini duyurdu.

1-Türk Sinema Tarihi – Giovanni Scognamillo / Kabalcı Yayınevi

1895’te doğuşundan bu yana sinema dünyanın her yerinde insanları büyüleyen, mesaj veren, ağlatan bir sanat, tiyatronun yanında insanlığa ikinci bir ayna oldu. İşte Scognamillo da sinemanın Türkiye’deki tarihine eğilerek, korunmamış, sahip çıkılmamış, kişisel çabalarla yaşatılmaya çalışılmış bir tarihi okurun / seyircinin gözleri önüne seriyor.

1896’daki ilk sinema gösterilerinden başlayarak, 1990’lara, günümüze kadar gelen belgeler ve görsel malzemeyle destekli, titiz bir arşiv çalışmasına dayanan bir ‘antoloji’ var okuyucunun elinde. Türk sineması üç dönemde ele alınıyor: 1896-1959 arası hazırlık dönemi, 1960-1986 arası siyasal ve toplumsal çalkantıların sineması ve 1987-1997 arası yani entellektüel filmlerin, Türk sineması diriliyor mu sorusunun gündeme geldiği döneme kadar. Scognamillo’nun çalışmasını gerçek bir tarih kitabına yaklaştıran en önemli özelliği ise nesnelliği. Yazar, her dönemin ticari ve sanatsal ürünlerini, olumlu ve olumsuz örneklerini yanyana getiren bir yaklaşımla ülke sinemasının bütününe bakıyor. Sonuçta Türk Sineması Tarihi, sinemanın bugününü anlamak için geçmişi ele alan, geçmişten koparmadan değerlendiren ‘hakiki’ bir antoloji oluyor.

Scognamillo kimi zaman sözü dönemin sinemayla ilgilenen yazarlarına bırakarak, okuyucuya gerçek izlenimler de sunuyor. Türk sinemasının, ilk sinematograf’tan günümüze kadar gelişiminin izlendiği bu ‘tarih’ kitabında aynı zamanda bir ülkenin panaromasını bulacaksınız. Her sinema / tarih meraklısının her okuyucu / seyircinin kütüphanesinde bulunması gereken önemli bir çalışma.

2-Işıkla Karanlık Arasında – Lütfi Ö. Akad / İletişim yayınları

“Sinema işine girmeyi hiç ama hiç düşünmemiştim, böyle bir iş de yoktu aslında. Sinemayı tiyatrocular ek bir iş olarak yapıyorlardı. Diyeceğim meslek değildi. Aslına bakılırsa hiçbir zaman da meslek olmamıştır. Olsa olsa bir tutkudur sinema. Akıllı uslu insan işi değildir; tutkulu insan işidir.”

Işıkla Karanlık Arasında Türkiye sinemasının “ustasız ustası” Lütfi Ö. Akad’ın anıları, aynı zamanda sinemaya duyulan tutkunun kitabı… Akad’ın yapım yönetmenliği ile adım attığı sinema dünyasında yavaş yavaş sinemanın büyüsüne kapılışı, ilk filmi, “görerek – duyarak – okuyarak” değil deneyerek öğrenme süreci, Türkiye’nin dört bir yanında kurulan setler, oyuncu seçimleri, Halide Edip Adıvar, Orhan Kemal, Vedat Türkali, Yaşar Kemal, Selim İleri gibi edebiyatçılarla yürütülen senaryo çalışmaları, ülke sinemasının ahvali, genç sinemacılara verilen usta bir el ve bir yandan devam eden hayat…

Akad, sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, yarattığı özgün sinema dilini de tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Sadri Alışık’tan Hülya Koçyiğit’e, Türkan Şoray’dan İzzet Günay’a, Yılmaz Güney’den Fatma Girik’e Türkiye sinemasının usta oyuncularının beyaz perdeyle yeni yeni tanıştıkları ana şahit olurken, bir sinemanın doğuşuna doğrudan tanık olacaksınız.

