'Marmara Depreminde 625 Bin Kişi Hayatını Kaybedebilir'

17 Ağustos Gölcük Depremi’nin 19’uncu yılında konuştuğumuz deprem bilimci Savaş Karabulut, “Doğa olaylarını siyasiler ve yerel yöneticiler afete dönüştürür” derken, olası bir depremde 625 bin kişinin hayatını kaybedeceğinin beklendiğini söyledi. Deniz Öztürk ise 3'lü katil projenin bölgenin ölüm fermanı olduğunu belirterek, "Artık kaçacak bir yerimiz kalmadı” dedi.



17-08-2018 09:05

Tugay Candan / @TugayCandann

17 Ağustos 1999’da, merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük İlçesi olan 7.4 büyüklüğündeki deprem, Marmara Bölgesi geneli ve çevresinde şiddetli biçimde hissedildi. Resmi rakamlara göre, 17 bin 480 yurttaşımızın hayatını kaybettiği deprem sonucunda milyonlarca yurttaş da evinden oldu.

1999’dan bugüne kadar geçen sürede yaşanan felaketin izlerinin silinmesi şöyle dursun, AKP iktidarıyla birlikte en küçük doğa olayları bile felakete dönüşür oldu.

Ülkemizde son 16 yılda piyasacı politikaların sonucu olarak vahşi bir özelleştirme ve talan furyası hüküm sürerken, bunun yansıması en net şekilde şehircilik alanında görüldü.

Van Depremi, 2011

Bu uğurda yaşam hakkını hiçe sayan AKP, öyle ki 2011’deki Van Depremi sonrasında Deprem Vergisi (Özel İşletişim Vergisi/ÖİV) adıyla 1999’dan beri toplanan 47-48 milyar dolarlık paranın yol yapımında kullanıldığını açıkladı.

Duble yol “icraatını” her seçim döneminde propaganda malzemesi olarak kullanan AKP, ayrıca “kentsel dönüşüm” adı altında şehir yapılarında da önemli oranda değişiklikler yaptı.

675 sayılı OHAL KHK’sıyla İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Jeofizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi ve deprem bilimci Dr. Savaş Karabulut’la, beklenen Büyük Marmara Depremi, depremden ciddi boyutta etkileneceği düşünülen İstanbul’un kent yapısı ve kentsel dönüşüm uygulamaları hakkında konuştuk.

Aynı zamanda Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi de olan Karabulut, sorularımıza ayrıntılı yanıtlar verdi.

‘DEPREMLER OLMAZSA OLMAZ OLGULARDIR’

Yerkürenin doğal bir süreci olan depremler, neden ve nasıl ‘afete’ dönüşür?

Yerkürenin kendi iç dinamikleri sonucu depremler meydana gelmektedir. Yani depremler “doğal ve olmazsa olmaz” olgulardır. Yağmurun yağmasını engelleyemeyeceğiniz gibi, depremlerin olmasını da engelleyemeyiz. Günümüz dünyasında her şeyin “kader veya ceza” olarak algılandığı bir coğrafyada bu açıklama bundan dolayı gereklidir.

Bilgisayar oyunlarında olduğu gibi “bir süper güç” bir yerde deprem yaratacak teknolojiye sahip değildir. Bu ancak bir oyundur. Oysa doğanın kendi iç kuralları vardır. Bu tür kaos teorileri de günümüzde konuşulduğundan, ifade edilmesinin mühim olduğunu düşünüyorum. Dünyanın belli bölgelerinin deprem üretme potansiyeli yüksek ve aktifken, belirli kısımlarında ise deprem görülmemektedir. Bu alanlardaki hareketlilik ya da durağanlık milyon yıllarla ifade edilen bir süreç içerisinde değişmiştir.

