Müge İplikçi: 'Gölgelerin içinde kaybolmuş bir toplumuz'

Eserlerinde yakın dönem toplumsal olaylarının izlerini okura sıklıkla duyuran Müge İplikçi’nin son romanı Sil Baştan geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Romanın baş kahramanı Nebiye, kendinden gayrı herkese takacak bir kulp bulan, temizlik takıntılı bir edebiyat öğretmeni. Başta uzaylı dediği gençler olmak üzere neredeyse herkesle ve yaşamın her dönemiyle kavgalı Nebiye’nin olur olmaz yerde gördüğü başının belası toz, sonunda onu kapladığı gibi 10 Ekim Ankara Katliamı merkezinde toplumsal belleğimize kazınan acıların da tozuna karışıyor.   



30-06-2019 02:07

Dilek Yılmaz-Fuat Sevimay

Nebiye’den başlamak istiyorum. Nebiye, kendiyle derdini geçimsizliğe dökenlerden, hepimiz için çok da tanıdık biri. Uzağa gitmeye gerek yok, özellikle son dönemde, muhalif olması şüphe götürmemesi gerekenlerin de bir kısmının, manzara çok açık olduğu halde ana konuya odaklanmak yerine yanı başındakinde kusur aramadaki ısrarcı tutumu, Nebiye’nin hâlleriyle çok uyumlu göründü bana. Belirli bir tipolojiyi çağrıştırdığı halde keskin bir anti kahraman olarak da göremedim. Sizin için de öyle mi? Nebiyeler kimi ve neyi temsil ediyor?

Kesinlikle, sadece onun için şunu diyebilirim, bir protagonist. Sokağın başında karşımıza çıkabilecek herhangi bir insan gözüyle de bakılabilir. Yazarken asla düşmanca bir tavırla ele aldığım bir karakter değil. Tam tersi, bu cepheden bir okur olarak baktığımda; aşırı şefkatle sarmalanmış bir karakter olarak da karşımda durduğunu söyleyebilirim, verdiği falsoları düşünürsek. Kişilik bozukluğu var, mesela obsesif yanları var. Bunlar obsesif kompulsif bozukluk. Sonuç olarak, bu psikiyatride olan bir hastalık fakat ben bunu yazarken bu kadar net bir biçimde bu kadına giydireceğimi düşünmemiştim. Fakat yazdıkça, karakteri kendi başına bıraktığımda şunu gördüm ki, bu kadın hakikaten böyle bir takıntısı olan, böyle bir “bozukluğu” olan ama yaşama da devam edebilen bir karakter ve bu karakterin en önemli özelliklerinden biri; sürekli olarak kafasına takılı bir temizlik, her şeyin yerli yerinde olması, çarpık bir biçimde mükemmeliyetçiliği arama ve insanları kendinin dışında hep düşman olarak görme eğilimi. Yani şu, ben buradayım ve benim dışımdaki herkeste bir bozukluk var. Hınzırca söyleyebilirim ki, çünkü anlatıcımı o şekilde kullandım; hiçbir zaman Nebiye’ye şu hissiyatı vermedim, “kardeşim, asıl bozuk olan sen misin yoksa?” Hep şunu söyledim bütün satırları yazarken, “ah keşke anlasan Nebiye, ah keşke anlasan”.

