M. Nergis Tekin yazdı | AKP'nin yeni rejim inşa süreci ve İstanbul Sözleşmesi

"En sonda söylenecek olanı burada ifade edecek olursak AKP’nin İstanbul Sözleşmesi’ni imzalarken de kadına, aileye, eşcinsellere bakışı bugünden farklı değildi. O nedenle “ne oldu da sözleşme yürürlüğe girdikten altı yıl sonra iptali konuşuluyor?” sorusu en iyi ihtimalle safça bir soru olarak kabul edilebilir.  Değişen AKP değildir. Koşullardır. Yoksa AKP hep bildiğimiz AKP’dir..."



12-08-2020 00:44

M. Nergis Tekin

“Gerçek her zaman somuttur”
                                  V. Lenin

 

"Nereden nereye geldik?”,  “Artık içine kapalı bir Türkiye yerine, dünyayla bütünleşen bir Türkiye olacağız.” “Dantel örer gibi bu yolu öreceğiz. Yolumuz açıktır”…  Bu cümleler AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Aralık 2004 tarihinde Brüksel Zirvesi sonrası kurduğu cümlelerden bazılarıdır. 16 Aralık 2004, AKP’nin yeni rejim inşası için tarihi bir gündür.

AKP o dönem kendi varlığının toplumsal rıza inşası için, 16 Aralık 2004 müzakeresini büyük bir zafer gibi parlatmaya ihtiyaç duyuyordu. Medyanın da yardımı ile iç siyasette bir algı yaratılması gerekiyordu. Ankara’da gündüz vakti patlatılan havai fişekler ile AB şöleni düzenleme organizasyonunu bu yeni rejim inşasının bir sacayağı olarak okumak İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını daha bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmeye olanak sağlar.

Birbiri ile alakasız gibi gözüken iki süreç gerçekte birbiri ile son derece ilişkilidir. Lenin’in “Gerçek her zaman somuttur” sözü; 16 Aralık 2004 yılında da İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 24 Kasım 2011’de de ve hatta sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1 Ağustos 2014 tarihinde de toplumsal süreçleri doğru okumak isteyenlere yol göstericidir.  AKP’nin ilerici bir takım sözleşmelere imza atmış olması AKP’yi ilerici bir parti haline getiremez. Bazı koşullar altında ilerici gibi gözüken hamlelerde bulunanlar o anın koşulları ile değerlendirilip mutlak bir anlamda “ilerici” olarak etiketlenemez. Ancak AKP o dönem, Türkiye liberalleri tarafından ve dahi liberal sol tarafından ilerici bir parti olarak görülmüştür. Oysa bir hareketin ilerici olarak etiketlenmesi için o hareket tarihsel bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. 

AKP’NİN İKTİDARA GELDİĞİ İLK GÜNDEN BUGÜNE DEĞİŞMEYEN HEDEFİ, SİYASAL İSLAM PROJESİ!

AKP’nin ılımlı İslam projesi kapsamında kurulmuş bir parti olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkeleri ile bir hesaplaşma içerisinde doğduğu ve fakat bu hesaplaşma sonucunda daha ileri bir Türkiye değil daha geri bir Türkiye hedefi olduğu, 16 Aralık 2004 tarihinde de İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülke unvanını aldığımız 24 Kasım 2011’de de somut birer gerçekti. Fakat kimileri bu somut gerçeği görmek istemedi.

Herhangi bir kişinin ya da partinin toplumsal yaşamdaki yerini bulmak, toplumsal fikirleri ve teorilerini çözümleyebilmek için o toplumsal fikirler ve teorilerin sınıf mahiyetini akılda tutmak zorunluluktur. AKP’nin sınıf mahiyeti bir başka yazının konusu olabilecek kadar derin bir meseledir. Ancak AKP ait olduğu sınıfa uygun bir siyasal stratejiyi iktidara geldiği ilk günden bugüne uygulamayı sürdürmüştür. Hiçbir zaman kendi sınıf mahiyeti ile çelişen bir tutum içerisinde olmamıştır. Ancak ana hedefine giden yolda zaman zaman ilerici gibi durabilecek adımlara imza atmaya mecbur kalmıştır. Bu mecburiyetin nedenini de iktidarının devamı için “ittifaklar kurma zorunluluğu” olarak görebiliriz. En sonda söylenecek olanı burada ifade edecek olursak AKP’nin İstanbul Sözleşmesi’ni imzalarken de kadına, aileye, eşcinsellere bakışı bugünden farklı değildi. O nedenle “ne oldu da sözleşme yürürlüğe girdikten altı yıl sonra iptali konuşuluyor?” sorusu en iyi ihtimalle safça bir soru olarak kabul edilebilir.  Değişen AKP değildir. Koşullardır. Yoksa AKP hep bildiğimiz AKP’dir.