Savaş Karabulut

Jeofizik, jeoloji ve jeomorfoloji ise bilgisayar oyunlarındaki gibi doğayla savaşmak yerine doğayı anlamaya çalışmaktadır. Doğanın kendi hareket mekanizması da doğrusal denklemlerle ifade edilemeyecek kadar karmaşıktır. Bu olguların bazıları jeofizik mühendislerince, yani fizik ve matematik modeller aracılığıyla yer içi modellenerek izah edilebilmektedir. Doğayı anlamak ile doğal olguları modellemek, gelecek dönemlerdeki olguların da çözülebilmesinin en temel işaretidir. Günümüzde jeofizik mühendisleri ve sismologlar rahatlıkla levha hareketlerini modelleyebilmekte, fayların yerlerini ve uzunluklarını belirleyebilmekte ve ilgili bölgelerdeki deprem enerjisini tespit edebilmektedir.

Bu bilgilerin elde edilmesi ‘tehlikenin’ boyutu hakkında bilgi sağlamaktadır. Yani bir fayın var olması ve bu fayın hareketinin jeofizik veriler ve GPS verileri yardımıyla ölçülebilmesi sağlanabilmektedir. Bu bilgiler kullanılarak, ‘deprem için yerde biriken enerjinin ne kadar olması gerektiği’ süreci de modellenebilmektedir. Yer içinin dayanım özellikleri de jeofizik yöntemler kullanılarak hesaplanabildiğinden, jeofizik mühendisleri ve diğer yerbilimleri çalışanlarınca, nerede ve ne büyüklükte deprem olacağına işaret eden uyarı sinyalleri ve çanlar çalabilmek mümkündür.

‘SORUMLULAR SİYASİLER VE YEREL YÖNETİCİLERDİR’

Fakat “çanların kimler için çaldığı?” sorusu da burada izah edilmelidir.  Yukarıdaki ifade edilen ve bilim insanlarınca üretilen bilgiler ‘tehlike’ kavramıyla ifade edilmektedir. Risk, yani afet ise bu tehlike karşısında can kaybı olma ve hasar görebilme olasılığının çarpımıyla belirlenebilir. Yani tehlikenin riske eşit olmaması istenir. Oysa ki afet, bir tehlike karşısında ölüm, yaralanma olması ve mal kaybının yaşanmasıyla ifade edilebilmektedir.

Yani depremin olması doğanın bir isyanı değil, işaretidir ve bu jeofizik mühendisleri ve sismologlar tarafından tanımlanabilmektedir. Afete engel olma hükümetlerin ve yerel yöneticilerin sorumluluğundadır. Bilim insanları ancak bu çanları onlar için çalmakla sorumludurlar. Sonuç olarak, bir doğa olayının afete dönüşmesinin sorumlusu bilimin sesine kulaklarını kapatan siyasiler ve yerel yöneticilerdir.

‘DEVLET BARINMA HAKKINI DENETLEMEKLE MESULDUR’

Deprem denilince aklımıza barınmayla da doğrudan alakalı olan bir süreç geliyor. 1999’da yaşadığımız felaket, normalde insanın temel haklarından biri olan barınma hakkının ülkemizdeki uygulanışıyla ne kadar alakalıdır?

İnsanlığın ilkel komünal toplumdan günümüze dek temel sorunlarından biri barınmadır. ‘Güvenli barınma hakkı’ ise günümüzde anayasal bir hak olarak, dolayısıyla her bireyin de hakkı olarak farklı kanunlarda yeri almaktadır. Bunu bir anayasal hak ile güvence altına alan devlet aygıtı da bu süreci yönetmek ve denetlemekle mesuldür.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 57’nci Maddesinde, “Konut hakkı: Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler” şeklinde tanımlamıştır. 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu’nun 1’nci maddesinde belirtilen amaçları arasında da “Konut ihtiyacının karşılanması…” şeklinde belirtilmiştir. Yani bu iki yasal mevzuat bile “barınma ve konut hakkının” devlet aygıtınca gerekli tedbirler alınarak güvence altına alınması gerektiğini göstermektedir.