Okuru biraz kızdırsa da sonlara doğru kendini sevdiriyor…

Aslında sevilesi bir karakter. Hastalıktan kaynaklı dertleri var. Yaşama devam edebiliyor bu tip hastalıkları olanlar. O kısırdöngüyü ortadan kaldırabilmek mümkün olabilse, hakikaten aslında terapiyle ve ilaç tedavisiyle sakinleşebilecek bir hastalık.  İnanın ben de bunu üstüne çalışayım diye yazmadım. Mesela Kül ve Yel’de alzheimer’i çalıştım ama burada Nebiye karakteri kendiliğinden bir akışkanlık kazandı. Çünkü hakikaten etrafımda çok var böyle insan. Başta da, mesela tipini belirtmekte fayda var, komşularım. Üst kat komşum sürekli olarak aşağıya battaniye, halı, çarşaf silkelemekten gocunmayan bir kadın. Sürekli olarak da uyarıyorum, yine yapıyor. Sonunda bir gün, temam belli, her şeyim belli, bir türlü karakteri oturtamıyorum. Yazıyorum, çiziyorum olmuyor. Başta Nebiye değildi çünkü karakterim. Fakat akmıyor kurgu. Sonra o kadın o halıları tepemden silkelerken, işte bu dedim. O noktadan sonra hakikaten benim içimdeki öfke de yok oldu ve merakla onun peşinden gitmeye başladım.  Bu kadın niye silkeliyor, bu kadın gerçekten temizliğe takıntılı mı yoksa temiz bir insan mı? Temizliğe takıntılı bir kadın olduğu besbelli çünkü başka sıkıntıları olduğunu da biliyorum ve tabii bu yüzden de bana inanılmaz bir ipucu verdi sağ olsun, ben de bu ipucunu takip ettim. Sonunda ne oldu dersek, okura kalmış olan bir serüven. Benim cephemden bakıldığında, bu yaşadığımız bellek yoksunluğu durumunu bir kez daha ele almak istedim, herhalde bu benim kitaplarımda uzunca bir süre de devam edecek. Sil Baştan cephesinden bakıldığında kitaba bir parça son dönemlerde yaşadığımız şiddeti de eklemek istedim ama çok belirgin olarak değil, bir gölge olarak. Fakat şunu da söyleyeyim, bu travmayı yaşamış olan insanlar, dolaylı ya da dolaysız, kitabı okuyamıyorlar. Onu da belirtmemde fayda var. Kitabın başarısı mıdır, başarısızlığı mıdır, bilmiyorum ama yaşamın bize atmış olduğu o tokat çok önemli, her boyutuyla çok önemli. Keşke bunlar yaşanmasaydı da ben yazmasaydım bu kitabı diyorum, hemen her seferinde.

Sistemin yarattığı meselelerle baş etmede, kısır döngüde sıkışma, akışa teslim olma seçeneklerinin dışında, Nebiyelerin karşısına düşenlerin, biz ona Serinlerin tarafı diyelim, yapabileceği bir şeyler yok mu? Yazar olarak baktığınızda siz nasıl görürsünüz, bu anlamda yazarın bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musunuz?

Aslına bakacak olursanız, yazarın tek sorumlu olduğu yazmaktır, gördüğünü yansıtmaktır. Ancak bizim gibi toplumlarda yine de bize biçilen, biz yazarlara, entelektüellere biçilen o rolü de yadsımıyorum tabii, çünkü hakikaten gölgelerin içinde kaybolmuş bir toplumuz esasında. Belki de bu kendi halinde bir yaşam standardı tutturmuş insanlara, eğer okumaya cesaret edebilirlerse ya da vakitleri varsa, bir şeyler anlatabiliriz düşüncesi içerisindeyim, edebiyat okuru olması lazım tabii. Biraz engelli koşu formülü ama ben bir edebiyatçıyım ve edebiyata yatkın okurla buluşmayı hedeflediğim herhalde çok belli oluyor. Bugüne kadar yazdığım her kitapta güncel olayları işledim ama edebiyat benim her daim çerçevem oldu. Onu hiç unutmadım diyebilirim.

ŞİDDETİ DURDURAMADIK…

Genelde kurgu ne zaman, nereden başlar? Varsa öyle bir “genel”, sizin için?

