M. Nergis Tekin yazdı | Meseleleri mesele etmek zorundalığı

Öykü burada bitti sananlar yanılıyorsunuz. Asıl öykü bundan sonra başlar. Çünkü şehre bir hortlak iner ya da belki bir hayalettir o şehirde dolanan kim bilir. Ne mi yapar o hortlak, kendisini azarlayan yüksek rütbelinin yolunu keser bir gece ve alıverir paltosunu üstünden!



28-10-2020 02:03

 

Dili olan ve konuşmayan, kılıcı olan ve dövüşmeyen, gerçekte sadece sefil yaratıktan başka ne ki?

Marx,1842

“Evimize ekmek götüremiyoruz”.  

“Bu laf bana abartı geldi, al bu keyif çayını iç”

Bu satırlar bir romandan alıntıymış gibi dursa da gerçeğin en ağır biçimde yaşandığı bir andan.  AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AK Parti'nin il kongresi için gittiği Malatya’da bir esnafla arasında geçen konuşmadan!  Doların 8.19 TL, Euronun 9,68 TL olduğu bir ülkede bir esnaf ile Cumhurbaşkanı arasında geçen bir konuşmadan tarihe kalan cümleler. “Ekmek yoksa pasta yesinler”den “Al bu keyif çayını iç” e kadar Türkiye’yi yöneten sağ ideolojilerin yoksulluğa bakış açısında bir değişme yok. Kapitalizmin günümüzdeki işleyiş mekanizması  neo-liberalizm için  gün geçtikçe yoksullaşan sınıf yani öldüğü söylenen ama aksine her gün daha işçileşen sınıf  “meseleleri mesele etmezse  mesele kalmaz!”

Parası olmadığı için çocuklarına iyi bir eğitim verme imkânından yoksun aileler, güvencesiz, sigortasız  işlerde çalıştığı için hastalandığı zaman hastaneye gidemeyenler, müjdeli doğalgaz haberlerinin faturalarına bir türlü yansımadığı için kışı battaniye ile geçirmek zorunda kalanlar, koronavirüse karşı kendi tedbirini kendi alamayan, toplu taşıma araçlarında tıklım tıkış işe gitmek zorunda kalanlar… Kısacası ekmek olmadığı için pasta yiyenlere  şimdi   bir de keyif çayı sunulmuş oldu. 

Evine ekmek götüremeyene “keyif çayı”, madende ölene “güzel öldüler”

Neolibral politikalardan payına pasta ya da keyif çayı kalanlar şanslılar! Çünkü  bir de  rakamdan ibaret ölüleri vardır bu düzenin. “Güzel Öldüler” denir onların arkasından. Babalardır, eşlerdir, oğullardır ya ölenler ama  onlar için sadece rakamdır. Onların ölümleri doğal, olağandır. Yoksullardır, ekmek kavgasındalardır. Onlar gider, yerlerine yenileri gelir. Cellatlarının adı da kader oluverir.  Ölmeleri sorun değildir. 

“Ücretli emek sömürüsüne dayanan, yegâne amacı  kar etmek ve karı arttırmak olan,  canlı olan her şeyi ölü nesnelere, metalara dönüştüren, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için sürekli büyümek zorunda olan,   her türlü ahlaki değere yabancılaşmış (ahlak dışı değil ahlaksız), parasal ve maddi olan, hesaplanabilir-ölçülebilir olan dışında öküzün arabanın arkasına koşulduğu” bir sistemin neoliberalizm evresinde  eve ekmek götüremeyene çözümün, keyif çayı olması esasen hiç şaşırtıcı değil. Sınıflar arası uzlaşmaz çelişkilerin ortadan  ancak sınıflar kalkınca sona erebileceğinin en somut halidir keyif çayı. Madencilerin ölümlerinin ardından “güzel öldüler” demelerine de çok şaşırmamak gerek. Buraya kadar yaşananlar neoliberalizmin doğasının gereğidir. Neydi, meseleleri mesele etmezsek mesele de kalmaz  mıydı? Ancak buradan sonra yaşananlar  sadece kapitalizm ile açıklanamaz. 

