Muhafazakâr mahallelerden iktidara, bir uzun yürüyüş

“Hemşehricilikle sıra sıra gecekondulardan büyük apartman dairelerine, cemaatlere, tarikatlara ve hatta mahallenin egemenliğini almaktan memleket iktidarını almaya muhafazakârlığın içinde yaşadığımız toplumsal dönüşümde önemli bir saç ayağı olduğunu kabul etmek gerekiyor.”



05-05-2019 00:24

Şilan Geçgel

Tarihsel ağırlık noktaları olan siyasi gelişmeler kadar gündelik hayatı etkileyen görece daha az etkili birçok mesele de siyasetten sanata, sanattan edebiyata hayatımızı doğrudan etkilemeye devam ediyor.

Salt toplumsal değişimler değil; bunlara bağlı mekânsal, sosyolojik, politik değişimler de memleketin tarihsel hafızasında kendilerine yer edinmekte.

Uzun zamandır akademi alanına yapılan sert saldırıların, nitelikli eğitimi etkilediği kadar akademik üretimi de doğrudan etkilediğini söylemek mümkün. Kopyala yapıştır tezlerden, “hane üyeleri arasında” ve elden ele dağıtılan makamlara, “memleket akademisinin” memleketinin reel halinin küçük bir kopyasına dönüşmüş olması şaşırtıcı olmasa gerek.

Gelinen noktada birçok nedenle akademik kurumlar bilimsel, özgün, “sakıncalı” akademik üretim yapmanın kıyısından dahi geçememekte.

Bugün bize hem meselenin bu halini düşündüren hem de bu eksikliğe merhem olabilecek bir kitaptan, bir akademik üretim sürecinden bahsedeceğiz.

Sosyolog İrfan Özet’in muhafazakâr mahallelerden yola çıkarak iktidara varan çok dolambaçlı yolları ve dönüşen habitusu yazdığı Fatih Başakşehir kitabından… Esasında Sosyolog Özet’in doktora tezi olan bu çalışma daha sonra kitaplaştırılmış.

Fatih Başakşehir- Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus, İletişim Yayınları etiketiyle geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini aldı.

Fatih - Başakşehir, esasında iki semt üzerinden muhafazakâr mahallelerin genel durumunu ele alıyor gibi görünse de tablo kitaba adını veren sınırın çok ilerisinde. Sosyolog İrfan Özet, Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşümün en temel ayaklarından birinden, yani en küçük birimi olan mahallelerden başlamış anlatmaya. Kitabın kilit noktası ise dindar muhafazakâr yoksullar ve zenginler arasındaki çelişki.

Toplumsal dönüşümün kuşkusuz uğrak noktalarından olan mahalleler, kitapta görüşlerine yer verilen görüşmecilerin aktarımı ve yazarın toparlayıcılığıyla okura çok önemli ipuçları sunuyor.

İrfan Özet, kitabı boyunca iki ana nokta arasındaki tek başlıklı bir kıyaslama değil, çok başlıklı ve çok detaylı derin bir kıyaslama içerisine giriyor.

Fatih Başakşehir kitabı birbiriyle bağlantılı 5 temel bölümden oluşuyor. Yazar İrfan Özet, kitabın ilk bölümünde araştırmasının amacını, yöntemini ve süreç yönetimini anlatarak okura bir giriş metni sunuyor. Kitabın bütünlüğünü kavrama açısından bahsi geçen giriş metninin epey açıklayıcı olduğunu söylemek mümkün.

Kitapta sıkça karşımıza çıkacak temel kavramlardan habitus ise kitapta kendine şöyle yer buluyor:

“Habitus, bireylerin sosyalleşme süreciyle belirli bir şekilde dünyayı görmelerine yol açan eğilim ve yatkınlıklardır. Bireysel karakter ya da ahlaktan ziyade sosyal yapıları meşrulaştıran ve yeniden üreten kültürel – sınıfsal koşullara işaret eder…”

“Sınıf habitusu bize sosyal kapanma pratiklerinin sınıfsal boyutlarını yakalama imkânı verir.”

