Murat Uyurkulak | Onlara büyük bir hikâye borçluyuz

Suruç’ta, Ankara’da ve daha nice menzillerde düşen yoldaşlarımıza, canlarımıza, iki gözümüzün çiçeklerine o hikâyeyi borçluyuz. Yazacağız da!  



10-10-2020 02:37

Murat Uyurkulak

Pandemiden hemen önce, bundan yedi-sekiz ay önce gittim Ankara’ya. Garın kapısından çıktık. Kapının üzerine koca bir Türkiye bayrağı asılmış. Ulus’a gideceğiz, taksi çevirmek için yürüdük. Sevgilim gösterdi. “Bak,” dedi, “10 Ekim anıtı!” Göremedim önce, “10 Ekim ve anıt” deyince Ilgın, büyük bir şey bekliyorum. Değil. İki metre boyunda, bir metre eninde, neredeyse bir mukavva... Siyah... “Barış” yazılmış altına, hemen üstünde mahzun bir güvercin ve fotoğraflar, fotoğraflar, fotoğraflar... Artık olmayanların, barış ve özgürlük çığlıkları sonsuza kadar sinesinde kalanların, bırakılanların fotoğrafları! Dev bayrağa kıyasla küçücük bir anıt. Nasıl manidar, nasıl kederli, nasıl öfkelendirici! Çok geçmedi, onların da üzerine sprey boyayla ay yıldız çizdiler zaten. Haberi gördüğümde bir stat dolusu kötülüğün ıslıkları yankılandı kulaklarımda. Dayanılır gibi değildi, değil, ama dayanıyoruz, dayanacağız işte, ne yapalım!

103 can... 103 hayat... 103!

Neydi suçları?

IŞİD barbarlığına karşı canları ve toprakları için savaşan halkları savunmak mı?

Barış istemek mi, demokrasi istemek mi, özgürlük istemek mi?

Barajları yıkıp ceberrut bir iktidarın çarkına altı milyon oyla çomak sokmak mı?

“Vardık, varız, var olacağız” demek mi?

Hepsi! Hepsi! 

Affedilmez, göz yumulmaz, büyük kabahatlerdi bunlar!

Yalanın, talanın, zulmün karşısında, müsebbibperinin gözünün ta içine dikilen bakışlardı. 

103 can için son bakışlar...

Suruç’ta katledilen 33 düş yolcusunun yanı başında, bir katliam ve yağma tarihinin tam ortasında, daha niceleri gibi yerlerini aldılar.

Keşke şimdi bir öte dünyada, göklerin en nadide yerinde, el ele, omuz omuza bizi izlediklerine, bizim için dua ettiklerine, bize aşkla, isyanla, onurla alev alev yanan nefeslerini gönderdiklerine inanabilsem. 

İnansam da biraz teskin olabilsem. 

Ama işte, vay gidene, vay!

Öfke dediğin, acı dediğin, hem diriltici hem çürütücü olabiliyor. 

Bazen boğazına diziliyor kelimeler, yutkunmak istiyorsun, yutkunamıyorsun, öylece çürüyüp gidiyorlar hançerende. 

Bağırmak istiyorsun, bağıramıyorsun, çığlık çürüyor, mazi, bugün, gelecek, hepsi...

Delirecek gibi oluyorsun gaddarlığın, riyakârlığın, insan bildiklerinin vahşeti karşısında, ama işte, delirmemek lazım. 

Çürümeden çıkarmak lazım o kelimeleri, art arda dizmek, pırıl pırıl, dirençli, yepyeni cümleler kurmak... 

Çığlıkları çoğul bir sanata, bir iradeye, bir akla dönüştürmek... İlmek ilmek, adım adım, sabırla, mahirane, dev bir hikâye yazmak...

Suruç’ta, Ankara’da ve daha nice menzillerde düşen yoldaşlarımıza, canlarımıza, iki gözümüzün çiçeklerine o hikâyeyi borçluyuz.

Yazacağız da!