M. Nergis Tekin yazdı | Adaletin boşluğunda parlatılan bir medya ikonu: Müge Anlı!

"Devletin aygıtlarının işlevselliğini yitirdiği, tüm kurum ve kuruluşların parti devletinin devamı hizmetini gördüğü yerde doğan boşlukları dolduracak mekanizmalara ihtiyaç duyulur. Medya da o boşlukları dolduracak en işlevsel alandır. Müge Anlı bilerek ya da bilmeyerek bu defa boşluğu doldurup yargı dağıtırken parti devleti içinde yaşanan çatışmalı, mayın döşeli bir alana girdi ya da girdirildi..."



30-09-2020 00:55

M. Nergis Tekin

Anayasa’nın 2. Maddesine göre Türkiye bir hukuk devletidir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasaya göre demokratik bir hukuk devleti olarak yönetilmesi gerekmektedir. Yazılı maddelere göre ülkemizin sadece hukuk devleti olma niteliği yok. Daha birçok niteliklere sahip bir ülkeyiz. İyi anlamda.  Yazılı metinlere göre!

Peki, Türkiye gerçekten bir hukuk devleti midir?

Öncelikle yazıya devam etmeden önce “hukuk devleti” olmakla ilgili kişisel düşüncem, kapitalist düzenin hâkim olduğu, egemen ideolojinin kapitalist ekonomi olduğu bir düzende hukuka duyulan inancı sorgulamaktan yanadır. Bu anlamda da Eleştirel Hukuk Çalışmaları (EHÇ) olarak adlandırılan özel bir konferans ile bir araya gelen kuramcıların yaklaşımlarına katılmamak elde değil. Yazının ve zamanın sınırlılıklarından dolayı EHÇ’ye burada detaylıca yer vermek, konunun odağını dağıtmaya sebep olacaktır. Daha önceki bir yazımda da kullandığım gibi EHÇ’nin “hukuk siyasettir” yaklaşımından yola çıkarsak “Türkiye gerçekten bir hukuk devleti midir?” sorusuna cevap değişecektir. Bu başlı başına başka bir yazının konusudur.

Türkiye’de, 1980’li yıllarla birlikte adalet mekanizmasındaki kronik bozuklukların AKP iktidarı ile birlikte giderek ağırlaştığı her aklı başında insanın göreceği kadar nettir. Bir Yargıtay Başkanı 2000’li yılların başında, “hakimler cüzdanları ve vicdanları arasında sıkışmıştır” demişti.  Asgari demokrasilerin olduğu bir toplumda asla kabul edilemeyecek ve tepkilere neden olacak bu söz, Türkiye’de birkaç gün içinde unutulmuştu. O günden bu yana Türkiye hukuki skandalların yaşandığı, hukuki ihlallerle anılan bir ülke olma yolunda hızla ilerledi. Özellikle 2015’ten sonra hukukun kaygı verici düzeyde kötüleştiğine dair birçok konsey ve örgüt, Türkiye’ye yönelik uyarılarda bulundu.

Türkiye, 2019 yılı Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde (rule of law ındex) 126 ülke arasında 109. sırada yer aldı. BBC’nin haberine göre Türkiye aynı endekste 2014'te 59., 2015'te 80., 2016'da 99. sıradaydı.

Artık Türkiye’de mahkeme kararlarının, hukuka aykırı biçimde yerine getirilmediğini söylemek bilindik bir gerçeğin tekrarı. Savcıların üstüne uzun süre üzerinde çalıştıkları dava dosyalarından birdenbire el çektirildiğini söylemek de pek bir şey ifade etmiyor. Kanıksanmış bir durum halinde. Yine hâkim ve savcıların keyfi şekilde başka mahkemelere tayin edildiğini hatta bazen bunun da yetmediği yerde meslekten ihraç edilebildiklerini söylemek de pek bir anlam taşımıyor. Öyle ki artık ülkenin İçişleri Bakanı ünvanlı ve genellikle “hedef gösterme” deyince aklımıza ilk önce onun ismini getirdiğimiz ki bu belki de o taraftan bakınca bir gurur vesilesi olabilir. Evet, artık ülkemizde İçişleri Bakanı, Anayasa Mahkemesi Başkan’ı Zühtü Arslan’a “Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım. Hadi git gel, özgürüz ya. Tamamen her şey güvenlik altında, hadi git. Niye polis koruması alıyorsun, niye eskortlarla geziyorsunuz" diye sesleniyordu. Sonuçta, bazı ülkelerde AYM Başkanları işe bisikletle gidip- gelebilir bazı ülkelerde gidip- gelemez!