17 Ağustos 1999 depremi

Oysa bu kanunların uygulanmadığı/yetersiz uygulandığı mevcut depremlerde ve doğal afetlerle kendisini göstermektedir. Uygulanmış olsaydı, her doğal tehlike bir afete dönüşmezdi. Günümüzde birde teknolojik afetler olarak tanımlayabileceğimiz, kontrolsüz ve denetimsiz yapılan mühendislik imalatları, projeleri ve santralleri de yapay tehlikeler olarak yeni afetlerin oluşmasında önemli bir yer tutmaktadır. 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinden sonra 2001 yılında yayınlanan 4708 sayılı “Yapı Denetimi Hakkında Kanun’un” birinci maddesinde tanımlanan “can ve mal güvenliğini teminen, imar plânına, fen, sanat ve sağlık kurallarına, standartlara uygun kaliteli yapı yapılması için proje ve yapı denetimini sağlamak” bir görev olarak kanunda yer almıştır.

Elbette ki bu ve benzeri yasal mevzuatlar çoğaltılabilir. Örneğin, 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un” amacı olarak “afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir” denilmektedir.

‘YASADA VERİLEN HAK, BAŞKA BİR YASAL METİNLE ASKIYA ALINIYOR’

Yukarıdaki tüm kanun ve bunlara ait uygulama yönetmeliklerinde genel olarak, konut ihtiyacının karşılanması ve sağlıklı ve güvenli barınma hakkına vurgu yapılmaktadır.  Oysa bu kanunların uygulanması ve yapılan proje veya imalatın kontrolü ve denetlenmesi işi ise başka bir yasal metinle askıya alınmaktadır. Bununla beraber uygulanan projeler sonrası meydana gelen kazaların ya da diğer bir söylemle “teknolojik afetlerin” yaşanması da bu projelerin denetlenmeden hayata geçirilmesinden kaynaklanmaktadır.

02.08.2013 tarihli ve 28726 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan 6495 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun‘un 73’üncü maddesi ve 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 8’inci maddesine eklenen (ı) bendi ile "Harita, plan, etüt ve projeler; idare ve ilgili kanunlarında açıkça belirtilen yetkili kuruluşlar dışında meslek odaları dahil başka bir kurum veya kuruluşun vize veya onayına tabi tutulamaz, tutulması istenemez. Vize veya onay yaptırılmaması ve benzeri nedenlerle müellifler veya bunlara ait kuruluşların büro tescilleri iptal edilemez veya yenilenmesi hiçbir şekilde geciktirilemez. Müelliflerden bu hükmü ortadan kaldıracak şekilde taahhütname talep edilemez." hükmü getirilmiştir.

‘ODALAR DEVRE DIŞI BIRAKILDI’

Bu değişiklikle iktidarın ürettiği projelerde güya “TMMOB tarafından yaratılan bürokratik engeller” de kaldırılmış oldu. Yani TMMOB gibi uzman mimar, mühendis ve şehir plancılarının bulunduğu bir yapılanma devre dışı bırakıldı. Kontrol ve denetim yetkisi de elinden alındı. Zaten TOKİ’ye ait yapıların dışarıdan denetimi yapılamamaktaydı. Artık TMMOB’un da denetim yetkisi yok. Yani tehlikenin boyutları artık bilinmeyecek.

Samsun’da 11 kişinin öldüğü sel felaketi, 2012

‘DENETİMİN OLMAMASI BÜYÜK RİSK’

Bu durum, afetin artık doğal bir olaydan meydana gelmesinin yanında, denetlemeyen projelerden kaynaklı ve bilinmeyen yeni tehlikelerin afetin boyutunu daha da arttıracağı endişesini beraberinde getirmektedir. Ayrıca, Yapı Denetimi Kanunu’nda denetleyen kurum veya kişinin, işçi ya da patron olduğu bir anlayışın ne derece doğru olarak denetim yapabileceği de ayrı bir çıkmazı beraberinde getirdi. Geçmiş dönemlerde yaşanan depremlerdeki gibi gelecekte meydana gelecek depremlerde de anlaşılan o ki yeni müteahhitlerin sorumlu olarak atanması “tüm suçu üstlenecek biri bulunur” ilkesiyle sağlanacak.