“Evine ekmek götüremeyen” esnafın, olaydan sonra sesi titreyerek yapmak zorunda kaldığı  açıklama neoliberalizmin ötesinde başka bir durumu ortaya koymaktadır ve  bu durumun üstünde durulması gerekmektedir. Esnafın evine ekmek götüremediğini görmeyen,  dili olup da konuşamayan medyanın, esnafın özür mahiyetindeki açıklaması karşısında dilinin çözülüp, konuşmaya başlamasıdır üstünde durulması gereken. Esnafın elindeki yazılı metni okurken söylediklerinin haber olup, eve ekmek  götürememesinin haber  yapılmamasıdır, üstünde durulması gereken. “Biz reisimizle, şakalaştık, reisin yanındayız, ona kayısı götüreceğiz” sözlerini söylemek zorunda  kalma hali, Türkiye’nin içinden geçtiği ağır sansür ve baskının bir yansımasıdır. 

“Güzel ölen”, cellatları kader olan  maden işçilerinin ölmesi mesele değildir de yürümesi büyük meseledir artık. Ve onlar öldüklerinde rakam olarak, kader kurbanı olarak medyada yer alır da yürüdüklerinde dili olanlar konuşmaz olur. Ermenek'te maaş ve tazminatları için 12 Ekim’de Ankara’ya yürümek isteyen ancak engellenen maden işçileri kendilerine verilen sözlerin tutulmaması üzerine bir kez daha Ankara’ya yürümek istemesini konuşamazlar.  Konuşamazlar  yürüyüşlerinin jandarma tarafından engellenmesini. “Yolu aç jandarma, geliyoruz Ankara” sloganlarını duyarlar da dillendiremezler. Onlara baktıkça insan Gogol’un Akakiyeviç’ini hatırlıyor.  

 Palto yoksa ceket giyseydin ya Akakiyeviç!

Devlet dairlerinin birinde çalışan Akakiyeviç’i. Derdini bir türlü üst makamlara anlatamayan Akakiyeviç… Dert midir ki Akakiyeviç’in altı ay boyunca dişinden tırnağında arttırıp diktirdiği palto. Koskoca makamla siz söyleyin uğraştırılır mı bir palto için! Onca makamın işi gücü yok Akakiyeviç’in çalınan paltosu için uğraşacak. Üstelik palto yoksa ceket giyiversin… Bu kadarını bile akıl edemeyen Akakiyeviç’i hatırladınız mı? Kim bilir belki de tıklım tıkış toplu taşıma araçlarında kendi tedbirini almaya çalışandır Akakiyeviç ya da doğalgaz faturasını şimdiden nasıl ödeyeceğini düşünen. Kim bilir evine ekmek götüremeyendir belki…

