Londra'da bir gazeteci Nida Dinçtürk anlattı: 'Göçmenin göçmene ettiği zulmü, yereller etmiyor'

''Buraya gelen her yeni göçmene sanki kendi yemek tabağından bir çatal yemek alıyormuş gibi davrandığı için diğer göçmenler, onun halinden anlamaya çalışmıyorlar ve ona yardımcı olmuyorlar. Yani bir tarafın diğer tarafı anlamaya gerçekten niyeti ve isteği olması lazım, zaten vicdan dediğimiz şey de bu. Empati ondan sonra geliyor. Empati kimseye hedef olup yüklenmiyor. Bence kişinin vicdanına bağlı olarak geliştirdiği bir yetenek diye düşünüyorum. Haliyle burada da bir arada yaşayabilmek için gerekli öncüllerden biri de bu bence.''



05-03-2021 12:34

Hilal Seven - Londra

Bu söyleşi dizisini hazırlayan gazeteci de dahil söyleşilere konuk olan tüm kişiler Türkiye dışında yaşayan ve Türkiyeli olan kimselerdir. Söyleşiler, Türkiye dışında yaşamaya dair fikir ve bilgi vermek, konukların yeni yaşamlarından hikayelere tanıklık etmek amaçlıdır. 

Nida Dinçtürk Türkiye’den İngiltere’ye gazetecilik yolculuğunu anlattı. 

Gazeteci Nida Dinçtürk, geçmişte Dünya Gazetesi, TRT Türk ve Sputnik Türkiye'de editörlük ve muhabirlik yaptı, Milliyet Kitap Eki, Milliyet Sanat Dergisi, İyi Kitap ve gazeteduvaR mecraları için kitap incelemeleri yazdı ve röportajlar yaptı. Medyapod'da Anlatsam Roman Olur adında bir kültür-sanat podcast'i ile birlikte Dünya Podcast’i yapıyor. Aynı zamanda Dünya Bülten ve Fikritakip isimli haber platformlarının kurucusu. 

Bize biraz kendinden bahseder misin?

(Gülüyor) Zor bir soru. İstanbul Üniversitesi gazetecilik mezunuyum. Gazetecilik bölümünü kazanınca karalar bağlamıştım ama kaderimmiş yani. Mezun olduktan sonra bağımsız yazar olarak çalışmaya başladım. Önce çocuk kitapları incelemeleri yazdım. Tabii bir süre ajanslarda süründüm tahmin edersin ki. Bir gün Cem Erciyes’e, ben Radikal’de staj yapmak istiyorum diye mail attım. Cem Erciyes de çok tatlı bir adamdır sağ olsun beni görüşmeye davet etti ama farklı bir iş için görüştük. TRT Türk’te bir tarih programı için anlaştık ve ben sonrasında süresiz bir staja başlamış oldum. Bir süre sonra tarih programı bitirildi ve Açık Şehir adlı bir kültür sanat programına devam aldım. Yaklaşık bir yıl boyunca kitap karşılığı Açık Şehir’e destek verdim. Ama tabii işsizlik var, alternatif yaratmaya çalışıyordum. Sonra Sputnik Türkiye’de hem muhabir hem editör olarak çalışmaya başladım. Tam da 2013 yılı, Gezi Parkı olayları zamanı, kafamızda üstüne yazıcıdan çıktı aldığımız basın yazısını yapıştırdığımız bisiklet kaskı var, sözde kafamıza bir şey isabet etmesin diye ama aslında hiçbir şey ifade etmiyor tabii ki. 

Bir anlamda gazeteciliğin zor dönemlerinde alanda habercilik yaptın?

Aynen öyle, o zaman sarı basın kartı almak hayal tabii. Polis gözaltına almasın diye ozalitten yapılmış basın kartlarıyla alana gidiyoruz. Benim için aslında hem çok heyecanlı hem de korkulu dönemler. Şeyi hiç unutmuyorum mesela, 31 Mayıs günü ben tesadüfen Taksim’deydim ve polis gaz fişekleri attığında Atatürk Kültür Merkezi’nin önündeydim, metal perdeler vardı. Bir anda polis saldırmaya başlayınca gayri ihtiyari kaçmaya başlıyorsun çünkü o zamana kadar polisin coplamasına alışıktık biz, polis gaz bombasını bizi dağıtmak için atıyordu, gaz bombasını bir silah olarak kullanmıyordu. AKM’nin metal perdelerine vurmaya başladıkları an şunu fark ettim, koşuyorum ve ayağımı kaldırdığım her yere bir gaz fişeği düşüyor, hedef alınıyorum yani. Bunu fark ettikten sonra biraz alana çıkmaya korktuğumu hatırlıyorum. 

