Kuzeyde 'yeni bir kent' rantı: 'İstanbul, canlılarını yitirmiş ve savunmasız bırakılmış bir kent olacak'

İstanbul'un kuzeyinin rant projeleriyle "kentleştirilmesi”nin sonuçlarına ilişkin sorularımızı yanıtlayan KOS gönüllüsü Cihan Uzunçarşılı Baysal, "İstanbul nefes alamayacak; suyunu, ormanını, canlılarını yitirmiş, kentlilerini gıda ve su krizleri ile çeşitli hastalıklar karşısında savunmasız bırakmış bir kent olacak" dedi.



26-12-2019 02:39

Tugay Candan - @TugayCandann

Mail: tugaycandan@ilerihaber.org

AKP’nin ‘mega’ rant projesi Kanal İstanbul ile ilgili hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hafta başında kabul edildi. Bakan Murat Kurum, salı günü yaptığı açıklamada, “Kanal İstanbul’un iki yakasında kuracağımız şehri; akıllı şehir konseptine göre dizayn edeceğiz. Kanal İstanbul projesiyle İstanbul’a trafik, sosyal donatı ve yeşil alanlarıyla nefes aldıracak örnek iki akıllı şehri milletimize armağan edeceğiz” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu da dün Kanal İstanbul’a neden karşı olduklarını açıkladığı basın toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. İmamoğlu, buradaki açıklamasında “Sayın bakan çok yanlış cümleler kuruyor üzülüyorum. Çevre ve Şehircilik Bakanı, ‘çevre' ve ‘şehircilik' adına konuşmuyor. Söylediği sözler ne yazık ki çelişkili. 1 milyon 150 bin nüfuslu şehri, 500 bin nüfuslu akıllı kent olarak açıklayıp insanların gözünü boyamaya çalışıyor. Çevre ve Şehircilik bakanı böyle konuşmamalı. Emin bir şekilde ‘arsa hareketi yoktu' diyor. Bir örnek vereyim; 2011'den bu yana arsa hareketi tam 30 milyon metrekareyi bulmuştur. Tüm değişim hareketlerini sayın bakan isterse yazılı da isteyebilir telefonla da isteyebilir, biz telefonun ucundayız. Bakanlık makamına saygımız sonsuz kendisi ile paylaşırım. Tarım alanı olan bu alanlara bu ilgi niye?” şeklinde konuştu.

KUZEYDE ‘YENİ BİR KENT’ RANTI

Kanal İstanbul projesi, İstanbul’un kuzeyine daha önce yapılan 3. köprü ve 3. havalimanı projeleriyle birlikte inşa sürecinin yanında yeni bir “inşaat” rantını da beraberinde getiriyor. “İstanbul’un kuzeyini kentleştirme” olarak adlandırılabilecek bu inşaat rantının kentin temiz havasını, suyunu, gıdasını sağlamış; bölge canlılarına habitat, yöre halkına ise geçim ve yaşam alanı olmuş bölgeye faturası ise yıkım niteliğinde.

Konuya ilişkin sorularımızı yanıtlayan Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) Araştırmacı Cihan Uzunçarşılı Baysal, projelerin yıkımını en çok hisseden yöre halkının durumuna dikkat çekti.

Aynı zamanda İstanbul Kent Savunması (İKS) gönüllüsü de olan Cihan Uzunçarşılı Baysal, sorularımıza KOS adına şu cevapları verdi:

İstanbul’un kuzeyinde 3. köprü ve 3. havalimanı gibi iktidarın ‘mega’ projeleriyle bir rant alanı yaratıldı. Bu projelerin inşasındaki rant bir yana, inşanın ardında çevresi de rant alanı olarak yapılaşmaya açıldı. Bu yapılaşma, özellikle bu bölgelerdeki doğal yaşamı ciddi biçimde tehdit eder boyutta. Sadece 3. köprü ve 3. havalimanın projelerinin doğal yaşama olan etkisinin bilançosu nedir?