Türkiye’de AYM Başkanı’nın bisikletle işe gidip gelemeyeceğini, daha açık ifade ile ülkemizin güvenli bir yer olmadığını söyleyen Bakana katılmamak mümkün değil. Bu konuda eminim hepimiz Bakanla aynı fikirdeyiz!

Türkiye sadece AYM Başkanı için güvenliksiz bir ülke değil elbette. Listede hepimize yer var. Ama son zamanlarda bir sokak ortasında saldırıya uğrayan vekiller, gazeteciler, hatta cenazede saldırıya uğrayan parti genel başkanları için de güvenli değil. Ve bu güvensiz ortamda 2020 yılının Haziran ayında en az 27, Temmuz ayında 36, Ağustos ayında 27, bu yılın Mart ayı itibariyle son 18 senede 15 bin 557 kadın öldürüldü. AYM Başkanı’nın bisikletle işine gidip gelmesinin tehlikeli olduğu devletin en üst mecralarınca söylendiği için 18 senede 15 bin 557 kadının öldürülmesinde elbette çok şaşılacak bir durum yok! Tabii kadınların can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan mekanizmalar için şaşılacak bir durum yok. Hatta bize göre politik olan cinayetlerde hayatlarını kaybeden kadınların katillerinin bulunmaması, bulunduktan sonra adaletin önünde yargılanıp cezalarını almamaları da onlar için önemli değil.

Emekli General AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde bir yıl sigortasız çalıştırılan Nadira Kadirova’nın, Ünal’a ait silahla göğsünden vurulması, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün “intihar” beyanıyla olayın üzerini hızlıca örtmeye çalışması, Özbekistan’da cenaze evinde polisin beklemesi, ailenin tehdit ediliyoruz demesi, ailenin avukat talebinin, pek çok avukat tarafından reddedilmesi, dava ile ilgilenen avukatların gizlilik kararı varmış gibi dosyaya ulaşamamaları ne İçişleri’nin ne de Adalet Bakanlığı’nın görev alanındaki konulardı. Şirin Ünal’ın dosyada şüpheli olarak adının geçmesi gerektiğini biz adalet mercilerinden bekliyor olabiliriz ama bu bizim ayıbımız! Çünkü onların işi başka.

11 yaşındaki Rabia Naz’ın şüpheli ölümü için de adalet istemek ailenin ve aileye destek olmaya çalışanların ayıbı!

28 Mart 2019 yılında AKP Milletvekili Tolga Ağar'ın Elazığ’daki evine gittikten bir gün sonra ölü bulunan gazeteci ve üniversite öğrencisi Yeldana Kaharman için de Adalet Bakanlığı’ndan adalet istenmemeliydi.

“Bir TV programcısı değildir savcı. Varsa bir delilin arkadaş; yeri adliyedir, karakoldur”

Sorunlu bir hukukun bile olmadığı ülkede Adalet Bakanlığı’nın ilgi alanına girmeyen cinayetler için uzun zamandır başvurulan yer Müge Anlı’nın stüdyosuydu. Stüdyosuydu diyoruz çünkü Adalet Bakanlığı kısa bir süre önce altına imzamızı atacağımız, kendi varlığının farkına vardığı bir çıkışta bulundu ve dedi ki “Bir TV programcısı değildir savcı. Varsa bir delilin arkadaş; yeri adliyedir, karakoldur”… Oysa ülkede adalet mercilerini meşgul etmek istemeyen, adaletten umudunu kesen değil, adalet mercilerini meşgul etmek istemeyen yurttaşlar şaşırtıcı şekilde cinayetleri aydınlatan Müge Anlı’ya başvuruyordu. Ancak Müge Anlı bugüne kadar ne Nadira Kadirova ne Rabia Naz ne de Yeldana Kaharman için ekranlardan adalet aramamıştı. Aramalı mıydı? Adaletin işlediği bir ülkede elbette ki adalet ekrandan aranmamalı, gazeteci yargının işi olan yargı dağıtma alanına girmemelidir. Ancak Barış Terkoğlu’nun Cumhuriyet’te yer alan yazısında ifade ettiği gibi Anlı, “uzun yıllardır güvenlik kurumlarının “sorumluluğunu üstlenen” bir program yapıyor. Kimi zaman kayıpların peşine düşüyor, kimi zaman aile içi mahrem sırları açıklıyor, kimi zaman cinayetlerin peşinden koşuyor. Şaşırtıcı, ama sonuç da alıyor. Devlet kapısında derdine derman bulamayanlar, çözümü Anlı’da arıyor”. Durum böyle olunca da ucunun siyasilere dokunduğu kadın cinayetlerine Anlı’nın hiç değinememesi düşündürücü.