GAZETECİLİĞE KISA ARA: ÇOK ZOR KARAR…

Ne kadar sürdü sahada çalışman?

Gezi Parkı boyunca ben alandaydım, Berkin Elvan vefat ettiğinde cenazedeyim. Hep alandan canlı bildirdim. Bu arada bu çok önemli bir tecrübeydi benim için. Sonra onu yerel seçimler takip etti, ardından 17-25 Aralık dönemi yaşandı. Ben o zaman beynimin yandığını fark ettim, çalışamıyordum artık, yani eve tesadüfen gidiyordum. Bir taraftan çok ciddi bir zihinsel mesai, çalışma koşulları zaten malum olduğu için ayrıca tarif etmeye gerek duymuyorum ve gazeteciliği bırakabilirim diye düşünmeye başladığım dönemlerdi. Özel bir bankadan iş teklifi aldım. Bir prodüksiyon elemanına ihtiyaçları vardı, benim de iş aradığım bir dönemdi, çok zor bir karardı ama peki dedim. Böylece tam zamanlı gazeteciliği bırakarak 4,5 yıl bankada çalıştım. Fakat o yıllar içinde hep gazetecilik yapmak için bir çatlak aradım. Ama o işin hakkını da yemeyeyim, bir tür iç iletişim işi olduğu için o sayede yasaklar sırasında ben Cizre ve Mardin’e gidebildim. O bölgeyi o vesileyle de olsa ziyaret edebilmiş oldum. 

Bir banka çalışanı olarak sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde nasıl bir vesileyle gidebildin Cizre’ye?

Aslında yine bir tür habercilik diyebiliriz buna. Çünkü şöyle şeyler deniyordu, sokağa çıkma yasakları yüzünden Doğu bölgesindeki şubeler açılamıyor. Mesela İzmir’deki bir şube Doğu’dan bir şubeden çek bekliyor ama Doğu’daki banka kapalı ve İzmir şubenin orada olandan haberi yok. Çünkü televizyonlar bunları böyle anlatmıyor. Haliyle bizden o bölgeye gidip hem banka çalışanlarıyla hem de müşterilerle görüşüp video röportaj yapmamızı istediler ki, iç iletişimde paylaşılabilsin ve diğer şubeler de Doğu’da ne olduğunu anlayabilsin. Diyarbakır, Mardin ve Şırnak’ta görüşmeler yaptık böylece. Ama bu durum beni tatmin etmiyordu, alanlarda olma hali bir kere kanıma girmişti çünkü… O adrenalini biliyordum. 

LONDRA DEFTERİ

Peki bir gazeteci olarak tam da gazeteciliğe ve gazetecilere en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde bankada çalışırken neler hissettin? 

Çok kötü ve işlevsiz hissettim kendimi. Yani bankada yaptığım şeyin hiçbir işe yaramadığını ve hiç kimseye bir faydam olmadığını düşünüyordum. Yine de bir şekilde dayandım ama dediğim gibi o zaman içerisinde de hep bir çatlak aradım gazetecilik yapabilmek için. Bir şekilde dışarıdan kültür sanat söyleşilerine ve incelemeler yazmaya devam ettim. 2018’de ise Medyapod’un kurulmasıyla hayatıma podcast girdi. O zaman da “güvenli bölgede kalarak” kültür sanat programı yapmaya başladım ama çok zevk alıyordum. Günün sonunda ise gazetecilik kazandı diye ağlayan kız sonra gazetecilik yapamıyor diye ağlamaya başlamıştı. 2019 Mayıs itibariyle de mutsuzluktan ölmek üzere olduğum için bankadan da istifa edip Londra’ya geldim. 

‘BİR KADIN OLARAK HEP İKİ KAT FAZLA MÜCADELE ETMEM GEREKTİ’

Aslında asıl merak ettiğim, neden Londra’ya geldiğin. Daha doğrusu, neden Türkiye’den ayrılmak ve başka bir yerde yaşamak istedin? 