Bu yaşadığımız tavan yapmış şiddet olayları, bir doğruluyoruz tekrar düşüyoruz, bunlar beni bir yerden sonra o kadar zedeledi ki, bir şey yazamaz hale geldim. Bu bir buçuk yılın üzerine çıkmış bir kitap ki, ben ne kadar çetrefil yazarsam yazayım hızlı yazan bir insanım. Yazamadım. Çünkü, bir; ne anlamı var sorusu ne yazık ki etrafımda dolanmaya başladı. Bu benim hayatımda ikinci defa oluyor, ikinci üç yüz altmışını  tamamladı. Bir kez de Kafdağı öncesinde tamamlamıştı, yazar bloğu benzeri bir şey yaşamıştım. Bunların tesadüf olmadığını düşünüyorum. Çünkü Kafdağı’nda Bush döneminde yaşanan islam karşıtı harekete dair o sırada Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan bir “müslüman” kadın olarak bir dilsizliğin içine düşmüştüm. Burada da kendi yurdumda beni yaşadıklarıma yabancılaştıran bir faşizmin içine düşmüş durumdaydım. Bunlar bir edebiyat kalemi için çok sert açılar ve o sert açılardan yine yazarak kurtuluyorsunuz ama zaman alıyor. Şu an bir parça şifalandığımı hissediyorum ama Müge’nin şifalanmasıyla ne olacak ki noktasında durursak, belki o zaman bu metni okuyanlar için de bir şifa olabilir diye bir umutlu düşüncem var. Ancak bütün bu şiddet olayları yaşandıktan sonra, demin de dediğim gibi, ne anlamı var? İkinci de şu; bunca zaman yazdım, ne değişti? Aslında ikisi birbiriyle örtüşüyor gibi ama değil. Şiddeti durduramadık mesela, baktığınızda. İnsanların farkındalığına dair bir adım yol kat edemedik. Benim ülkemde kadınlar ölmeye devam ediyor. Çocuklar, gençler gene zincirin en zayıf halkası. Ülkemde adalet namına hiçbir şey kalmamış durumda. Ekonomi sıfırlanmış. Tablo bu kadar karanlık. Yirmi beş kitap var geride. Bir daha yazmanın sonuçta neyi değiştireceğine dair bir merak bile yoktu bende. Öteki tarafa tekrardan aslında pas veren bir şey. Ama bir tanesi sonuçla ilgileniyor, bir tanesi süreçle ilgileniyor. İkisinde de sınıfta kaldığımı düşündüğüm için bir müddet elim ayağım birbirine girdi.  Sonunda yine yazdım. İşim bu benim.

Metin bu andan sesleniyor, bu dönemin irili ufaklı dertlerini aralara, Nebiye ve onun kadar güçlü Ankara Katliamı’nı ise bir anlamda merkeze alarak. Ayrıca Nebiye yanı başımızda bize söyleniyor gibi bir hisse kapılıyoruz okurken. Çok yakınımızdan seslendiğini düşünüyorum. Bu kısım kitabın özellikle başarısı. Hınzır da bir dili var. Bu bağlamda zaman ve dil tercihinizden biraz bahseder misiniz?

Baştan itibaren bir işçi olarak kendimi hissettiğim nokta dil ve kadın dili noktasında belki söylenebilecek şeyler burada kendini ifade edebilir. Dili yeniden yaratma çabası ve işte inlemelerle, titremelerle, ağlamalarla, patlamalarla birlikte bir akışkanlık kazanabilecek bir atmosferi dil üzerinden sağlayabilip sağlayamayacağımı burada denedim. Özellikle de patlama anını sadece sözcüklere abanarak verdiğimi söyleyebilirim. Çok üzülerek yazdığım bir sahnedir o. Beni yazarken de aynı zamanda etkilemiş olan bir sahnedir. Yazarken hakikaten o patlamanın içerisinde sözcüklerin altında kalmış bir kadını düşledim. O sözcükler yağmur olarak lanetli karakterin üzerine yağıyordu. Ama şu oldu tabii, herkesin “sözlü” olduğu bir kitapta, orada  belki de ilk defa sözlerini kaybetti ve sözlerini kaybetmiş olması ona bir biçimde bir  yol gösterdi. Patlamadan sonra bir beyaz sayfayı özellikle koydurmuşluğum var benim, basım hatası değil. Mümkün olsa iki üç sayfa boş koyduracaktım ama olmadı. Dikkatli okur onu anlayacaktır. O boşluk işte gerçekten belki de sil baştan noktasının başladığı yer. Nebiye’nin hayatında da, biz okurların hayatında da küçük bir kitap olmasına rağmen, yaşamlar da bence küçük pencerelerdir, insan yaşantısı bakıldığında öyle aslında. O beyaz sayfa bir tabula rasa olarak düşünülebilecek, bir sonraki aşamada hayatı yeniden kurgulayabileceğimiz bir yeri göstermek için. Ve tabii ki de artık sözcüklerden vazgeçip fırçaya geçiyor Nebiye. Yani şöyle de düşünülebilir çok zorlarsak; yeni bir sayfa, yeni bir aks...