Hukuk sisteminin ilgi alanına girmeyen konularda yargı dağıtmak Müge Anlı’nın işiydi. Ya da şöyle mi demeli; adalet sisteminin çöktüğü yerde yargı, medya aracılığı ile Müge Anlı’ya dağıttırılıyordu!   Dağıttırılıyordu diyoruz çünkü belli ki artık Adalet Bakanlığı “bir dakika ben varım, yargı dağıtmak benim işim” demeye karar vermiş. Adalet Bakanlığı’nın bir anda görevlerini hatırlamasına sebep olan olay ise 3 Haziran’da, Aleyna Çakır isimli 21 yaşındaki genç kızın, tavana asılı olarak bulunması ile başlayan süreçtir. Müge Anlı’nın kamuoyu ile paylaştığı delillere göre Çakır’ın erkek arkadaşı Ümitcan Uygun, ilk bakışta intihar gibi gözüken Aleyna Çakır’ın ölümden sorumluydu. Uzun yıllardır ekranlardan yargı dağıtan Müge Anlı, Ümitcan Uygun’un verdiği ifadeyi, adli tıp raporunu, dayak videolarını Albayraklar’a ait ATV ekranlarından kamu ile paylaştı.  Uygun’un birileri tarafından korunduğunu ima etti.  Uygun tarafından tehditler aldığını canlı yayında söyledi. Bir süre sonra da Ümit Can Uygun’un annesi Gülay Uygun’un ormanlık alanda intihar etti haberi geldi. İntihar sonrası aile durumdan Müge Anlı’yı suçladı. Uygun’un eşi karısının intihardan önce “Benim ölüm nedenim Müge Anlı’dır” notu yazdığını iddia etti. Bu suçlamanın ardından adalet dağıtma görevi verilen Anlı hedef tahtasında kendisini buldu. Çünkü Aleyna Çakır cinayeti artık çok net şekilde bellidir ki tıpkı Nadira Kadirova gibi, tıpkı Rabia Naz gibi, tıpkı Yeldana Kaharman gibi bir cinayetti. Ucu, korunması gereken birilerine dokunuyordu.

Devletin aygıtlarının işlevselliğini yitirdiği, tüm kurum ve kuruluşların parti devletinin devamı hizmetini gördüğü yerde doğan boşlukları dolduracak mekanizmalara ihtiyaç duyulur. Medya da o boşlukları dolduracak en işlevsel alandır. Müge Anlı bilerek ya da bilmeyerek bu defa boşluğu doldurup yargı dağıtırken parti devleti içinde yaşanan çatışmalı, mayın döşeli bir alana girdi ya da girdirildi. Ancak tüm bu tartışmaların ortasındaki gerçek 2020 yılının Haziran ayında en az 27, Temmuz ayında 36, Ağustos ayında 27, bu yılın Mart ayı itibariyle son 18 senede 15 bin 557 kadının öldürülmüş olmasıdır. Gerçek katil zanlılarının ya da katil zanlılarının yakınlarının kendilerini aklamak için milliyetçi kimliklerini ifşa etme çabalarıdır, devletin üst kademesinden kişilerle daha önce çektirdikleri fotoğrafları paylaşmalarıdır. Müge Anlı’nın ya da medyanın savcılığa soyunmaması için devreden çıkan adalet mekanizmasının yeniden tesis edileceği bir düzenin kurulmasıdır gerçek.