Şimdi bir kez daha AB şöleninin yapıldığı 17 Aralık 2004 yılına dönecek olursak bu tarihten sonra özellikle 2010 referandumuna kadar AKP “ileri demokrasi”, 3Y ile mücadele “yoksulluk, yolsuzluk ve yasakların kaldırılması” sürecinde, demokrasi ile görünürde barışık bir strateji belirlemişti. Bu stratejisinin en büyük ittifakı ise liberaller (sol liberaller diye de okunabilir) ve medyaydı.

AKP yeni rejim inşası sürecinde medyanın önemini, henüz iktidara geçtiği ilk günden itibaren fark etmiş bir partidir.   AKP’nin, yeni rejimin inşası için  “ileri demokrasi” evresinde, yazılı ve görsel medya bu algıyı oluşturabilmek için hazır kıta bekliyordu.

Aralık 2004 Brüksel görüşmesinin ardından mottosu “Aydınlık Türkiye’nin Habercisi!” olan Yenişafak Gazetesi   “Başardık” diyordu. Haberin detaylarında “Önceki gece 'Kıbrıs kilidi'ne takılan Brüksel zirvesi, çetin pazarlıkların ardından uzlaşma ile sonuçlandı. Erdoğan'ın, "Ankara'ya dönerim" sözü, liderlerin geri adım atmasında etkili oldu” cümleleri yer alıyordu (https://www.yenisafak.com/arsiv/2004/aralik/18/index.html). 18 Aralık 2004 tarihinin gazete manşetleri demokratikleşen Türkiye(!) adına sıraya girmiş gerçekte olmayan AB üyeliğimizi kutluyor, bir yandan da Başbakan Erdoğan’ın, Brüksel’deki dik duruşunun hakikatte olmayan zaferdeki etkisini, tüm Türkiye’ye duyuruyordu.  Milliyet “Kıbrıs dayatmalarının sürmesi üzerine Erdoğan bye bye diyerek kapıdan çıktı” manşetini kullanmıştı. Sabah “AB’ye onurlu ve büyük adım Avrupa İhtilali”, Tercüman “Yeni Yıldız. Başbakan Erdoğan kararlı durdu. AB’nin tuzaklarla dolu metni, istediğimiz gibi değişti. Türkiye’ye Üyelik Kapısı Açıldı”  diyordu.  Hürriyet “Avrupa'nın yıldızıyız”, Posta, Kemalistlere de göz kırpma çabası ile “Atam Rahat Uyu”, Akşam Gazetesi “Dik durduk kazandık”, Milliyet ise Yeni Türkiye sloganını tercih ederek “Yeni Avrupa yeni Türkiye” başlıkları ile gerçek olmayan AB zaferini kutluyor ve iktidara destek oluyordu. Türkiye’nin AB’ye giriyormuş gibi gösterilmesi medyanın da yardımı ile gerçekleştirilen bir algı showa dönüştürülmüştü.

AKP’nin ileri demokrasi ağlarıyla ördüğü Yeni Türkiye projesinde AB ile kazanılan gerçekte olmayan başarılar ise Türkiye sağ ve sol liberallerinden destek alıyor, ülke hızla 2010 referandum sürecine gidiyordu. Anayasa değişikliği yeni rejimin inşası için önemliydi. Bu uğurda uzunca bir süre Türkiye demokratikleşiyormuş gibi gözükmeli ve AKP birçok kesimden destek alarak ““Dantel örer gibi” yolunu örmeliydi ki yolu bu anlamda açıktı.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ TARTIŞMALARI SİYASAL İSLAM REJİMİNE GEÇİŞİ HIZLANDIRMA PROJESİNİN BİR YANSIMASIDIR!