İrfan Özet İslami habitus’un gündelik hayata, beklenti ve isteklere yansıyan eğilimlere nasıl dönüştüğünü ele alırken, ekonomik rasyonaliteye de göz ardı etmiyor. Ekonomik rasyonalite esas alınarak bu eğilimler, kentte tutunma ve “yükselme” mücadelesi gibi temel başlıklarda irdeleniyor.

Kitabın ikinci bölümü; mekânsal temsillerden, sosyal sermaye ağlarına, hatta Milli Görüş Hareketi’ne değin uzanıyor. Dini ağlar, iktisadi ağlar, gençlik hareketi derken kitabın şaşırtıcı verilerle dolu kısmına ikinci bölümle kapı aralanmış oluyor.

Kitabın üçüncü bölümünde aralanmış olan kapıyı tamamen açan yazar, Fatih diyerek söze başlıyor.

Fatih’te oluşan muhafazakârlığın kökenlerine baktığımızda ekonomik kaygıları ve kırdan kente fazlaca göçü görmemiz mümkün. Özellikle 1930’lu yıllarda Fatih’te endüstriyel kuruluşların inşası sonrasında günden güne artan fabrikalaşma süreci, daha fazla işçiyi ve daha fazla göç ihtiyacını ortaya çıkarıyor.

Taşra muhafazakârlığının Fatih’e yerleşmesiyle o bölgede yaşayan gayrimüslimler ve orta sınıf bölgeyi yavaş yavaş terk ediyor, etkileri bugüne uzanan taşra muhafazakârlığı Fatih’te yerleşik bir hal alıyor. Kırdan kente göçte en önemli güvence ise o yerelliğe daha önce göç eden köylülerin varlığı.

Hemşehricilikle başlayan süreç cemaatler ve tarikatlar üzerinden bağ kurulan bir dengeye doğru hızla ilerlerken, kırdan kente yapılan göç sadece insanları değil, taşra muhafazakârlığı ve camileri de beraberinde getiriyor.

Mahallelerine yapılan camilerin muhafazakârlar için neden önemli olduğuna dair ise kitaptan şöyle bir anekdot ile devam edelim:

“Mahalle camileri, çoğu defa yeni gelenlerini özümsemenin ve bütünleştirmenin merkezi oldu. Böylece yeni gelenlerin hem maddi hem de psikolojik ihtiyaçları mahalle içerisinde karşılanmış oldu.”

Mahallede inşa edilen camilerin kırdan kente göç edenler tarafından bir aidiyet merkezi olarak kabul edildiği fikri ise aklımızdan kuşkusuz geçecektir.

Bireysel inisiyatifler, iktidarın mahalle temsilciliğine dönüşen STK’leri, dini grup ağları ve cemaatler derken nihayetinde söz bir türlü o mahallede evi olsa dahi “ev sahibi olamayan” ve hep misafir muamelesi gören muhafazakâr mahallenin “istenmeyenlerine” geliyor. Kürtler, Romanlar, mülteciler, gayrimüslimler…

Yaşanan savaş ve çatışmalardan olumsuz etkilenen Kürt yoksulları, zorunlu göç sebebiyle kırdan kente göç ederken elbette yaşama tutunabilecekleri daha ekonomik yerlere yerleşme eğilimi gösteriyorlar. Kiraların görece daha az, taşra muhafazakârlığının ise daha çok olduğu Fatih, bu sebeple kırdan kente göçün sınıfsal açıdan da en mümkün duraklarından olageliyor.