‘DEPREMİ GEREKÇESİYLE KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ SERMAYEYE YENİ GELİR KAPILARI AÇMANIN YOLU’

Sonuç olarak bilim, bilgi ve mühendislik hizmetinin üretimi, denetimi ve kontrolünde meslek odalarının öncü olmadığı her model, gelecekte büyük kayıpların yaşanacağı afetlere yol açacaktır. Depremi bir araç olarak kullanıp, kentsel dönüşüm projelerine sarılmak ise sadece sermaye sahiplerine yeni gelir kapıları açmanın bir yolu ve ekonomik olarak yüksek değer biçilen alanların, yasal yolla birilerine sunulduğunu düşündürmektedir. 15 Temmuz sürecinden sonra boşaltılan askeri alanların imar mevzuatında kullanım şeklinin “sosyal donatı ve rekreasyon alanları” olarak tanımlandığı halde şimdiden ne toplanma alanı, ne barınma alanı, ne de sosyal donatı alanı olarak düşünülmemesi sürecin ne kadar vahim bir şekilde ilerlediğini de göstermektedir.

‘UCUNDAN YEŞİL, KIYISINDAN YAPI’

Millet bahçeleri projeleriyle ‘yeşil alan’ kavramı da yeni bir boyut kazandı. Bu alanların ‘ucundan yeşil, kıyısından yapı’ şeklinde planlanıp planlanmadığı ve alan içinde ne kadar beton kullanılacağı soruları cevap beklemektedir. Günümüzde “slow city-cittaslow” olarak tanımlanan “sakin şehirlerle”, yeşile ve doğaya sahip çıkıp, canlıyı öne çıkaran yaşam tarzlarının şimdiden projelendirilmesi gerekmektedir.

“Kentsel dönüşüm” adı altında hayata geçirilen yeni şehir planlamalarında bir referans noktasının da “depreme dayanıklılık” olduğu iddia ediliyor. 1999’dan bugüne kadarki örneklere bakılarak, uygulanan kentsel dönüşüm depremin yıkıcılığını engelleyebileceğini düşünüyor musunuz?

Kentsel dönüşüm (Urban Transformation) dünyadaki uygulamaları ve literatürde yapılan çalışmalar incelendiğinde ülkemizdeki uygulamalarından daha farklı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kentsel dönüşüm olarak tanımlanan uygulamaların temel amacı canlılar için yaşanabilir, güvenli alanların yaratılmasıdır. Bu amaçla, eski yerleşim alanlarındaki tarihi yapıların korunması, eski yapıların güçlendirilmesi, yeniden inşa edilmesi veya yeni yerleşim alanlarının yaratılması hedeflenmektedir. Dünyada kentsel dönüşüm alanına genel olarak tarihi yapının korunması ve rehabilitasyonu konusu alınmıştır. Oysa ülkemizde afet ve riskli alanlar düşünülerek bir uygulamaya gidilmiştir. Bu kapsamda “6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunu” ve uygulama yönetmeliklerde deprem başta olmak üzere doğal afetlerin yaratacağı yıkıma karşı korunma önlemi amaç edinilmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca tescilli firmalar vasıtasıyla, başvuruya esas olmak üzere bir yapının veya rezerv alanın dönüştürülerek, depreme dayanıklı hale getirilmesi hedeflenmiştir. Ayrıca Bakanlar Kurulu veya bugünkü uygulama şekliyle Cumhurbaşkanı kararnamesiyle, iktidar istediği rezerv alanını, istediği şekilde kullanıma açabilir. 