Işıkla Karanlık Arasında sinemaseverler için bir başucu kitabı niteliğinde…

3-Çağını Sorgulayan Sinema – Ali Gevgilili / Bağlam Yayınları

Başlangıcından bu yana Sinema sanatının gelişim Öyküsü ve tüm dönemlerin en Güzel filmleri

Sinema, yirminci yüzyılın sanatı…

Daha yüzyıl başlamadan teknolojik bir buluş olarak ortaya çıkan sinemadan, birkaç on yıl içinde yepyeni bir yaratıcılar kuşağı, sanatların insan yığınlarına en geniş ölçüde ulaşanını yarattılar.

Ali Gevgilili, Çağını Sorgulayan Sinema’da sessiz ve sesli sinema dönemlerinde sinema sanatının varoluş öyküsünü anlatıyor. Yapıtın ilk bölümünde sinemanın öncü dev yönetmenlerinin, amacı insanı ve toplumu anlatmak olan sinemaya neleri, nasıl getirdikleri sergileniyor. Tüm dönemlerin en güzel filmleri seçilen yapıtlarla onların büyük yönetmenlerinin birer birer çözümlemeleri yapılıyor.

Yapıtın ikinci bölümünde ise, bu kez tarih yabancılaşma, devrim, faşizm, sosyal devlet, kültür emperyalizmi ya da çağdaş insanın durumu gibi temel sorunlar üstünde, en seçkin çağdaş filmler aracılığıyla sosyal bilimler açısından genel değerlendirmelere yöneliniyor.

İlk ve ikinci bölümler böylece Çağını Sorgulayan Sinema üstünde odaklaşan bir sinema sosyolojisi araştırmasında bütünleşiyor…

4-Sinema ve Devrim – James Roy Mabean / Kabalcı Yayınevi

“Popüler sinemanın dışında kalan, kalmak isteyen, “derdi olan” filmciler, oyuncular, devrimci örgütler muhatabımız. Godard adıyla maruf sinemacının kayıp diye yaftalanan, ama Gorin ve Dziga Vertov Grubuyla belki de en verimli, keşiflere ve deneylere açık on yılının öyküsü bu kitap. Ve gözden kaçan, müstehzi bir gülümsemeyle es geçilen diğerlerinin. Belki de adını ilk kez duyduğumuz filmlerin eleştirel, yaklaşmakta olan siyasi ve kültürel devrime katkı anlamında bir okuması… Ona Dair Bildiğim İki-Üç Şey, Çinli Kız, Amerikan Malı, Hafta Sonu, Bilmenin Tadı, Bir Artı Bir [Şeytana Sempati], İngiliz Sesleri [Mao’da Buluşalım], Doğu Rüzgârı, Gerçek, İtalya’da Mücadele, Vladimir ve Rosa, Her Şey Yolunda, Jane’e Mektup, Fırınların Saati, Buz, XIV. Louis’nin İktidara Gelişi, Kader ve Acıma, İşçi Sınıfı Cennete Gider ve diğerleri…

İşte kitabımız her biri 68 Mayısının Büyük Başkaldırışı etrafında tarihlenen enternasyonel ve militan bu filmlerin, gerek siyasi bir dönüşüm gerek yeni bir sinemasal dil için, gerek burjuva kültürüne karşı-bir-kültür yaratmak gerekse de Marksist film eleştirisi için kuramsal bir laboratuar olmak adına mücadele eden filmlerin kendilerini anlatışıdır. Ve son söz kendini adamış yazarımız MacBean’den gelir:“Benim için film eleştirisi yazmak, hâkim sınıfın ideolojisiyle sinemada işlediği yerde ve zamanda savaşmak ve sınıf mücadelesini yazılarına taşımak anlamına gelmiştir … ‘sınıf mücadelesini kendi yaşamınıza taşıyın’ ifadesi, herkesin hemen bir fabrika işçisi olması gerektiği anlamına gelmez; ama herkes durup bir etrafına bakmalı ve erkeklerle, kadınlarla ve şeylerle olan gündelik ilişkilerinde bazen açık, ancak çoğunlukla gizli olarak işleyen sınıf mücadelesini analiz etmelidir. Ve elbette bu analize bir kez girişildiğinde tercih yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalırız.