Romanlarla ilgili olarak ise temel dışlama argümanının “korku siyaseti” etrafında belirlendiğini söylemek mümkün. Romanlardan bahsederken Sulukule’deki kentsel dönüşümden de bahseden yazar:

“Romanlar ise peyderpey Sulukule’yi boşaltıp kent merkezinin dışındaki alanlarda kendilerine sunulan konutlara yerleşmeye başlamışlardır. Dolayısıyla proje, başlangıç evresinde ‘İslami soylulaştırma’ imgesi adına işlev görmekteydi. Sulukule’de yerleşik Roman nüfus, ‘muhafazakâr toplum mühendisliğiyle’, yüzlerce yıllık yaşam alanlarından uzaklaştırılıyordu.” diyor.

Uyuşturucu satmakla itham edilen Kürtler, kendilerinden alt seviyede buldukları ve bu sebeple denk olmadıklarını düşündükleri Romanlar - mülteciler, aynı dinden olmadıkları için hep şüpheyle baktıkları gayrimüslimler derken muhafazakâr mahallenin bir çeşit iktidar çatışmasına tanık olacağız.

Mahalledeki bu tür hassasiyetleri ve somut durum tahlilini memleketten ayrı düşünmek ise neredeyse imkânsız.

Gelinen noktada mevcut siyasi iktidarın geçmişte “ din kardeşliği” diyerek yükselttiği toplumsal uzlaşı, iktidarın alınmasından sonra başka bir boyut kazanmış durumda. Başta daha kapsayıcı olan merkezi siyasi dil günden güne sınırları belli, baskılayıcı ve bir üst kimlikçiliği de içeren bir hal aldı. Fatih başlığında görüş bildiren birçok muhafazakâr görüşmecinin dilinde, üslubunda ve anlattıklarında merkezi siyasi söylemlerin çok da uzağında olmayan bir kibri ve üst kimlikçiliği görmek mümkün. Bu toplumsal dönüşümü memleketin içinden geçtiği son 25 yılla açıklamamak ise eksikli olur.

Yoksul, dindar muhafazakâr Fatih bir yanda, zengin muhafazakârların Başakşehir’i öte yanda…

İki muhafazakâr doku arasındaki sınıfsal ayrım bu konuda fikir beyan eden görüşmeciler sayesinde iyice berraklaşıyor.

“Dava adamlarının” yoksul ve muhafazakâr Fatih’i, merkezi siyasi iktidarın değişimi karşısında tek vücut ve değişime direnen bir imaj çizse de az ötedeki Başakşehir’in merkezi siyasi iktidarın değişimi karşısında daha az kavgacı olacağını hissetmek mümkün.

Fatih’te dayanışma ağları, dernekler, cemaatler aracılığıyla el ele, göz göze ve bizzat insana temas ederek yapılan yardım kampanyalarının aksine, elin ele- gözün göze değmediği ve yardım edilen insan fotoğraflarıyla vicdanını rahatlatan zengin muhafazakârlığın arasındaki uçurum okuru şaşırtacak görünüyor.

Taşranın görece sıcak ve insana değen yanının aksine, kentli kimliğin sınıfsal olarak üstte olanla buluştuğu, sınırları ve mesafeleri belli olan Başakşehir örneği yakıcı bir model olarak önümüzde duruyor.

Hemşehricilikle sıra sıra gecekondulardan büyük apartman dairelerine, cemaatlere, tarikatlara ve hatta mahallenin egemenliğini almaktan memleket iktidarını almaya muhafazakârlığın içinde yaşadığımız toplumsal dönüşümde önemli bir saç ayağı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Asıl ayrımın dindar muhafazakârlık - sekülerlik ayrımı değil, sınıfsal bir ayrım olduğu gerçeğini görerek hem mahallede egemenliği, hem memlekette egemenliği derin derin düşündürecek bir çalışma kaleme almış İrfan Özet. Bu tip kitaplara açlığı ve merakı olan okurun dikkatinden kaçmayacaktır.

KÜNYE: İrfan Özet, Fatih Başakşehir Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus, İletişim Yayınları, 2019, 354 sayfa.