Levent Turhan Gümüş yazdı | Bir Yunus kıssası: Kilidimiz 'biz'dir bizim



29-09-2020 08:48

Levent Turhan Gümüş

Anadolu'da kıtlık, kıran zamanı. Moğol zulmü, hayatı hepten çekilmez hale getirmiş. Yunus, anasının ve kendi rızkı için rençberlik eden bir garip köylü. Ne kadar çabalarsa çabalasın karınları doymaz. Günlerden bir gün anası alır Yunus'u karşısına, “Oğul!” der, “Duydum ki, iki günlük mesafede, Hacı Bektaş denilen bir velî varmış, kapısına varanı boş çevirmezmiş, gidip ondan buğday istesen; açlıktan kırılacağız yoksa.”

Yunus öküzünü çeker, yola çıkar. Giderken yolda düşünür, “Böyle eli boş gitmek olmaz" der kendi kendine; tepeyi aşarken gördüğü alıçlardan toplar, heybesine doldurur. Varır Hacı Bektaş'ın kapısına.

Dergâh görevlileri ne için geldiğini sorarlar. “Buğday için” der Yunus, “Şeyhimizden buğday istemeye geldim”. Hacı Bektaş'a haber verirler, “Böyle böyle” derler, “Kapıda bir köylü durur, buğday ister ama eli boş gelmemiş, size alıç getirmiş”. Yunus'un bu tavrı Hacı Bektaş'ın hoşuna gider, “Çağırın gelsin huzuruma, bir konuşayım” der. Yunus huzura varır. Hacı Bektaş bakar Yunus'a, ne istediğini bilmekle birlikte isteğini bir de onun ağzından duymak ister. Yunus, kapıda söylediğini tekrarlar, "Buğday istemeye geldim Şeyhim!” der. Hacı Bektaş, “Buğday yerine himmet versek olmaz mı?” diye sorar. Yunus, “Evdekiler buğday bekler, ben himmeti ne yapayım ya şeyhim, sen bana buğday ver!” diye cevaplar. Hacı Bektaş, “Her alıç tanesince nefes vereyim” der. Yunus kabul etmez. Şeyh son kez tekrarlar: “Alıçlardaki çekirdek sayısınca nefes vereyim.” Yunus, yine kabul etmez. Hacı Bektaş dönüp huzurdaki dervişlere, "Öküzün taşıyabileceği kadar buğday yükleyin!” der, Yunus’u gönderir.

Yunus istediğini almış olmanın rahatlığıyla yola koyulur. Bir müddet gittikten sonra ayar. Başını ellerinin arasına alıp “Ben ne yaptım!” diye yazıklanır: “Himmeti bileydim, buğdayı nasılsa bulurdum.” Geri döner, “Şeyhim” der, “Ben hata yaptım, al bu buğdayları, bana himmet ver”. Hacı Bektaş, bakıp Yunus'a, “Geçti" der, “Senin kilidini Tapduk Emre'ye verdik, himmet de, nefes de artık Tapduk'tadır.”

Bundan sonrası ile ilgili anlatılar muhtelif. Kendime en yakın bulduğum anlatıyla devam edeyim.

Hangi Yunus?

Yunus, Tapduk’un dergâhına varır. O bilindik, “Bu dergâha odunun bile eğrisi giremez!” düstûru uyarınca uzun yıllar tekkeye dağdan odun taşır, su getirir, küçük iş büyük iş ayırt etmeksizin dergâha hizmet eder. Şeyhin güzel bir kızı vardır, Balım Sultan. Kimi dervişler, ona yan gözle baktığı söylentisini yayarlar. Dokunur bu sözler Yunus'a. Kimseye haber vermeden bir sabah erken tekkeden ayrılır. Yıllarca o dere senin bu tepe benim, dolaşır durur.

Rivayet bu ya; aradan yirmi yıl geçmiştir. Bir gün yolda iki dervişle karşılaşır. Birlikte yolculuk ederler. Her akşam dervişlerden biri, içinden geçirdiği ermiş adına dua eder, sofra hâsıl olur, karınlarını doyururlar. Sıra Yunus'a geldiğinde, Yunus, “Allahım” der, “Bu erenler, hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına ediyorum, utandırma beni”. Ortaya bir değil, iki sofra birden gelir. Dervişler şaşkınlık içinde, kimin adına dua ettiğini sorarlar. Yunus, “Önce siz söyleyin” der. Erenler de, “Tapduk Emre dergâhından Yunus diye bir derviş varmış, onun adına” derler. Yunus, bu söz üzerine hiçbir şey demez, gün doğarken dervişlerden ayrılır, varır Tapduk Emre'nin kapısına. Anabacı’nın huzuruna çıkar. “Böyleyken böyle” diyerek olan biteni anlatır. Anabacı şöyle söyler: “Şeyhin yaşlandı artık, gözleri görmüyor. Sabah kalktığında abdest almak için dışarı çıkar. Sen kapının eşiğine boylu boyunca uzanırsın. Geçerken ayağı takılır. Bana 'Kim bu?' diye soracaktır. Ben 'Yunus!' derim. 'Hangi Yunus?' derse, hiç durma çek git ama 'Bizim Yunus mu?' derse, hâlâ seni gönlünden çıkarmamış demektir, eline yapış, af dile!”