“Sırf ona inat olsun diye yazılmıştı bu dilekçe. Onun gibilere… Bu yüzden yazılmış olması bile yeterliydi; inat, sözcük karşılığı olmayan bir güçtü hemen her dilde,” diye bitiyor, kitabın ilk bölümü Dilekçeler. Yazarlık da biraz inat işi mi?

Bizim ülkemizde evet. Yani böyle olmasını istemezdim. Hemen her sefer bunu tekrarlıyorum ama belki de bu olduğu için yazıyorum, belki başka bir ülkede olsam, bambaşka bir karakter olarak hayatıma çok makul ölçülerde devam ediyor olurdum.  Başka bir yerden çığlık atamadığım için belki de, yazar olarak söyleyeyim, sığındığım tek yer o sayfalar. Elime silah alabilecek kadar da 21.yy insanı olamadığımdan ötürü, hâlâ bir 19.yy romantizmi içerisinde yaşadığımdan ötürü yine sayfalar, sayfalar ve sözcükler.  

BENİM GENÇLİKTEN ANLADIĞIM, BEKLEME ODASINDA BEKLEMEYEN, YAŞAYAN RUHLAR

Kuşaklar arası kültürel mesafe biraz açılıyor son dönem. Nebiye’nin gençleri uzaylı gibi görmesinin bununla bir ilişkisi var mı? Hemen arkasından, geç kalmaktan ve genç kalmaktan nefret etme hâlinden bahsolunuyor. Nebiye insanın tüm dönemleriyle davalı bir yandan; gençle, yaşlıyla, bugünle ve eskiyle. Eski de hem heybeti hem çürümeyi temsil ediyor onun için, kendi sözüyle. Gençlik ve eski sizin için ne ifade ediyor?

Burada söyleyebileceğim tek şey, geçenlerde genç arkadaşlarımla, öğrencilerimle otururken, üniversite öğrencileri bunlar, tedirgin olarak şunu fark ettim; onlarla çok rahatım, çok mutluyum, kendimi ifade etmekten hiç çekinmiyorum. Çok şey anlatmak istiyorum ama bir yandan da çok dalga geçmek istiyorum, tipik Müge yani, on sekiz yaşındaki ruh hâlim. Ama yaş ilerledikçe, mesela bazı kuşaktaşlarımla bir araya geldiğimde, hepsi değil kesinlikle, nefesim daralıyor, konu bulamıyorum. Sözcüklerim bitiyor ki, bir yazar olarak sözcükleriniz bitince acınası duruma düşüyorsunuz.  Çünkü başka konulardan anlamıyorsunuz. Felsefeydi, sosyolojiydi, antropolojiydi, onlar da tıkanıyor çünkü karşınızdaki orayı da önemsemiyor. Onun için yapılabilecek en iyi şey gidilecek tatiller, alınacak kıyafetler, yapılacak makyajlar... Bunları hayatımda yok sayan bir insan da değilim. Soluk almak için gider bir aynaya bakarsın ama hayat seni beklemektedir bekleme odasında, ben hep böyle yaşadım çünkü. Benim gençlikten anladığım da bekleme odasında beklemeyen, yaşayan ruhlar.  Bir yazar olarak benim kalemim ve dilim o anlamda da gençtir. Hep okuru o bekleme odasına çekip hadi beklemeyelimi söylemeye çalışıyorum, özellikle de kadınlara tabii.  