Güzel bir soru. Birincisi bürokratik olarak gelebileceğim tek yer burası gibi görünüyordu. İkincisi ise gazetecilik yapmak istiyordum. Türkiye’de bir kadın gazeteci olarak maddi anlamda tek başıma yaşayamayacağımı fark ettim. Bu arada tek başıma değildim, evliydim ama öncelikle tek başıma yaşayabilmeyi sağlamam gerektiğini düşünüyorum. Mesela bugüne kadar kendi adıma hiç fırsat eşitliği, önceliği, gibi bir şeyle karşılaştığımı düşünmüyorum. Hep iki kat fazla mücadele etmem gerektiğini, madden ve manen iki kat fazla yorulduğumu düşünüyorum. Medyanın dili de maalesef eril olduğu için bir kadın gazeteci olarak bununla da mücadele etmeniz gerekiyor. Mesela bunu bizi övünmek adına söylemiyorum ama çalışırken kendi rahatsızlığımla fark ettiğimiz şeylerden birisi, Berkin Elvan dosyasından Gülsüm Elvan’ın hiç ağlamaktan kahrolduğu bir fotoğrafı kullanmadık çünkü ne olursa olsun o kadının çektiği acı zaten hepimizin malumu ve Gülsüm Elvan’ın kendisini bu mücadelede güçlü hissetmeye ihtiyacı var. 

‘GÜVENLİK KAYGISIYLA EN ÖNEMLİ NEDENLERDENDİ…’

Aslında bu konuyu biraz daha açalım istiyorum. Hâlâ bir şekilde Türkiye’de yaşayıp gazetecilik yapan insanlar var, yani gazetecilik yaparak da hayatta kalınabiliyor. Bir anlamda 30’undan sonra yeni bir yaşam kurmanın, sıfırdan bir hayata başlayacak kadar güçlü bir kararı vermenin başka bir nedeni olabilir mi? 

Aslında biraz travmatik olduğu için hemen doğru yanıt aklıma gelmemişti ama aslında Türkiye’den ayrılmamın en önemli nedenlerinden birisi benim gerçekten can güvenliğimden endişe ediyor olmamdı. O dönem peş peşe patlamalar olmuştu, zaten İstanbul’da deprem riskinin olması ve çok stresli bir hayat yaşıyor olmam da beni daha çok endişelendiriyordu. Biraz kırılgan bir insan olmamdan da kaynaklı Türkiye’deki toplumsal duyarsızlığa karşı daha fazla direnemediğimi fark edince uzaklaşmak istedim. 

Öte yandan da başka bir sebep ise biraz da yeni bir şey öğrenme hevesi de diyebilirim. Çünkü benim en çok eksikliğini hissettiğim şey yabancı dildi. Bu arada biz iletişim fakültesinden mezun oluyoruz ama global bir dilde iletişim kuramayarak mezun oluyoruz. 

Türkiye’de yaşayan bir gazeteci olarak İngilizceye neden ihtiyaç duydun?

Demek ki daha global bir alana hitap edebilmek istiyordum. Çok net cevaplar veremiyorum farkındayım ama dilin eksikliğini hissediyordum ve çok kısıtlı bir alanda kaldığımı düşünüyordum, sanki bir şeyleri yenileyemiyordum.

Aslında alışkın olduğumuz ve geleneksel olan gazetecilikte bize hep Türkçe yazmayı ve konuşmayı iyi bilmenin ne kadar önemli olduğu anlatılırdı, şimdi bu algı değişiyor mu?

Aslında galiba yanıt bu. Benim 2018 ile 2019 dönemi, gazeteciliği geleneksel olarak algılamaktan uzaklaşıp biraz daha yeni medyayla tanıştığım dönem… Yeni medya dediğimiz şey aslında çok global bir zeminde olan ve etkileşime çok açık bir mecra, haliyle o etkileşimi kurmakta zorlanıyordum. 

Podcast serüveniyle beraber da gazeteciliğe bakış açın değişti diyebilir miyiz? 

Tabii, hem podcast ile beraber hem de Medyapod’un bir medya girişimi olması ve o girişimin içinde olmak, kendi başına bir haber mecrası yaratabileceğini görmek yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Aslında dille ilgili inadım da bu yeni medyaya dahil olup bu işi sevmekle alakalı. Türkiye’deki gelir modelleri de malum, bir işi sıfırdan kurmak istediğinizde kişisel bir birikiminiz yoksa hiçbir biçimde ortaya sermaye koyamıyorsunuz. Haliyle bu işleri fonlarda destekleyebilmek için uluslararası arenada tarif edebilmek zorunda kalıyoruz ve bunlar için projeler yazıyoruz. Bu yüzden İngilizceye ihtiyacımız oluyor. 