Sabah olur. Yunus, Anabacı'nın dediği gibi yapar. Ayağı takılan Tapduk, “Kim bu?” diye sorar. Anabacı, “Yunus!” der. Tapduk, “Bizim Yunus mu?” diye sorar bu defa. Akabinde sarılır, hemhal olurlar.

Yunus Emre, Mevlânâ ve Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin

Tasavvuf felsefesinde hemhal olmak, birbirine karışmak ve nihayetinde bir olmak, bütünleşmek önemli yer tutar. Bu anlayış, vahdet-i vücud anlayışının da çıkış noktasını oluşturur. Yunus, bir tarikat ehli. Selçuklu’nun Moğol akınlarıyla yıpratıldığı, dirlik düzenin bozulduğu dönemde yaşamış bir Anadolu ereni. Söz konusu anlayışın en önemli temsilcilerinden. Hangi tarikata mensup olduğu tartışmalı olmakla birlikte yaygın görüş, Bektâşî tarikatının kurucusu Hacı Bektâş-ı Velî’ye bağlı Tapduk Emre Dergâhı’ndan olduğu, hamurunun orada yoğrulduğu. Mevlânâ’ya yetiştiği söylenir. Yine tartışmalı olmakla birlikte Mevlânâ da Yunus da birbirinden etkilenmiş, sözü söze katmışlardır. Kim kimden daha çok himmet almıştır, kimin kime nefesi daha çok geçmiştir, bilinmez.

Gerek yazılı belgelerin yetersizliği gerek bu belgeleri doğru ve sağlıklı bir şekilde yorumlayacak bilim insanının azlığı, Yunus ve benzeri tarihi kişiliklerle ilgili hakikati menkıbelerin ötesine taşıyamamıştır. Böyle durumlarda hep olduğu gibi “tarih”, egemen sınıfların ihtiyaçları doğrultusunda yazılmış, tarihî kişilikler de sözlerini ona göre söylemiş, söylediklerinin bilinirliğini tayin eden şey, hâkim ideolojiyle ne ölçüde buluştukları olmuştur. (1)

Bugün gerek Yunus Emre gerek Mevlânâ, sağ milliyetçi İslâmcı çevrelerin hakimiyetindeymiş gibi görünüyor. Oysa Yunus Emre de Mevlânâ Celâleddin Rûmî de, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin gibi bu topraklara ait değerlerdir. Sözlerindeki “hikmet”, bilgelik, belirli bir coğrafya ve tarihsel kesitle sınırlı olmayıp barındırdığı insana içkin güzel değerlerle evrensel niteliktedir.

Biz Bedreddin’i büyük ölçüde Nâzım Hikmet’e borçluyuz. Vâridât’ı, “Yârin yanağından gayri her şeyde ortak olunacak” o büyük hikâyeyle buluşturan odur. Elbette bir başka Yunus bir başka Mevlânâ vardır ancak bizim büyük hikâyemizle nasıl ilişkilendirileceği bu yazının konusu değildir. Bununla birlikte, bu yazı özgülünde halkın diline, sözüne sirayet etmiş tarihî kişiliklerle ilgili “temas eksikliği”nin anlama ve anlatma bahsinde bir kopukluk yarattığını, bağlantı cümlelerini belirsiz kıldığını söyleyebiliriz.

Türkiye devrimci hareketini bölen ve birleştiren “tarik”ler

Hiçbir devrimci içinden çıktığı toplumdan, kendini özgürleşmesine adadığı halktan, onu bugüne getiren kültürden azade tutulamaz. Şu veya bu şekilde ondan etkilenir, ondan beslenir, devamında dönüp sözüyle, eylemiyle içine doğduğu kültüre katkıda bulunur. Ve böylece güzel olan, iyi olan kuşaktan kuşağa aktarılarak geleceğe taşınır.

