'Modern hayat insanın unutarak yaşaması için düzenlenmiş'

İleri Kitap okurları için, Burhan Sönmez'le geçtiğimiz günlerde çıkan 'Labirent' adlı kitabı hakkında konuştuk. Keyifli okumalar...



21-10-2018 00:43

Fotoğraf: Rino Bianchi

Söyleşi: Dilek Yılmaz - Mehmet Fırat Pürselim

Kuzey (2009), Masumlar (2011) ve İstanbul İstanbul (2015)’un ardından geçtiğimiz ay okurla buluşan Labirent, Burhan Sönmez’in dördüncü romanı. Romanları otuz sekiz ülkede yayımlanan Sönmez, yurtiçinde aldığı ödüller beraberinde, geçtiğimiz yıl Vaclav Havel Ödülü’ne ve 2018 yılında EBRD Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.

Labirent, Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar girişiminde bulunan ve kaburgalarındaki kırıklarla uyandığı yeni hayatında hafızasını kaybettiği gerçeğiyle yüzleşen Boratin’in geçmişini arama hikâyesi üstüne kurulu. Elbette bu, hikâyenin yüzeyde görünen kısmı. Antik Çağ filozoflarının adlarını, futbol takımlarının renklerini, Ay’a çıkan ilk astronotun sözlerini bilmesine izin veren aklı kendisiyle ilgili tek kelime barındırmadığı gibi neden intiharı denemiş olabileceğine dair de bir ipucu vermiyor, “Dağarcığımda kendime dair bir iz göremiyor, adımı bile anımsamıyorum. O adı siz söylediniz, ben de kabullendim.” 

Genç, yakışıklı ve yeteneğine hayranlık duyulan müzisyen Boratin, kaybettiği zamanın izini yakınlarının ve dostlarının geçmişine dair anlattıklarında, İstanbul sokaklarında, yazıp unuttuğu şarkı sözleri ve dinlediği ezgilerde, aynalarda sürüyor. Evvelce onlarca kez geçtiği her bir sokak, üzerinde coşkulu alkışlarla tanıştığı sahne, yaşadığı ev ve eşyalar arasındaki yürüyüşünde her bir uğrak bir labirentin bölümlerine dönüşüyor. Yüzeyden derine indikçe zamanların iç içe geçtiği bellek arayışı, okuru da Boratin’le birlikte sözün ve görünenin ötesine taşıyor. Boratin’in yol boyu kurduğu hayaller ve sorduğu sorulara zamanın anlamı ve belleğin inşası zemininde okurun hayalleri ve soruları eşlik ediyor. “Ne içerim var, ne dışarım” diyen Boratin, boş kağıda benzettiği suretini anlamlandırmaya çalışırken romanın da belirgin metaforlarından olan ayna; kâh Boratin’in, kâh okurun elinde rolünü gizlice oynamaya devam ediyor. Hafızasını kaybetmiş birinin arayış hikâyesi için anlatının şimdiki zamanda tutulması da tesadüf değil.

Yazarla, dehlizlerinde gezindiğimiz, dili ustalıkla işlediği Labirent'i konuştuk.

“Başlangıçta sözün var olduğunu duymuşlardı, şimdi sahafın sesinden, en sonda da yalnızca sözün kalacağını duyuyorlar. Hayat sözü idrak etmektir.“

-Labirent’te, “Bir kitabı güzel kılan, ondaki duygunun başka hiçbir kitaptan elde edilememesidir. Güzel kitaplar bu yüzden birbirleriyle kıyaslanamaz”, diyorsunuz. Tabii okur olarak, biz gene de kıyaslamaktan uzak durmuyoruz. Okurlarınız arasında Kuzeyciler ve Masumlar diye iki grup var ve her kitabınızla bu grupları kendi içlerinde bölmeye devam ediyorsunuz. Biz şimdiye kadar Kuzeyciydik, artık Kuzey Labirentçi olarak adlandırıyoruz kendimizi. Labirent’te altını çize çize, döne döne okuduğumuz, üzerine düşündüğümüz o kadar çok cümle oldu ki… “Uğruna ölünecek ne var? Öyle bir değer var mıydı benim hayatımda? Güzel bir gece geçirmiş, eve dönerken takside uyuklamıştım. Uyanıp kendimi köprüde bulunca, ölmeyi denemiştim. Hayat bu kadarsa, belki de onun uğruna ölmeye gerek yok.” Burhan Sönmez ne söylemek ister, hayat bu kadar mı? Tabii, bir de İstanbul İstanbulcular’ın sessiz ama derinden geldiği doğru mu?