Türkiye’deki medya kuruluşlarının sahipleri neredeler, yani neden fonlara ihtiyaç duyuluyor?

Vallahi onu biz de bilmiyoruz. (Gülüyor) Türkiye’deki medya kuruluşu sahipleri kendi sermayelerinin derdindeler! 

‘PODCAST’İN GÜZEL YANİ KURALSIZLIĞI’

Son dönemlerde Clubhouse’ta da tanık oluyorum nasıl podcast yapılır sorusu çok yaygınlaştı. Bilhassa bu konuda size danışan tecrübeli gazetecililer de oluyor mu? 

Aslında henüz olmadı ama yakındır. Çünkü şeyi biliyorum, Doğan Cüceloğlu bile ölmeden önce podcast yapmayı öğrenmeye çalışıyordu. Tabii platform olarak soru soranlar oluyor ve danışmanlık verdiklerimiz de oluyor. Aslında zor yanı şu; radyoyu TRT ile algılamış bir toplumuz biz, haliyle bir ciddiyet ve kurallar silsilesi olarak algılanıyor, yani televizyona çıkmak kadar mühim bir mesele gibi. Halbuki podcast çok bireysel bir üretime dayalı ve podcast’in atası radyo değildir, blog dediğimiz web günlüğüdür aslında. Biz blogların seslisi olarak tarif ederiz ve bütün literatürde böyle tarif edilir. O yüzden de kendi içinde birçok kural var ama aslında podcast’in en güzel yani kuralsızlığı. Biraz da geleneksel medyada çalışan kişilere bu yeni medyadaki kuralsızlığı anlatmaya çalışıyoruz. 

Geçen yılı pandemiyle geçirmiş olmamız sence de podcast yayıncılığına yaradı mı?

Evet tabi… Rakamlar da bunu söylüyor aslında. Geçen sene her iki dakikada bir dünyada yeni bir podcast yayınlanmış. 

Peki Türkiye’nin bu alandaki payı nedir? 

Açıkçası biz podcast anlatırken hep, “Podcast yapabilmen için bir derdinin olması lazım” diyoruz. Haliyle Türkiye’de çok ciddi bir karşılığı var. (Gülüyor) Yani medya tarafında da ciddi bir karşılığı var çünkü sansür yok ve hiçbir editöre konuk beğendirmek zorunda değilsin, bu da bir özgürlük alanı. 

Yeni medya mecralarında en çok dikkatimi çeken dinleyici ile yayıncılar arasındaki mesafenin hızlıca yerini bir arada olmaya, birlikte söz söylemeye bırakması… Bu kimi zaman bir oyuncuyla izleyici arasında yaşanırken kimi zamanda bir gazeteciyle okur arasında oluyor. Deyim yerindeyse mesela Clubhouse’ta sanki online siyaset meydanları oluştu. Bu tarz alanların interaktif yayıncılığa daha çok olanak sağladığını ve gazeteciliği geliştirdiğini düşünüyor musun? 

Kesinlikle öyle. Podcast’in de zaten sevilen yanlarından birinin bu olduğunu düşünüyorum. Mesela “Anlatsam Roman Olur” için benim en sık duyduğum yorum şu, ‘Nida Hanım biz masada oturan üçüncü kişi gibi dinledik ne güzeldi’. Çünkü insanların aslında kitabını okuduğu, konserini dinlediği ya da filmini izlediği birisiyle bu tür bir ilişki kurabilme fikri hoşlarına gidiyor. Evet belki podcast’te o soruyu soramıyor ama masadaki üçüncü kişi gibi kendini hissetmesi o formatla bu kadar sıkı bir bağ kurmasını sağlıyor. 

‘FİKRİTAKİP BENİM BİR İHTİYACIMDAN DOĞDU’

Biraz da senin kendi çalışmalarına dönecek olursak, 2020 yılı sonunda kurduğun fikritakip platformundan bahseder misin? Nedir fikritakip?