OHAL sürecinde ve hatta Afrin savaşı sırasında da savaş koşulları ileri sürülerek belirli alanlar dönüşüm alanları olarak önerilmiştir. Oysa bu durum, kanun ve yönetmeliklerin güvenli barınma hakkı ve insanca yaşam hakkına yönelik değil, iktidarın kendinin ya da desteklediği işlerin kolaylaştırılması için kullanıldığı düşüncesini beraberinde getirmektedir. 

‘NEYİN DÖNÜŞTÜRÜLDÜĞÜ O ZAMAN BELLİ OLACAK…’

Kentsel dönüşüm projeleri, büyük inşaat şirketleri veya mahalle aralarında yetişip büyüyen müteahhitlerin “yaptım oldu” şeklindeki uygulamalarıyla ya da aslında denetimsiz veya işi kılıfına uydurmak için ‘denetim’ ve imza bürokrasisiyle eski alanları dönüştürmek ve üstüne yeni yerleşim alanlarıyla, yani büyük konut projeleri yaratılarak uygulanmamalıdır.
İstanbul’daki bazı toplu konutlar

Sonuç olarak, kentsel dönüşüm projeleri de yukarıda ifade edildiği gibi sözde denetlenmekte, zemin etütlerinin standartlara uygun yaptırılıp yaptırılmadığı, hatta etütlerin istenilip istenilmediği, beton numunelerinin kırılırken hangi kriterlere göre alındığının hep askıda olduğu bir süreci beraberinde getirmektedir. Bugüne kadar “şehre ihanet ettiğini” söyleyen bürokratların, neden ‘Yüksek Katlı Yapılar Yönetmeliğini’ çıkarmadığını da düşünmek gerekmektedir. Olmayan yasa ve mevzuatla ileride kimler yargılanacak? Ayrıca bunu da düşünmek gerekir. Açıkça söylemek gerekirse, bu şekilde kentsel dönüşümün neyi dönüştürdüğünü, gelecek olası Marmara Depremi gösterecektir.

‘625 BİN KAYIP BEKLENİYOR’

Bugün İstanbul’un mevcut şehir yapısı düşünüldüğünde, yakın ya da uzak ancak beklenen Büyük Marmara Depremi’ne ilişkin ne söylemek istersiniz?

Bir jeofizik mühendisi, hatta deprembilimci olarak, özellikle doktora tezim ve sonrasında İstanbul’un kara alanında beklenecek olası deprem etkileri üzerine çalıştım. Şehrin Avrupa yakasının, Anadolu yakasına göre zeminsel özellikleri açısından daha tehlikeli olduğunu da bilimsel verilerle açıklayarak bazı yayınlarda yayımladık. Ölçümleri alırken, girmediğimiz mahalle, hatta sokak kalmadı dersek yerinde olur. Zemin özellikleri açısından sorun yaşanacak alanların çoğunda yapı kalitesinin gözle görülebilecek bir şekilde uygunsuz olduğunu da gördük. Tabi bu inşaat mühendislerinin konusu, ancak gözle görülebilecek kadar kötü yapılmış ve neredeyse mühendislik görmemiş binaların ‘failinin’ kim olduğunu da konuşmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Avrupa yakası özelinde söylemek gerekirse, Haliç ve çevresi, Marmara Denizi’ne kıyı olan semtler ve özellikle Büyükçekmece-Küçükçekmece gölleri arasında kalan alanların olası deprem dalgalarını daha fazla hissedeceğini elimizdeki bilimsel verilerle tespit ettik. Bu bölgelerdeki nüfus yoğunluğu da risk, yani olayın afete dönüşmesi için büyük bir neden. TMMOB İstanbul İl Koordinasyonu ile hazırlamış olduğumuz raporda da geçmiş depremler ve nüfusu düşünerek en az 625 bin kişinin yaşamını yitirebileceği endişesi taşımaktayız.