Anlaşılan, benim için zor bir söyleşi olacak. İlk sorunuzdan bunu anlıyorum. Labirent’ten alıntıladığınız cümlede, romanın kahramanı “Hayat bu kadarsa…” diye şüpheyle düşünür. Ben hayat hakkında o kadar şüpheci değilim. Ama kitaplarım hakkında, aklımın dalgalandığı oluyor. Kitaplarım arasındaki tercihlerde, okurlarda taraftarlık duygusunun geliştiğini görüyorum. Özellikle panel ve söyleşilerde bu açıkça dile getiriliyor. Ben bu konuda çok kolay ikna oluyorum. Kuzeycilerle konuşurken kendimi Kuzeyci hissediyorum. İstanbul İstanbulcularla konuşurken de onlara katılıyorum. Tabii, bir yazarın, bu tür tehlikeli bir soruya soğukkanlılıkla yaklaşıp, “Ben kitaplarım arasında ayrım yapmam” demesi beklenir. Ben öyle demeyeyim. Çünkü bunun okur nazarında önemi olmadığını biliyorum. Mesela Tanpınar neciydi, bunun önemi var mı? Onun okurları “Huzurcular” ve “Enstitücüler” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) olarak saflaştı çoğu zaman. Ben eskiden Huzurcuydum, son zamanlarda Enstitücü oldum.

-“Mutlu olmak istiyorsan, diyor kadın, bağlanacak bir şey bul kendine, bir inanç ya da bir sevgili. Ama gerçeği bulmak istiyorsan, ölümü izle.” Boratin’in ilk hayatında mutsuz olması için sebep yok gibi gözüktüğü halde o gerçeğin peşine düşüyor fakat gerçekler aklını başından alınca Hayala ile birlikte mutluluğu tercih ediyor, diye düşünüyoruz. Ablasından, çocukluğunun geçtiği Nehirce’den ya da yurt dışından gelen eski sevgili Suzan’dan kaçmasının sebebi de bu belki. Gerçekler mutsuzluk getirir mi, günümüzde sanal gerçekliğe sığınmamızın sebebi de bu mutsuzluktan kaçma arzusu olabilir mi?

“Belki” diye başlayan cevaplar veriyorum çoğu söyleşide, çünkü Labirent’in kahramanı “belki”li bir hale düşmüş. Hayat onun için kesinlikten uzak bir “belki”den ibaret. Günümüz insanlarına bakınca, yani büyük kentlerin modern dünyasında yaşayan insanlara bakınca, hayatlarının bir akvaryum gibi kuşatılmış olduğunu görmek mümkün. Hepimiz bu akvaryumun içindeyiz. Günde on saat çalış, üç saat televizyon izle, iki saat trafikte kal, uyu, uyan, sonra aynı tempoya yeniden başla. Marx’ın yabancılaşma kavramını izleyecek olursak, insan yalnızca emeğine değil kendisine de yabancılaşmış diyebiliriz. İnsanın bu gerçekliği unutması gerekir, yoksa mutsuzluktan canına kıyar, ya da isyan eder. Modern hayat, insanın unutarak yaşaması için düzenlenmiş. Sanal gerçeklik de bunun parçası. Peki hafıza nerede? Onu da bizim yerimize başka bir güç yani total iktidar tutuyor, işletiyor. Banka kayıtları, okul kayıtları, belediyeler, şirketler, sosyal ağlar, bunların hepsi yeni çağın “Büyük Birader”i olarak çalışıyor. Birey bu büyük “hafıza”nın karşısında küçülüyor, labirentteki fare gibi oradan oraya dolanıyor.

-Suya atlamak; anne rahmine dönme arzusunu, yüksekten atlamak yaratma isteğini yansıtıyor. Tabii en önemli metafor, ayna var bir de; kitapta sıkça karşımıza çıkan. Kendini bilme, içindeki ‘ben’i bulma olarak kullanılmasının yanı sıra yakışıklının da ötesinde çok güzel Boratin üzerinden Narkissos’a da bir gönderme var. Doğrusal okumada köprüden atlayıp sağ kurtulan bir adamın yitirdiği belleğini arama çabası olarak okuduğumuz kitabın alt metninde neler olduğundan biraz bahsedebilir misiniz?

Deminki soruda, insanın kıstırılmışlığından ve kısırlığından söz ettik. Aynı insan, buna rağmen, kendisine hayran bir durumda. Her şeyi net gördüğünü düşünür ve en gelişmiş çağda yaşadığı inancıyla şanslı olduğuna inanır. Bir tür Narkissos’tur. Baktığı dergilerdeki, izlediği ekranlardaki hayat erişilmez olsa da, o kendisini oraya yakıştırır. Onun hayali ve mutluluğuyla yaşar.

-Boratin’in geleceğe dair öngörüleri pek de umutlu değil. Bir ucunda doğumhane diğer ucunda mezarlık olan alışveriş merkezlerine doğru gittiğimizi düşünüyor. Sizce de insanlar AVM’ler üzerinden var olacakları bir dünyaya doğru mu sürükleniyor?

Öyle bir dünyaya doğru sürüklenmiyoruz, zaten öyle bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Yüz yıldır düşünürler bunu tartışıyor. Bunun romanları yüz yıl önceden yazılmaya başlandı. Kafka ve Camus’nun anlattığı insan aynı insandır, biziz yani, başkası değil.