Bu saptama, Türkiye devrimci hareketini dünden bugüne taşıyan “tarik” için de geçerlidir. Tarik, tarikat, yol demek. Sûfî inanışa göre, varılmak istenene, Allah’a ulaştıran yol tarik. Tarik ya da tarikatın bu metinde kendine bu şekilde bir yer bulması, kökleri derinde olan bir kültürel kod üzerinden anıştırma yapmak, bakmadığımız, görmediğimiz ilişkilenme ve davranış biçimlerinin aslında bizi içten içe nasıl etkilediğini göstermek içindir. Tarikatlar doğası gereği çoğulculuğu yadsır, tekçidir. Ne yazık ki ve ne tuhaftır ki Türkiye Solu’nun önemli bir bölümü de öyledir; tek seslidir, dış seslere kapalıdır.

Türkiye devrimci hareketi, literatüre yerleştiği şekliyle “engebeli, dolambaçlı ve sarp” bir yoldan geçerek bugünlere geldi. Tarihsel süreç boyunca birçok örgüt kendi yollarının en doğru yol olduğunu söyleyerek, “yola çıkmış” başka örgütleri öteleyerek ayrı yürümeyi meşrulaştırabildi. Kendilerinden önce gelenleri, başka gelenek mensuplarının bir ömür dik durarak eyledikleri sözü küçümseyenler, aynı dönemde başka meydanları başka sokakları dolduran, “onlarla, yüzlerle ölen” başka kardeşleri görmezden gelenler oldu. Şairin sözünü ettiği “büyük insanlık” ütopyasının uçsuz bucaksız “maviliklerine” açılan “yoldaşlık” dünyası, daraltılmış, silikleşmiş kulvarlar içine sıkıştırılarak “kutsallaştırıldı”.

Bir “himmetli söz” olarak Kızıldere

Bu kısır döngünün kırıldığı, “hemhal oluş”un can pahasına gerçekleştiği, bir ütopya olarak devrimin yıldızının parıldadığı anlar olmadı değil, oldu. 1972 Kızıldere böyle anlardan biriydi. THKP-C ve THKO önderleri, “Deniz Gezmişler”in idamını engelleyebilmek için “bir” oldular, sonsuza kadar “hemhal” olup “yoldaş” oldular.

Kızıldere, "kalbi, irade, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplamanın", birlikte davranabilmenin, bu manada "himmet"in kendisini temsil ediyordu. (2) Anlamadık. Bu büyük, müthiş hemhal oluşun ardılları olarak, Kızıldere’de zuhur eden “himmetli sözü” bilmezden geldik. Bize bırakılan emaneti, “birken birlik olmuş” iradeyi yok saydık. Oraya, devrime ayrı yollardan gitmeye karar verdik. Yenildik.

12 Eylül'den hemen sonra, "Ah," dedik, "biz ne yaptık? Birlik olabilsek, birlikte davranabilsek devrimi zaten yapardık!".

Kızıldere’nin üzerinden kırk sekiz, 12 Eylül’ün üzerindense kırk yıl geçti. Bu yazının çıkış noktası olan şiirsel ifadeyle söylersek “geçti ne zamanlar çok âh u zâr oldu”, çok yitikler verdik, çok yazıklandık.

Yine, bir kez daha, “zamanların en kötüsünü zamanların en iyisi yapma” iradesini gösterip gösteremeyeceğimizle ilgili sınandığımız günlerden geçiyoruz.

Yunus’la başladık, Yunus’la bitirelim.

“Birlik ile bir olayım, birlik benimle bir olsun” demişti, Yunus.

Hatırlayalım:

Aynı ana emzirdi bizi, derdimiz tasamız birdir bizim; dert de derman da bizdedir, kilidimiz “biz”dir bizim.

Dipnotlar 

1- Yunus Emre’nin hayatıyla ilgili bilgiler muhteliftir. Şiirleri gibi hayatıyla ilgili belgeler de bazen birbirini yadsıyacak içerikte değişkenlik arz edebilmektedir. Yazılı hale getirilmiş çalışmaların önemlice bir bölümü Türkçü-Sunni İslamcı ideolojiyi benimsemiş araştırmacılara aittir. Doğallıkla söz konusu araştırmacılar anlatılarında kendi aynalarındaki Yunus görüntüsünü çoğaltarak ondan bir “İslam Bülbülü” yaratma yoluna gitmişler, “Yetmiş iki milleti bir gören”, kendisini sıklıkla “Enelhak” diyen Hallâc-ı Mansûr’la özdeşleştiren Yunus’u gölgeye çekmişlerdir.

2- Himmet, ona yüklenmek istenene göre çoklu anlamlar içerebiliyor. Sözlükte “meyil, arzu, istek, azim" anlamına gelen himmet kelimesi, “manevi yardım” anlamında da kullanılıyor. Tasavvufta himmet, genel olarak velînin teveccühü, tasarrufu ve olağan üstü işleri başarma gücü şeklinde yerleşik bir anlama sahiptir. Bu bahisteyse himmet kalbi, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplayıp tek hedefe yönelmek, irade koymak  anlamında kullanılmıştır.