Nebiye için onu söyleyecektim. Özellikle sonlara doğru o duygu belirgin olarak okura geçiyor. Nebiye’nin de canı gidiyor aslında. Görev çağrısıymış gibi de bir yandan, Nebiyelerin elinden tutmak istiyor insan…   

Bir kere patlamaya maruz kalan, sekonder travma yaşayan bir kişi o. Tabii ki primer olarak travmayı yaşayan ve hâlâ hayatta kalmış olanlara çok ciddi bir sorumluluğumuz var ve de onların etrafındakilere. Ama Nebiye konumunda, okuyarak, yanında durarak, kendi başına gelmiş olan durumlardaki insanlara bizim bambaşka bir anlayış payı bırakmamız gerekiyor. Yani Nebiye’yi ilk bölümdeki hâliyle değil ama ikinci bölümdeki hâliyle, tamamen çırılçıplak kalmış, eskiye dair bütün düşündükleri üzerinden eriyip gitmiş ama yeniye dair de hiçbir şeye henüz giyinik olmamış hâliyle, o çıplaklığıyla bir şeyler sunmamız gerekiyor.

UNUTMAK KADAR AŞIRI HATIRLAMAK DA YENİ HASTALIKLARA GEBE BIRAKIYOR BİZİ

Hepimizin hayatının dönüm noktalarından biri olan 10 Ekim katliamını, patlama üzerinden kurduğunuz toz alegorisiyle birlikte soracağım. Bu toz meselesi akla hepsinden önce aslında Suruç’u getiriyor. Metinde ise evin tozundan, zihnin tozuna, patlamanın tozundan tekrar eve, geçmişe ve köhne düşüncelere kadar her yerden toz havalanıyor. Romanın özellikle son bölümleri bu anlamda oldukça etkileyici. Bir yazar olarak size sorsam, ülkenin üzerindeki tozu ne silkeler?

Kül ve Yel’e referans vereceğim tekrar. Oradaki temel tartıştığım konu şudur, unutmak kadar aşırı hatırlamak da yeni hastalıklara gebe bırakıyor bizleri. Yani makul bir hatırlayış ve makul bir unutuş. Başka bir deyişle; ölülerimiz varsa, acılarımız varsa, onların ardından yaşayacağımız yasları bütün meşruiyetiyle, bütün özgürlüğüyle, bütün sansürsüzlüğüyle yaşayabilmek ama bir matem toplumuna da dönmemek.  Matem toplumu yaşamayan bir toplumdur. Taziyelerle hatırlayabileceğimiz bir süreç olarak düşünüp haydi şimdi meydanlarda buluşmaya, çay-kahve içmeye ve o hüznü olabildiğince yaşamın içerisindeki coşkuyla bütünleştirip, bir torba gibi düşünelim onu, bağlayarak uzaya bırakmaya diyebiliriz. Başka türlü devam edebilmek mümkün değil çünkü.   

Çoklu zekâ kuramında Gardner içsel zekâyı kişinin kendi duygu yaşantısına, duygu çeşitliliğine, bunları birbirinden ayırıp kendi davranışlarını anlayıp yönetmek için onlardan yararlanma kapasitesine erişmenin bir ifadesi olarak Virginia Woolf’un bir metni üzerinden örnekliyor. İçsel zekâdan hareket edersek, üretimi kendi dönemini aşan tanımıyla dünya edebiyatının dâhisi sizin için kim olabilir?  

Virginia Woolf’u başka bir içselleştirmeyle seviyorum ama Joyce’da hâlâ beni meraklandıran bir şey var. Onu keşfettikçe daha çok keşfedebileceğimi hissettiğim bir şeyler, tabii burada Fuat’ın da çevirilerinin etkisi var. Orijinalini okurken hiçbir zaman anlayamadığımız bir sürü şeyi yakaladı o. Mesela öykülerine bakalım Joyce’un, Dublinler benim için hâlâ referans noktasıdır. Ama Virginia Woolf bu anlamda düşünüldüğünde belki tekniğiyle düşünebileceğim ama Dublinlilerdeki o İrlanda ruhunu, o katolikliğin verdiği hissiyatı, bireylerde tek tek görebilmeme de yol açan çizdiği portreyi pek fazla göremiyorum. Dublinliler’de Bambaşka bir şey var. Duygularla kurgunun denkliği. Virginia Woolf’u daha duygusal okuyorum. Belki de şöyle, hem Virginia Woolf’u hem Joyce’u zeki olma ya da olmama değil, yaşama ışık katabilme açısından değerlendirebileceğim iki şahsiyet olarak görüyorum. Çünkü açıkçası ben zekânın hemen hepimizde olduğuna inanan biriyim.  Onu yaşamla bütünleştirip bütünleştirememe aslında insanın tercihi. O tercihi yapmışlar ve başarılı olmuşlar, ben öyle düşünüyorum.   