-Labirent bir yanıyla bilinçakışı, içmonolog gibi tekniklerin kullanıldığı bir kitapken bir yanıyla da kadim meseller barındırıyor. Asya ile Avrupa arasında kalan köprü gibi ya da ölümle yaşam arasında kalan Boratin gibi… Önceki kitaplarınız da benzer karşıtlığı kendi içinde barındırıyordu. Kendinizi yazı dünyasının neresinde konumlandırırsınız, Labirent’in yazın yolculuğunuzda yeri neresidir?

Bir bahçe kuruyorsunuz yazı yazarken. Her kitabınızda bahçenin yeni bir köşesini belliyor, çiçekliyorsunuz. Ondan sonra geri çekilip bir bütün olarak bahçenizin nasıl göründüğüne bakıyorsunuz. Labirent benim için bahçenin farklı köşelerinde tohumları bulunan, ama şimdi bir araya gelerek kendisine ait bir köşede büyüyen çiçek gibi. Bilinçakışı ve içmonolog’u, dediğiniz gibi, temel aldım bu romanda. Başkarakterin bilinci (hafızası) olmayınca mecburen bilinçakışına yöneliyor. Dış monologda tutuk olduğu için içmonologdaki sesine sığınıyor.

“İnsan başka insanlara değil önce eşyalara alışmalı, onların arasında bir yer edinmeli,“ diyor Boratin, geçmişini unutsa da evinde kendini güvende hissediyor. Yurtdışında yaşadığınız uzunca bir dönem var. Bellek-mekân ilişkisi üzerine kendi deneyiminizden de hareketle neler söylemek istersiniz?

İnsanın dünyayla diyaloğunda üç nokta yer alır: Kendi zihni, dış dünya ve son olarak, dış dünyanın zihinde kalan yansıması. Siz ne kadar uzağa giderseniz gidin, geçmişteki mekânlarınız, yurdunuz, kentiniz, eviniz sizin zihninizde yer alır. Bu bazen bir fikir olur, bazen özlem. Hafızasını yitiren insan, bir göçmen gibidir, sürgündür. Hiç bilmediği bir dünyada, yabancı insanların ve aynı zamanda yabancı eşyaların arasındadır. Kendisi bir yabancıdır. O yüzden önce eşyalardan başlar, onların arasında kendisine bir yer açmaya çalışır.

-Boratin’in İstanbul’unda müziğine taşıdığı keder, neşe ve öfke var. Burhan Sönmez kendi İstanbul’unu hangi duyguyla tanımlar?

Romanı yazarken, mümkün olduğunca kendimden bağımsız birini yaratmaya çalıştım. Bana benzemeyen birini. Bazı yerlerde ise kendi duygumun Boratin’inkiyle aynı olabileceğini düşündüm. O zaman kendi duygumu onun diline aktardım. Onun İstanbul Blues’unda yarattığı keder, neşe ve öfke, benim de İstanbul hakkındaki duygumdur. Bunlardan biri eksik olursa, kendimi tarif edemem.

-Roman okura sadece kendi belleğiyle ilişkisini sorgulatmakla kalmıyor. Ülkeye baktığımızda da tarihimiz katliamlar, kayıplar, acılarla dolu. Yaşananlar gününde büyük öfke ve isyana sebep olsa da izi yarına kalmıyor. Toplumun belleksizleşmesinin iradî bir tercih olduğunu düşünüyor musunuz?

Buna şüphe yok. Toplum belleksizleştirilmekle kalmaz, ona yeni bir bellek de sunulur. Unutulması gereken tarihler belirlenir, mesela 1915 veya 1938, onun yerine başka hatırlanması gerekenler söylenir, 1453 gibi. Tarihte yalnızca kahramanlar ve uluslar görülür, ama ezilenler, acı çekenler, sahipsizler göz ardı edilir. Bunlar sıradan tarih bilgileri değil, toplumun ruh halini, siyasetini ve ufkunu belirleyen şeyler. Medyanın, siyasetin, kültürün kodları buna göre işlenir. Bu yüzden tarih boyunca halkların direnişleri, bir bellek direnişi olarak da açığa çıkar. Yalnızca geleceğini değil geçmişini de geri kazanma çabasıdır bu.

-Bilimden sanata çoraklaşma meselesi üstüne çokça yazılıp çiziliyor. Kültürel alanda bunun bir politika olarak özellikle hedeflendiğini düşünüyor musunuz ya da gemi savrulurken her şey gibi kültür dünyamız da nasibine düşeni mi alıyor? İçinden geçtiğimiz tünelin ucunda ışık görüyor musunuz?

Ülkenin siyasi ufku kutuplaşıp daraldıkça, kültür de bundan nasibini alıyor. Bir parça bilinçli tercih, bir parça da bütünsel çoraklaşmanın yansıması bu. Ben her şeye rağmen umutsuz değilim. Çalışmamız gerek, işimizi iyi yapmamız gerek. Hayatı güzel ve zengin kılmanın tek yolu bu. Güzel romanlar, filmler, şarkılar üretmeliyiz. Seslerimiz böyle kalıcılaşabilir, toplumsal olarak da ayaklarımız yere daha sağlam basar.

KÜNYE: Labirent, Burhan Sönmez, İletişim Yayınları, 2018, 123 Sayfa.