Fikritakip tek cümleyle bir haber arşiv platformu. Aslında bir hafıza çalışması. Benim iş yaparken çok zorlandığım bir detaydan yola çıktı ve sonrasında birçok meslektaşımın bunda çok zorlandığını gördüm. Bir haberin girişini yazarken bile o kadar zorlanıyoruz ki, ne zaman olmuştu, nerede olmuştu, tarih doğru muydu, bu kişi doğru muydu derken aslında her şey karmaşık hale geliyor. Fikritakip’i yapmak istememin öncelikli nedeni buydu. Öte yandan, çok acımasızca unutuyoruz her şeyi. Biz bir dosyayı ele alıp ona haber değeri katan neyse o noktadan başlayarak günümüze kadar neler olduğunu adım adım kaynakçalarla not etmeye çalışıyoruz. Bunu tanıklıklarla zenginleştirmeye çalışıyoruz. 

Bugünün güzel ve güneşli havasını saymazsak, Ortadoğu’nun sıcak ve güneşli ikliminden çıkıp bu kadar soğuk ve güneşi az bir iklime gelip yaşamak zor gelmiyor mu sana? 

Kesinlikle zor geliyor, hatta sana komik bir anımı anlatayım. Sanırım 2017 yılıydı, arkadaşlarımızla Belçika’da Ostend Plajı’na gittik ve hayatımızda ilk defa ayağımızı kuzey sularına atacağız diye heyecanlıyız ve karşıda bir kara parçası gördüm. Bu arada coğrafyam çok kötü olduğu için İngiltere’nin karşımızda olduğunu ve Belçika’ya o kadar yakın olduğunu düşünemedim. O an, “Ya turistik olarak bile merak etmiyorum İngiltere’yi” dedim. O cümleyi kurduktan 2 yıl sonra aynı gün Londra’ya taşındım. (Gülüyor)

Peki iyi ki Türkiye’den başka bir yerde yaşıyorum diyebiliyor musun? 

Aslında şu var, İngiltere’ye gelmek bir anlamda beni girişimci olmaya zorladı. Türkiye’de buna cesaret edemezdim. Özellikle Türkiye’de ’90 doğumlu çocukların çoğunda da vardır, hepimizin babasının bir batış hikayesi var. Ticaret yapmak ya da kendi işini kurmak benim için inanılmaz korkutucu şeylerdi. Ama buraya gelmekten ve Ankara Anlaşması vizesi yüzünden girişimci olmak zorunda kalmaktan çok mutluyum. 

‘TÜRKİYE’DE GAZETECİLİK İÇİN DİRENENLER İYİ Kİ VAR…’

İngiltere’de bizzat tanık olduğum bir tablo ise gazeteciliğin, esasında bilgiyle alakası olan mesleklerin birçoğunun kıymetinin olduğu. Türkiye’de bunun aksine neden olan nedir? 

Bence Türkiye’de gazetecilik son dönemlerde itibarsızlaştırıldı. Eskiden çok saygın bir meslekti. Ama 2000’lerle birlikte iktidar aslında gazeteciliği o kadar iktidarsızlaştırdı ki hem toplum nezdinde hem ekonomiyi yönetenler olarak bu iş artık gayri ciddi bir hale getirildi. Oysa ki hâlâ çok takdire şayan işler yapılıyor. Türkiye’de gazetecilik yapmaya direnen bütün insanlara acayip saygı duyuyorum ben ve çok daha fazlasını hak ettiklerini düşünüyorum. Bu sırada bu inadın da bir yere varacağına inanıyorum. Çünkü bir taraftan da gerçekten yaptığımız işin karşılığı olduğunu hissettiren, bunun için takdir eden, maddi manevi destek veren insanlar da var. Şimdi onları da yok saymak çok ayıp olur. Bu inancı da bu inadı da o bir avuç azınlık insan canlı tutuyor. Ve iyi ki varlar yani. Bir taraftan da her şeye rağmen hala gazetecilik yapan insanlar varlar. 

Umarım öyle olur yoksa geleceğimizi pek güzel günler beklemiyor…

Ama baksana her yerden kaçıyoruz. Gazetelerden atılıyoruz kendimize alanlar kuruyoruz. Alternatif medya diye bir şey yarattık. Ruşen Çakır gitti Maslak oto sanayiide, kaportacının yanında stüdyo kurdu. (Gülüyor) Perdelerle ayırdılar, burası stüdyo dediler ve öylece orası stüdyo oldu, şimdi neyse ki biraz daha rahat bir yere geçebildiler. Yani birçok insan bir ofisi olmasa bile bir platform yaratmaya çalışıyor. Yani kapıdan kovsalar bacadan girmeye çalışıyor, işimizi yapıyoruz! 