Kuzey Ormanları Savunması’nın Google Earth görüntülerine dayanan çalışmasına göre bu iki mega katil projeyi gerçekleştirmek için öyle 1,5-2 falan değil tam 13 milyon ağaç katledildi. Böylece, yüzlerce yıllık ormanlık alanlar,  yöreye özgü doğal doku ve ekosistemler yok edildi. Bu, bölgede yaşayan tüm canlıların yaşam haklarının ya doğrudan ya da habitatlarının tahrip edilmesiyle dolaylı olarak ihlali demektir. Projelerin ilk aşamalarında, yaşam alanlarından sürülen, yerlerinden edilen yaban domuzları ve tilkilerin kent merkezlerine inmesini, Boğaz’dan karşı kıyıya geçmesini hatırlayalım. Bölgeye özgü flora, fauna, yabanıl, kuş, börtü böcek, endemik bitkiler yani biyolojik çeşitliliği oluşturan tüm canlıların ve dolayısıyla doğal yaşamın böylece sonu getirildi. Bugün, içlerindeki çeşitli canlılarıyla 13 milyon ağaç, sucul yaşamlarıyla 70 adet göl gölet ve su havzalarının yerlerinde devasa bir beton-asfalt blok oturmaktadır dersek, vahim durumu umarız gözler önüne serebiliriz. Bu nedenle katil projelerdir.

Kanal İstanbul projesi iktidar tarafından oldukça ateşli biçimde savunulmaya ve en son ÇED raporu gibi adımlar atılmaya devam ediyor. Kanal İstanbul projesinde doğaya kesilen fatura nedir?

2011’den bu yana uzmanlar, akademi, ilgili meslek odaları ve sivil toplum bu “tımarhanelik” (“çılgın” sözcüğünü biz böyle anlamlandırıyoruz) projeyi masaya yatırdı; tartıştı ve hala tartışıyor. Bilim, bilançonun İstanbul için çok acı olacağını açık açık söylüyor. Projenin ÇED Raporundan çekilerek hasır altı edilen DSİ Raporu örneğin, mega kenti bekleyen susuzluğa dikkat çekiyor. Prof. Cemal Saydam, Karadeniz ve Marmara’nın başına gelecekleri, tehditleri ilk günden anlatarak, “unutun” diyor. İklim krizi çağında, gözümüz gibi bakmamız gereken ve önceki katil projelere feda ettiğimiz ormanlar ve sulak alanların kalanlarını da yitireceğiz.

Dahası, bölge, İstanbul’un önemli tarım arazileri ve meralarına sahip bir bölge. Yine iklim krizine dönersek, tetikleyeceği gıda krizine karşı, geleceğe yatırım yapabilen, gelecek nesillerin yaşam haklarını dert edinen yönetimlerin kent tarımına, kent bostanlarına yöneldiği ve kentlerinde bunları kurmaya çalıştığı bir çağda, biz elimizdekileri betona, asfalta, hafriyata kaybetmekteyiz.

Projenin yapım, işletme ve bitimi ertesinde, bu üç aşamanın her birinde doğa tahrip edile edile tamamen yok edilecek. “Bitimi ertesi” derken, Kanal güzergahında pıtrak gibi çoğalacak yeni kentleri, ticaret turizm fonksiyonlu işletmeleri ve dolayısıyla buralara yığılacak nüfusları kastediyoruz. Projenin Sosyal Etki Değerlendirme Raporu eki, yerlerinden edilecek nüfusların yerine buraya geleceklerin hem sosyal ve kültürel yapıyı değiştireceklerine dikkat çekmekte hem de yerlerinden edilenlerden çok daha büyük bir nüfusun yerleşmesiyle İstanbul’un altyapısının bunu kaldıramayacağını ikaz etmektedir! İstanbul nefes alamayacak; suyunu, ormanını, canlılarını yitirmiş, kentlilerini gıda ve su krizleri ile çeşitli hastalıklar karşısında savunmasız bırakmış bir kent olacak.