Nefesimizi boğan çok dönem var, Nebiye’nin astım krizinin  12 Eylül’e denk gelmesi de herhalde tesadüf değildir. Size zulüm olmazsa, o nefesin kesilmesinin ilacını bir cümleyle ifade etmenizi istesem… 

İfade özgürlüğü. Sansürden ziyade otosansürsüzlükle ifade edebilirim onu. Nefes darlığı, içindeki olup biteni söyleyememekten oluyormuş. İçine at at at ve sonunda, mesela ben seni seviyorum diyemiyorsun, sonra nefesin kesiliyor. İfade edememek, konuşamamak, kendine uyguladığın sansür, hepsi olabilir. Kendimize maske taka taka hepimiz aslında o nefessizliğin içindeyiz. Ben çok kullanırım bu metaforu.

İRONİ MESAFE SAĞLIYOR

Tezcanlı Hayalet Avcıları’nda da çok tatlı bir ironik dil vardı. Bunda da öyle. İroniyi malzeme olarak edebiyat üretiminde nerede görüyorsunuz, ne sağlıyor?

Müthiş bir mesafe sağlıyor. Bulunduğum yerle anlattığım olay arasında. Bir de fokus tabii, yaklaşıyorum uzaklaşıyorum. Ritmi tutturma hikâyesi.

Civan’da da sanki saflara ayrılan karakterler vardı. İyi-kötü karşıtlığından ziyade empatisi olan ya da olmayan karakterler… Burada da uzaylılar ya da şimdilerde azgın azınlık, Serin var ve bir de diğer taraf var. Aralarında da geçişken karakterler var. Ben Bekir, Muavin gibi karakterleri çok seviyorum. Yan karakterler taşıyıcı, omurga karakterler, figüran gibi değiller. Bunları kullanırken böyle bir ölçütünüz var mı, net bir şekilde “biz köprünün iki tarafıyız” mı diyorsunuz?

Köprü diye bir şey düşündüğümü sanmıyorum bu kitabı yazarken, mesela Bekir karakteri arkada görünmesine rağmen bundan sonraki aşamalarda yazılmamış o sayfalarda öne çıkacak bir karakter. Gene Nebiye’nin getirdiği tablolarla birlikte bulunduğu tozlu yeri, gene tozlu olacak ama onun tablolarını asıp  oralarda, gelen uyuyan müşterilere, sineklerin fink attığı ortama bir turunculuk katmayı başaracak bence. Bu bir değişim mi bilmiyorum ama bir dokunuş. Belki böyle böyle başlayacak, domino etkisi diyoruz ya. Sonra Bekir başka birine gidecek ve diyecek ki, ben burayı yaptım, senin burası niye böyle. Ama gene orası da tozlu bir yer olacak. Bir de bakacağız ki, Nebiye’nin tablosu orada da var. Onlar hakikaten önemli, muavin de önemli. Baştaki vurdumduymazlığı. Bizim insanımız hep böyledir, ilgisizdir, bu nereden çıktı der, sonra gelir abla neredensin, hangi okuldansın, oğlun var mı gibi sorular sorar. Bu toplumu o yüzden seviyorum ben. O eşiği hemen geçersin. O yüzden bir umut varsa orada besliyorum onu. O eşiğin bizim gibi toplumlarda daha rahat aşılması mümkün geliyor, daha cevaplara yakın bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Ama o cevapları bulmamız zaman alacak.