Aslında Türkiye’de gazeteciliğin geldiği yere bakınca gazetecilik direnişi bir anlamda alternatif medyayı doğurdu diyebilir miyiz? 

Tabii ki… Şimdi ben herhangi bir iş için proje teklifi yazarken önce Türkiye’deki bu alternatif medya ve ana akım medya ayırımını anlatmak zorunda kalıyorum. Çünkü bir karşılığı yok. Ne acıdır ki Türkiyeli olduğumuz için ne dediğimiz yine de bir şekilde anlaşılıyor. 

‘İNGİLİZLERİ KAFAMIZDA FAZLA BÜYÜTMÜŞÜZ’

Peki buradaki Türkiyeli ve Britanyalı toplumlara bakınca ne gibi kültürel farklılıklar görüyorsun, senin için çarpıcı olan ne oldu? 

Ya benim için şu çarpıcı oldu İngilizleri biraz gözümüzde fazla büyütmüş olabiliriz. (Gülüyor) Türkiye’de belki de Arap kültürünün etkisiyle çok idealize edilmiş bir Batı algısı var ya, batıdakilerin hep çok lüks içinde yaşadığını düşünüyoruz. Mesela kapitalizmin doğduğu topraklar diye andığımız bir ülkede ikinci el eşya tüketiminin bu kadar yüksek olması beni inanılmaz iyi hissettiren şeylerden biri oldu. Bu anlamda kolay adapte oldum. Henüz iki yılın tecrübesiyle söyleyebilirim ama İngilizlerin genel olarak mütevazi olduklarını gördüm. Bizim topluma bakınca ise şunu söyleyebilirim, biz göç ettiğimizde bile ayrışabiliyoruz. 

Memet Ali Alabora, “Richmond yeni Cihangir oldu” demişti, haklı şu sebeple; 1980’lerde tekstil işçisi göçüyle buraya gelen peşinden de ailelerini getiren Türklerle, 2000’lerdeki beyaz yakalı göçü çok ciddi farklılık gösteriyor. Mesela biz kendi aramızda bile ayrışıyoruz. Burada mecliste ilk Türkçe konuşan kişi aslında bir Kürt fakat Kürt’e hala Kürt diyemiyorum ben İngiltere’de çünkü burada hâlâ inatla o insanların varlığını reddeden bir kitle var. Bırak artık kardeşim İngiltere’ye gelip de burada Kürt’ü neden hala reddediyorsun? Kaldı ki aslında Kürt toplumu Türklerden çok daha önce buraya göç etmiş. Belki de Türkiye’deki baskılardan yılarak göç etmiş. İnsanların yakasından düşer misiniz artık yani? 

Yani göçmenin göçmene ettiği zulmü bilmiyorum yereller göçmenlere ediyor mu? Ben etmediklerini düşünüyorum. Ben bunun okumuşluk düzeyiyle de alakalı olduğunu düşünmüyorum. Bu vicdani gelişmişlikle alakalı. 

ÖNCE VİCDAN VE SONRA EMPATİ…

Buradaki vicdani gelişmişlikten kastın nedir bunu biraz açar mısın? 

Empatik değiliz Hilal, dil öğrenmekte zorlanmamızın bir nedeni de bu olabilir yani. Karşı tarafın ne dediğini anlamaya ne kadar açığız ben bazen şüphe ediyorum. Örneğin buraya gelen her yeni göçmene sanki kendi yemek tabağından bir çatal yemek alıyormuş gibi davrandığı için diğer göçmenler, onun halinden anlamaya çalışmıyorlar ve ona yardımcı olmuyorlar. Yani bir tarafın diğer tarafı anlamaya gerçekten niyeti ve isteği olması lazım, zaten vicdan dediğimiz şey de bu. Empati ondan sonra geliyor. Empati kimseye hedef olup yüklenmiyor. Bence kişinin vicdanına bağlı olarak geliştirdiği bir yetenek diye düşünüyorum. Haliyle burada da bir arada yaşayabilmek için gerekli öncüllerden biri de bu bence. 

Türkiye’de olmaya dair en çok neyi özlüyorsun? 

En çok Kadıköy’ü özlüyorum, o yüzden de Kingston’a yakınım. Bir sokaktan çıkıp su kenarına varabilmek, insanların nehir kenarında oturup bira içmesi, hemen ötede bir parkta yeşilliklerin olması ve de çok çeşitli yemek yerleri var ve aynı zamanda alışverişini yapabiliyorsun. Sanırım o yüzden burayı Kadıköy’e benzetiyorum. 