Hatırladınız mı kendisini? “(…) hangi daire olduğunu hiç belirtmeyelim, çünkü sivil ya da askeri bütün devlet daireleri ve buralarda çalışan görevliler, adlarını ya da görevlerinin herhangi bir biçimde anılmasına çok içerliyorlar. Bugün artık herkes kendine yönelik küçücük bir iddiayı, tüm topluma yönelik ağır bir aşağılama olarak alıyor”. Bu satırlar Gogol’un “Deli’nin Defteri” isimli eserinden. Çalıştığı dairede bir kalem müdürü olan Akakiyeviç kalem müdürüydü kalem müdürü olmasına ama yılda sadece dört yüz ruble kazanan bir memurdu. Belki de şimdi yaşasa bir beyaz yakalıydı Akakiyeviç. Ama değişmeyen gerçek o gün de yaşasa bugün de yaşasa Akakiyeviç için amansız bir düşmanın varlığı. Yok, bu düşman öyle canlı bir düşman, bildiğimiz düşmanlardan değildi. Bu düşman Petersburg’un kuzey ayazından başka bir şey değildi. Yüksek rütbeli memurları bile donduran bu rüzgârın Akakiyeviç gibi düşük rütbelileri ne yaptığını varın siz düşünün. Düşük rütbeli memurlar kendilerince bir çözüm üretmiş gerçi, tabi buna çözüm diyebilirsek. “Yapabilecekleri tek şey, evleriyle daireleri arasındaki dört beş sokağı olabildiğince hızla koşarak aşmak, sonra da kendilerini hademe odasına atarak, yolda buz tutmuş bulunan memuriyet yetenekleri çözülüp de yerine gelene dek oldukları yerde bir güzel tepinmektir.”  Bizim Akakiyeviç’te her ne kadar bu yöntemi uygulamaya çalışsa da ne yazık ki sırtında ve omzunda oluşan sızıları engelleyemeyen düşük rütbeli memurlardandı.  Çünkü sırtında herkesin sabahlık diye dalga geçtiği çuha kumaşından yapılmış astarı bile erimiş bir paltosu vardı. Ama Akakiyeviç’in yeni bir palto alması matematiksel olarak imkânsızdı. Aldığı para ortadaydı. Çaresiz paltosuna yama yaptırmaya karar verdi. Gerçi yamamaktan yeni yama yapacak yer bile yoktu ya… Ve beklenildiği üzere paltosunu yamayacak hiçbir terzi bulamadı. 

Akakiyeviç için artık yapılacak bir şey yoktu. Yeni bir paltonun ederi yüz elli ruble kadardı. Dünyası başına yıkıldı ama mecburdu. Tam altı ay sonunda kavuşabildiği Akakiyeviç yeni paltosuna.

Bir palto için açlığa katlanan düşük rütbeli Akakiyeviç paltosunu sırtına geçirdiği gün yüksek rütbelilerin daveti ile şaşırır ve davete gitmeye karar verir. Dönüşte paltosu çalınır. Her vatandaşın yapabileceği gibi komisere gider. Aldığı yanıt çok manidardır. Komiser paltodan çok Akakiyeviç’in gecenin o saatte niye sokakta olduğunu sorgular. Komiserden iş çıkmayacağı kesindir. Memur arkadaşlarının önerisi ile mevkili, önemi yüksek bir kişiye derdini anlatmaya karar verir. Bu önemli kişi yerini hazmedemeyen eskiden çokta önemli olmayan bir kişidir. Memuriyette en yüksek rütbelerden birini alınca aklı başından çoktan gitmiştir. Akakiyeviç’i uzun süre beklettikten sonra nihayet huzuruna buyur eder. Cevabı: “Bu makam her önüne gelenin canı istediğinde gelip başvuracağı bir makam mıdır?” Değildir elbette, bir paltodur altı üstü çalınan, bunun için uğraştırılır mı hiç kocaman rütbeli insanlar. Neydi “meseleleri, mesele etmezsek mesele kalmazdı”. Ah Akakiyeviç bilmiyordu ki bunu!

Hayatında hiç duymadığı azarları işitmiş karmakarışık duygular içinde umutsuz Petersburg tipisinin altında yürüdü Akakiyeviç. Üşüdü. Eve ulaştığında hastalanmıştı bile. Son sözü mü? Tabii ki ‘palto’ olmuştu son sözü.

Öykü burada bitti sananlar yanılıyorsunuz. Asıl öykü bundan sonra başlar. Çünkü şehre bir hortlak iner ya da belki bir hayalettir o şehirde dolanan kim bilir. Ne mi yapar o hortlak, kendisini azarlayan yüksek rütbelinin yolunu keser bir gece ve alıverir paltosunu üstünden! Çünkü onca çalışmaya rağmen altı ayda diktirebildiği ve uğruna hastalanıp öldüğü palto alın teridir onun. Emeğidir. İşte o yüzden meseleleri mesele etmek zorundadır.