İlk soru basitçe şudur: Sömürücülerin ve baskıcıların tarafını mı tutacağız, yoksa devrimci özgürlük mücadelesine mi katılacağız? İkinci soru ise daha zordur: Peki devrimci özgürlük mücadelesinin başarısı için ne yapacağız? … Elinizdeki kitap, benim devrimci özgürlük mücadelesine kendimi adamam ve mücadelenin bütün cepheler, hatta film eleştirisine bile taşınmasının gerekliliğine dair artan inancımla şekillenmiştir.”

5-Büyülü Fener – Ingmar Bergman / Agora Kitaplığı

“Filmlerimdeki ritim masa başında senaryodan doğar, kamera karşısında da yaşamaya başlar. Her tür doğaçlama bana yabancıdır. Eğer çabuk karar vermeye zorlanırsam ter içinde kalır ve korkudan kaskatı kesilirim. Film çekimi benim için ayrıntılı planlanmış bir yanılsamadır; yaşadıkça bana daha da aldatıcı görünen bir gerçeğin yanılsaması.

“Film, belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı Tarkovski sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. O, düşsel mekânlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki! Düşlerini bütün iletişim araçlarının en zoru, ama bir anlamda en isteklisi aracılığıyla görünür kılabilen bir gözlemcidir. Ben, bütün hayatım boyunca onun büyük bir doğallıkla dolaştığı kapıları yumrukladım durdum. Ama bu kapılardan içeri ancak birkaç kez süzülmeyi başarabildim….”

6-Ken Loach ve Filmleri Hangi Taraftasınız? – Anthony Hayward / Agora Kitaplığı

“Her zamanki tarzına bağlı kalarak, senaryoyu bize parça parça, sürprizlerini kendine saklayarak ve ancak o anki rolümüz için gerekli kısmını vererek dağıtıyordu. Onun beklediği oyunculuk tarzı, her ayrıntıda ‘gerçek hayat’taki gibi oynamamızdı. Bir sözleşmemiz vardı, kaç gün çalışacağımızı aşağı yukarı biliyorduk. Ama ben başıma neler geleceğini bilmiyorum. Ölecek miyim, yoksa siperleri bırakıp buradan çekip gidecek miyim, haberim yok. Mirambel’de büyük bir çarpışma yaşadık, hepimiz içimizden birilerinin öleceğini biliyorduk, çünkü savaştaydık ve etrafımızda silahlar atılıyor, bombalar patlıyordu. Ve herkes çok korkuyordu, öleceğim diye. Çünkü kimse ölmek istemiyordu. Ölmek demek, filmden ayrılmak demekti.

Ken Loach bizi öyle bir etkiyle sarıp sarmalamıştı, hepimizde öyle bir yoldaşlık bağı yaratmıştı, ki, kimse, ‘Filmden ayrılmak istemiyorum,’ demiyordu.

‘Ölmek istemiyorum!’du, herkesin ağzındaki söz.”

(Iciar Bollain, Ülke ve Özgürlük filminin baş oyuncularından)

7-Godard Godard’ı Anlatıyor – Jean-Luc Godard / Metis Kitap

Kışkırtan veya heyecanlandıran, kızdıran veya sevdiren, ama ille de etkileyen yönetmen Jean-Luc Godard bir dâhi mi, yoksa bir deli mi? Bu kitapta bir araya getirilen söyleşiler, düşüncesine ve ahlakına şaşılacak ölçüde sadık kalmış ve zamana uymadığı dönemlerde önüne geçmiş bir kişiliği açığa çıkarıyor. Tutkulu, çocuk ruhlu, konuşmayı çok seven, çevresini kışkırtmadıkça iletişim eksikliği çeken ve tek başına yaratmaktan hoşlanmayan bir yaratıcı. Godard’ı sevmemek nasıl bir şey acaba?

8-Mühürlenmiş Zaman – Andrey Tarkovski / Agora Kitaplığı

“Koca bir evreni içinde taşıyan insan: işte benim tek ilgi odağım. Zira hayat, her zaman hayal gücümüzden daha zengindir. Bu yüzden gerçek bir sanatçı, ancak kendisi açısından hayati bir zorunluluksa yaratma hakkına sahiptir.