İstanbul Sözleşmesi ise referandumdan bir yıl sonra mecliste bütün partilerin desteği ile oy birliği ile imzalanan bir sözleşmedir. Yine “yetmez ama evetçileri”, liberalleri eleştirenler haksız çıkmıştı! AKP, 2011 yılında kadın hakları konusunda da dünyada bir ilke imza atmıştı!

O günden akıllarda AKP milletvekili Nurettin Canikli’nin şu sözleri kalacaktı   “(…)Türkiye bu sözleşmenin hazırlanmasında ve sonuçlandırılmasında öncülük eden ülkelerden bir tanesi, on üç ülkeden bir tanesi. ... Ve daha önemlisi belki, Parlamentosundan geçiren, yasalaştıran ilk ülke olma onuru da inşallah bize ait olacak biraz sonra. Hepimize ait olacak, bütün milletvekillerimize, Türkiye'ye ait olacak. Bu gurur gerçekten çok tarihî bir anın da yansımasını ifade ediyor.” 

Şimdilerde ise daha önce gurur duyulan bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi AKP medyasının hedefinde. Türkiye büyük bir ekonomik çıkmazın içerisindeyken, sınıf çelişkileri gitgide derinleşirken medya birden AKP’nin sözleşmenin 4/3. maddesinde geçen ‘cinsel yönelim’ ifadesinden rahatsız olduğunu, sözleşmedeki bazı ifadelerin ve maddelerin Türk aile yapısına ve ahlaki değerlere aykırı olduğunu yazıp çizmekte, ekranlarda sözleşmenin tarafı kadınlara söz vermeden tartıştırmaktadır. Medya,  kimi zaman açıktan kimi zaman ise örtülü olarak, kadınsız tartışma programları ile sözleşmenin kaldırılmasını isteyen seslerden yana bir tavır sergilemektedir.

YENİ REJİM İNŞASINDA MEDYA İÇİN BİR DÖNEM PARLATTIĞI PROJELERİ ŞİMDİ SÖNDÜRME ZAMANI

Hiçbir kadın konuşmacının yer almadığı tv programlarında, İstanbul Sözleşmesini Türk aile yapısını bozuyor ve eşcinselliği özendiriyor diye eleştiren gazetelerde ve köşelerde acaba 2011’de durum neydi, sözleşmeye o tarihte medyanın eleştirileri ne şekilde olmuştu? diye insan doğrusu merak ediyor.

Dönemin arşivleri incelendiğinde o tarihte hiçbir medya kuruluşunun, gazetecinin bu sözleşmeye itirazı ile karşılaşılmamaktadır. Eğer aşağıda ismi geçecek olan gazetecilerin ve gazetelerin sözleşme imzalandığında ve yürürlüğe girdiğinde itirazlarını dile getirdikleri bir köşe yazısı, bir tv programı kaydı varsa kamuoyu ile paylaşmalıdır.

AKP’nin o dönemdeki siyasal stratejisine  (AB’ye giriş vaatleri, vesayetle mücadele)  uygun olarak Emine Erdoğan’ın toplantı açılışındaki konuşması birçok tv kanalında canlı olarak yer almıştı. Emine Erdoğan’ın, Nazım Hikmet Ran'ın "Kız Çocuğu" adlı şiirini ağlayarak okuması ve toplantıya katılan diğer ülkelerin liderlerinin eşleri (Esma Esad da toplantıda yer alan isimler arasındaydı)  ile hazırlanan çağrıyı okuması “İleri demokrasi” adına canlı olarak Türkiye’ye izlettirilmişti.

2014 yılından beri yürürlükte olan bir sözleşmenin tartışmaya açılması ve bu tartışmada medyanın tutumu AKP’nin ana hedefe giden siyasal stratejisinde bir süreden beri göstermiş olduğu değişimin bir yansımasıdır. İleri demokrasi ve 3Y söylemi AKP için miladını yavaş yavaş doldurmuştur. Özellikle 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ile AKP başka bir evreye geçmiştir. Yeni Rejimin kurulumunun hız kazandığı ve “demokrasi birliği” aldatmacasının çöktüğü bu evrede AKP kimi zaman keskin adımlar atmakta kimi zaman ise bu adımları oluşan tepkiler üzerine geri çekmektedir.

Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın, 27 Temmuz Pazartesi günü yayımlanan yazısında İstanbul Sözleşmesi'ni savunan kadınlara "fahişeler" diyerek hakaret etmesini AKP’nin 2014 yılı ile değiştirdiği evre ile açıklamak mümkündür. Abdurrahman Dilipak, İstanbul sözleşmesinin onaylandığı ya da yürürlüğe girdiği tarihte de bir köşe sahibiydi. Ancak taramalarda İstanbul Sözleşmesi’ne o tarihlerde etmiş olduğu tek bir itiraz yazısına rastlanmamaktadır. Şimdi yüksek sesle bu itirazı üst perdeden dile getiriyor oluşu AKP’nin içinden geçtiğimiz süreçte hızlandırdığı yeni rejim inşası ile paralel değerlendirilmelidir.

Yeni Şafak yazarı ve eski AKP milletvekili Yasin Aktay ise İstanbul Sözleşmesi’nin etkinliği arttıkça kadına yönelik şiddetinin de artığını öne süren bir yazı ile şimdi sözleşmenin karşısında yer almaktadır. Fakat kendisinin de o dönem için bir itiraz yazısına rastlanamamıştır.

Abdülkadir Selvi ise Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde “İstanbul Sözleşmesi ele alındığında uygulamadan kaynaklanan sorunların da masaya yatırılması gerekiyor. Ama görünen bir gerçek var. Tüm kutsal dinlerce sapkınlık olarak tarif edilen eşcinsellik meşrulaştırılıyor, normalleştiriliyor ve yaygınlaştırılıyor”  (http://yazar.io/yazar-abdulkadir-selvi_2497/#) diyerek sözleşmeye karşıtlığını gösteriyor. Ancak Selvi’nin de o tarihte sözleşmeye bir itiraz yazısı tespit edilmemiştir.

Sözleşmenin iptali konusunda fikir beyan eden hatta sözleşmeyi savunanlara hakaret eden bu isimlerin sözleşmeye bunca zaman itiraz etmemeleri şaşırtıcı değildir. Eski AKP Milletvekili Mehmet Metiner’in İstanbul Sözleşmesi’nin kabulü için yaptığı açıklamada, “İtiraf ediyorum, neye oy verdiğimizi bilmeden el kaldırdık” demesi de şaşırtıcı değildir. AKP iktidarı siyasal rejim değişikliğine giden yolda medya ile birlikte güzel bir “kandırıldık” stratejisi benimsemiştir. Oysa kandırılan bu süreçte AKP’den demokrasi bekleyenler olmuştur.

Her zaman somut olan gerçek ise İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı gün de, bugün de AKP’nin hedefleridir. İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden bu yana kadına yönelik şiddet elbette ki bitmemiş hatta tırmanarak artmıştır. Ancak bu sözleşme ile ilgili bir sonuç değildir. Yeni Türkiye’nin, kurulmak istenen yeni siyasal İslam rejiminin bir sonucudur.

EN SOMUT GERÇEK İLERİCİ MÜCADELENİN GÜÇLENEREK SÜRECİĞİ GERÇEĞİDİR!

Somut olan diğer bir gerçek ise 6284 sayılı Kanunun maddelerinin 9 yıl önceki ile aynı olduğu gerçeğidir.

Somut olan bir başka gerçek ise medyanın o dönemde AKP stratejileri gereği parlattıklarını şimdi söndürmek zorunda olduğudur.

Somut olan bir başka gerçek toplumun her alanında gerici söylemlerin yüksek perdeden artık dile getiriliş evresine geçildiği gerçeğidir.

Yarın sözleşme tepkilerden çekinilerek henüz zamanı değil diye iptal edilmeyebilir. Ya da Ayasofya’nın cami yapılması ile hız kazanan siyasal İslam rejiminin tamamlanması süreci kapsamında iptal de edilebilir.  Ancak en somut gerçek kadınların da dâhil olduğu sömürülen sınıfların ilerici mücadelesinin devam edeceği gerçeğidir.