Bizi anlayamayanlar, Hindistan’ın bilişim teknolojileri marka kenti yapılmak üzere tarım alanları ve ormanları katledilen, nüfusları yerlerinden edilen ve 2025’e çıkmaz denilen bir zamanların Göller Kenti Bangalore ya da bugünkü marka adıyla Bengaluri’yi inceleyebilirler:

- Yaşanabilir Şehirler Endeksinde 146. sırada

- 1985’de 3.4 milyon olan nüfus, 2017’de 10 milyona çıkmış

- 1979’da 161 km2 iken bugün 709km2, kent yüzde 360 obesleşmiş, çevresine yayılmış

- 1973’te %68 yeşil alandan, 2012’de %23 yeşil alana düşmüş

- Yazları 18-33 dereceden 2016 Nisan’da 39.2 dereceye çıkan sıcaklık nedeniyle pervane dahi kullanılmayan kentte şimdi insanlar klimalı evlerde hapis

- Su kaynakları yok edildiğinden her gün binlerce tankerle su taşınıyor

- Bir zamanların cennet gölleri zehirlenmiş, atıklardan yanıyor

İstanbul’un kuzeyinde yapılaşmanın sürmesi, burada “yeni bir kent” oluşumu hayali, Kuzey Ormanları için ne anlama geliyor?

Ormanları ve yeraltı, yerüstü su kaynaklarıyla İstanbul’un temiz havasını, suyunu, bereketli toprakları ve meralarıyla da gıdasını sağlamış;  mesireleri, kamp yerleri, sahilleriyle kentlilere ucuz rekreasyon, gezi ve dinlenme alanları temin etmiş; bölge canlılarına habitat, yöre halkına ise geçim ve yaşam alanı olmuş bölgenin, kullanım değerini yitirerek inşaat emlak sermayesi elinde metalaştırılması ve finansallaştırılmasıyla karşı karşıyayız.

“Yeni bir kent” ya da “kentler” diye bahsettikleri sadece ismen kent olacaktır çünkü binalar topluluğu, ne kadar görkemli olursa olsun, kent demek değildir. Gidişat, bölgenin yerli yabancı sermaye ve Körfez Ülkeleri zenginleri için bir yatırım ve spekülasyon aracına dönüştürülmesidir.  Kanal güzergahındaki araziler, projenin ilk açıklandığı tarihten bugüne fiyatlarını inanılmaz katlamıştır. Yüzde 3 bin prim yapan köyler vardır. Süreçte kazanan ise yerel halk değil, onlardan üç kuruşa arazi kapanlardır. Bölge, muhtemelen bil cümle kara paracı, silah tüccarı, narkotik baronu elinde aklama mekanizmasına da dönüşecektir. Yaşam alanından, kullanım değerinden, değişim değerine, bir yatırım aracına, finans varlığına dönüştürülen bir kentten bahsediyoruz ki o artık kent değildir. Bölgede yüzlerce yıldır yerleşik olan ve yüzyıllardır orada kültürü, kolektif hafızayı, tarihi yaratan, yöreye ruhunu veren nüfuslar, bölgenin ormanı, suyu, canlıları ile kovulurken, bölge finans, inşaat ve emlak sermayesinin sim-city’si yolundadır.

Kuzey Ormanları olarak burada biz de bir soru ekleyelim: Bölgeden kovulan, kovulmakta olan, geleceklerinden kaygılı, başlarına ne geleceğini bilmeyen yerel nüfusların seslerini ne zaman duyacaksınız? Onlar, başta ÇED ve ilgili raporlarda sadece rakamlar ve istatistikler olmaktan ne zaman kurtulacaklar? Ne zaman flora, fauna, hafriyat vb kadar değer kazanıp da seslerini duyurabilecekler?