“Ben de sinema sanatıyla seyirciye, hayatın gerçek akışını neredeyse hiç bozmadan aktarma yeteneğini taşımak istiyordum. Sinema sanatının gerçek ‘şiirsel’ özü burada yatar. Benim ‘kurgu sineması’nı reddetmemin sebebi, seyircinin perdede gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştarmasına imkân tanımamasıdır.

“Biz sanatçıların taşıdığı tek sorumluluk, kendi yapıtlarımızın düzeyini yükseltmektir. Nitekim ben de kendi filmlerimde hep, birlikte yaşadıkları insanlara bağlı olmalarına, yani özgür olmamalarına rağmen ‘içlerindeki’ özgürlüğü korumasını bilen insanları anlatmak istemişimdir.” (Arka Kapak)

9- Haneke Haneke’yi Anlatıyor – Michael Cieutat, Philippe Rouver / Everest Yayınları

Haneke sineması başından beri, hayatın can acıtan yanlarını didikliyor, kazıyor, kaşıyor, seyircisinin huzurunu kaçırıyor ve onu, kesin diye bildiklerini gözden geçirmeye davet ediyor. Philippe Rouyer ve Michel Cieutat tarafından Paris ve Viyana’da iki yıla yayılan zaman zarfında yapılmış elli küsur saatlik bu söyleşide usta yönetmen Haneke kendini berraklık ve içtenlikle ifade ediyor. Haneke, Haneke’yi Anlatıyor büyük bir yönetmenin insan ve yaratıcı olarak tam bir portresini çizmeyi başarıyor.

“Juliette Binoche, Isabelle Huppert, Daniel Auteuil, Jean-Louis Trintignant, Ulrich Mühe, Naomi Watts gibi dünyaca ünlü yıldız oyuncuların yer aldığı on bir uzun metraj… Sayısız uluslararası ödül, biri 2009’da Beyaz Bant’la diğeri 2012’de Aşk’la iki Altın Palmiye… Haneke’yi diğerlerinden ayıran, takıntılarını polisiyeden trajediye bambaşka tarzların dünyalarında eritme ve her birinde kendi üslubunu eşsiz bir şekilde koruma özelliği. Beyaz Bant’ın küçük Alman köyüne de, Piyano Öğretmeni’nin günümüz Viyana’sına da ya da Ölümcül Oyunlar’ın (ABD) hayali Amerika’sına da aynı gözle bakıyor; sanatı gerçeklikle baş etmenin tek yolu olarak gören sanatçının endişeli bakışıyla.”

10-Kurbağa Yağı Satıcısı – Akira Kurosawa / Agora Kitaplığı

Akira Kurosawa Raşomon, Yedi Samuray, Ran, Kagemuşa ve Düşler adlı filmleriyle 20. yüzyılın dev sinemacıları arasında eşsiz bir yere sahip olan ve kamerasını her zaman ‘insanlığın büyük serüveni’ne çeviren nadir yönetmenlerden.

Kendisinin ‘otobiyografi gibi bir şey’ diye nitelediği bu kitabındaysa, hayatının başlıca dönüm noktalarını, onu sinemanın büyülü evrenine sokan ağabeyiyle ilişkisini, ilk ustası bildiği Yamomoto’dan öğrendiklerini, kurbağanın ayna kaplı bir kutuya konduğunda kendi görüntüsünü değişik açılardan seyrederken hayretler içinde salgıladığı sıvının 3,721 gün bir söğüt dalıyla karıştırılarak kaynatılmasıyla elde edilen ‘harika iksir’ kıvamında diye tanımladığı sinemasını bir masal tadında anlatıyor…

İkinci Dünya Savaşı’nı kaybedeceğini anlayan bir ulusun, toplu harakiriyle ‘Yüz Milyonun Onurlu Ölümü’ne hazırlandığı bir ülkede büyüyüp, Ağustos’ta Rapsodi gibi hümanizm başyapıtları çıkartan bir yönetmenin hikâyesi…