Ekonomik zararları da günümüzdeki dolar protestolarından sonra Türk Lirası’yla ifade etmenin mümkün olmadığını düşünmüyorum.

İKTİDARIN KENT POLİTİKALARI NERDEN TUTSAN ELDE KALIYOR’

Beklenen Büyük Marmara Depremi’nden yoğun şekilde etkilenecek olan İstanbul’da iktidar tarafından hayata geçirilen “mega” projelerin, risk taşıyıp taşımadığı ve bu projelere karşı mücadelenin önemine ilişkin ise Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi (TMMM) üyesi mimar Deniz Öztürk’le konuştuk.

AKP’nin “mega” projelerinin hemen hepsi, beklenen Büyük Marmara Depremi’nin etkisinin en yoğun hissedileceği İstanbul’da hayata geçiriliyor. Ulaşım alanında olan bu projelerde örneğin; 3’üncü Havalimanı inşaatında yaşanan çökme ya da Marmaray’ın kullanıma açıldıktan hemen sonra su baskınına uğraması gibi durumlar yaşanıyor. Raylı sistem gibi güvenli bir ulaşımda yaşanan felaket ve beklenen deprem göz önüne alındığında, bu projelerin güvenli ya da bu konuda denetlendiğini düşünüyor musunuz?

Ülkede konu, iktidar eliyle yürütülen kent politikaları olduğunda nereden tutsanız elinizde kalan bir tablo oluyor karşımızda. Zaman zaman bu durumu, bu politikaları yürütenlerin kendileri de tespit ediyorlar, itiraf ediyorlar. 

Konuya belki de şuradan başlamak lazım. İstanbul'un “mega” projelere geçişiyle, Türkiye'nin neoliberal, sosyal, ekonomik dönüşümünün tarihi çakışmaktadır. Bu kent, zaten başlı başına bir “mega proje” olarak pazarlanmıştır. Türkiye'de “mega proje” kavramı ilk kez 1999 yılında resmi olarak dönemin belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından kullanılmış ve "2023 İstanbul Vizyonu" adıyla tanıtılmıştı. İstanbul'a biçilen rol, gelişmekte olan ülkeler arasında hayatta kalabilmek için küresel ölçekte bir yarışmacı kent olmasıydı. Ancak bu tanıtımlardan yaklaşık 1 ay sonra gerçekleşen 1999 Marmara Depremi, çok önemli bir eşik oldu ve bu tanıtılan "Mega Dönüşüm Projeleri", "Deprem Odaklı Kentsel Dönüşüm Projeleri" oluverdi. Deprem olgusu ve halkın afet korkusu bu büyük emlak eksenli projelerin en büyük itici gücü oldu.

Deprem olgusu ve korkusu kullanılarak çıkarılan ve büyük bir hızla bakanlık tarafından yürütülen 6306 sayılı Afet Yasası eliyle de mahalleler, evler herhangi bir bilimsel gerekçe göstermeden riskli alan ilan edilerek talan edilmekte ve edilmeye devam ediyor.

‘TEHLİKELER RAPORLARDA AÇIKÇA BELİRTİLDİ’

Oysa ki 3’üncü Havalimanı’nın pist alanındaki göçük, proje ilk açıklandığından bu yana hazırlanan bilimsel raporlarda bir tehlike olarak haber veriliyordu. Marmaray'ın açılışı öncesi pek çok uzman gibi biz de Toplumcu Meclis olarak hem halkı, hem de projeden sorumlu olanları uyarmıştık, Çorlu'daki tren faciası öncesi Makine Mühendisleri Odası bir raporla yine uyarılarını gerekli yerlere yapmıştı. Tüm bu kent politikalarının sonuçları uzmanlar tarafından sürekli ortaya konulmakta, o dinlenmiyorsa bile sadece deprem değil başka tüm afetlerde örneğin, son günlerde yaşadığımız Ordu'daki selde de görülmektedir.