Buradaki hayatında seni çok zorlayan ya da adapte olmanda güçlük çekmene neden olan bir şey oldu mu? 

Öncelikli zorlandığım şey sanırım sosyal hayat. Ne olursa olsun benim burada İstanbul’daki kadar çok arkadaşım yok. Sosyal yaşamında bir değişiklik oluyor hayatında bence buna adapte olmak pek kolay değil. İkincisi, enteresan bir şekilde yemekle ilişkim bozuldu, ağzımın tadı bozuldu diyebilirim. Öte yandan en hızlı adapte olduğum şey ise bisikletle seyahat etmek oldu. Bir de kişiliğime uygun bir yerde yaşadığımı düşünüyorum. Mesela annem çok tez canlı biridir, şöyle ki; annem araba kullanınca minibüs şoförü gibidir bense çok sakinimdir, kahve almak için dakikalarca sıra beklerim gıkım çıkmaz. O yüzden annem buraya geldiğinde bana şunu demişti: “Kızım çok kendine göre bir yer bulmuşsun”. 

'BAMBAŞKA BİRİ'

Sana şimdiki yeni hayatını bir şarkıyla tarif et desem hangi şarkıyı söylerdin? 

(Gülüyor) Hiç düşünmemiştim, bu çok zor bir soru. Ama sanırım şey gibi olurdu, Ajda Pekkan’ın “Bambaşka Biri” şarkısı.  

Bir anlamda yeni yerlerde yaşamak ve Türkiye’den ayrılmak isteyenlere bir önerin var mıdır?

Aslında ben buraya gelmeye çalışırken bana destek olmaya çalışan arkadaşlarım çok iyimser tablolar çizdiler ama göçmenlik gerçekten zor bir şey. Ve ben ne kadar tarif etmeye çalışsam da ancak bunun zorluğunun yaşanarak anlaşılabileceğini düşünüyorum. Bunu kimsenin hevesini kırmak için söylemiyorum ama bir taraftan çok ciddi bir mücadelenin içine giriyoruz o yüzden bu zorluğa hazırlıklı olmak lazım. Buraya en şahane koşullarla gelenler bile bir şekilde zorlanıyorlar ve aynı yerlerden vurulabiliyoruz günün sonunda. Bazı manevi eksikliklerin gerçekten karşılığı yok.

Bir gün Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor musun? 

Galiba, ama hiç emin değilim. (Gülüyor) Hiç önümü göremiyorum, o kadar ciddi bir belirsizliğe sapladı ki beni göçmen olmak. Ama sanki döneceğim… Neden hâlâ Türkçe işler yapıyorum? Memet Ali Alabora neden 40 yaşından sonra Galce çalışırken ben hala Türkçe çalışıyorum? Aslında burada yanıtını veriyoruz sorunun…

Londra’nın bir ucundan diğer ucuna seyahat etmeme vesile olan bu söyleşi sayesinde Nida ve Burak çiftinin hazırladığı şahane bir kahvaltı sofrasına teşrif ettim. Belki de haftalardır ilk kez böylesine doyurucu bir güne başlıyor ve muhabbetimizi demlenmiş çayla taçlandırıyorduk. Mesleğin zorluklarından, evlerin küçüklüğüne, gelecek hayallerimizden, memleket hasretine birçok konu hakkında konuştuk. Aslında Nida Dinçtürk bir kadın gazeteci olmanın zorluklarını anlatırken nasıl da güçlü bir şekilde bu zorlukların üstesinden geldiğini, kurduğu işler ve yaptığı projelerle nasıl da birçok gazeteciye ilham olduğunun ve destek verdiğinin belki de henüz yeterince farkında değildi, belki de bir çoğumuz onunla aynı durumdayız. Lakin şöyle de bir hakikat var, tıpkı yaşamın kendisini güzelleştirdiği gibi haberin de dilini elbette kadınlar güçlendirecek. 8 Mart Dünya Kadınlar günü vesilesiyle, tüm kadın gazetecilerin gününü Virginia Woolf’un sözleriyle kutlamak istiyorum. 

“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın.”

————

Söyleşi dizisinin üçüncü konuğu, oyuncu ve seslendirme sanatçısı Günyol Bakoğlu
Haftaya Cuma (12 Mart) İleri Haber'de...