3’üncü Havlimanı inşaatında göçük

Ancak son yıllardaki “mega” projeler bir seçim vaadi olarak kullanılıp, ‘icraat fetişizmine’ yaramakta… 

‘DENETİM KAVRAMININ KAMUSAL NİTELİĞİ ORTADAN KALKTI’

Halkın can güvenliği ve denetim konusuna gelirsek, mevcut yapılaşma şeklinin son yıllardaki ani yağışlarla da birleştiği günümüzde yıkılan istinat duvarlarının, çöken binaların nasıl bir denetime tabi olduğunu sormak gerekiyor. Yapı Denetim Sistemi kör topal ilerlemekte, inşaatlar kimin ellerinde ve kim tarafından ne koşullarda denetleniyor belli değil. (ki iktidarın “her önüne gelen müteahhit olamayacak” uyarısı daha dün geldi.)

Meslek odalarının proje denetimleri de kaldırıldığını düşünürsek, bu tabloda denetim kavramının kamusal niteliği zaten ortadan kalkmıştır. Devletin müteahhidi olan TOKİ bile denetlenemeyen bir kurum. 2012 yılında Samsun'da dere yatağına yapılan TOKİ konutlarında boğularak ölen 11 yurttaşımızı hiç unutmayalım. 

‘3’LÜ KATİL PROJE BÖLGENİN ÖLÜM FERMANI’

Yine iktidarın seçim vaatlerinden olan bir başka “mega” proje Kanal İstanbul, ekolojik açıdan bir “yıkım” getirdiği gibi, aktif üç fay hattının da üzerinde yer alıyor. Bu projenin bu fayları tetikleyebileceği güçlü bir ihtimal olarak dillendiriliyor. Bu açıdan bakıldığında “mega” projelerle mücadele, yaşam mücadelesi alanında nereye oturuyor? 

Bu projenin faylar üzerindeki etkisi uzmanının yanıtlayabileceği bir soru; ancak bu projelerle mücadele herhangi bir afet beklenmeksizin yaşam mücadelesinin kendisidir. Bir üçlü ‘katil proje’ olarak önümüze konan 3’üncü Köprü, 3’üncü Havalimanı, Kanal İstanbul ve çevresindeki yeni şehir projesi uzmanlar tarafından İstanbul'un hatta bölgenin ölüm fermanı olarak nitelendirilmektedir. Gerçekleştiği takdirde İstanbul; hem nüfus, hem ekoloji hem de trafik açısından yaşanılamaz bir kent olacak. 

“Mega” projelerle mücadele aslında çok boyutlu ve ölçekler arasında. Örneğin, sokaklarda bu “mega” projelerin iş hızı ve miktarı sebebiyle terör estiren hafriyat kamyonları yurttaşımızın canını almakta. Koca koca kentsel dönüşüm projeleri sebebiyle şantiyeye çevrilen mahallelerimizde yıkımlar ve malzemelerin taşınması esnasında ortaya çıkan toz, asbest halk sağlığı riski yaratmakta.

Kaynak-Mimarist

Kaynak-Mimarist1 

‘ARTIK KAÇACAK YERİMİZ YOK’

Ayrıca binlerce ağaç kesiliyor, su havzası koruma sınırları proje sınırlarına göre yeniden çiziliyor… 

Kentlerimize dair alınan yanlış kararlar, denetimsizlik, plansız kentleşme, rant odaklı betonlaşma, giderek azalan yeşil alanlar ve geçirimli yüzeyler... Tüm bunlar deprem, sel, heyelan gibi olaylarda can ve mal kayıplarına sebep olmaktadır. 

Bizleri bekleyen afetlerin yıkımının bir parçası olmayalım, olmamak için tek başımıza değil; bir arada olalım. Bu mücadele bir yaşam mücadelesi, artık hiçbirimizin kaçacak bir yeri olmadığını görelim!