Kol kırılıp yen içinde kalmasın: Minnina Işıkları Kapama

Kol kırılıp yen içinde kalmasın: Minnina Işıkları Kapama

Aile nedir? Kaç ailemiz var? Aile gerçekten bizim sığınabileceğimiz bir yer mi? Ahlak nedir? Biz kadınlar gerçekten kendi varlığımızın farkında mıyız? Kadın olmak nedir?

Özgül Kahraman

Yazar Özge Doğar’ın son romanı Minnina Işıkları Kapama bu kışın dikkat çeken romanları arasındaydı. Kadının beden algısını irdeleyen roman, aile kavramı üzerine de düşünmemize imkân sağladı.

1. Kitabın adıyla başlayalım çünkü daha önce karşılaşmadığımız bir sözcük, Minnina. Minnina ne demek? Üstelik bir sesleniş var, Minnina ışıkları kapama…

Minnina, Doğu Akdeniz çevresinde kullanılan bir sözcük. “Bizden olan” anlamı taşıyor. Arap Alevileri, birbirlerinin etnik kimliğini öğrenmek için Minnina’yı kullanıyorlar. Çok göz önünde olan bir kültür değil. Edebiyatta bile yeri bir elin parmakları kadar değil. Minnina sözcüğünü kapak olarak kullanmak istememin nedeni, çeşitli kültürlere saygı ve buna dair farkındalık kazandırmak niyetimdi. Romanda sadece etnik bir kökene ait kullanılmıyor bu sözcük. İyiden, doğrudan yana olan, haksızlığı kabul edemeyen, temiz dünya özlemi olan herkes için kullanılıyor.

Romanda akrabalık ve aile kavramı kan bağı üzerinden kurulmuyor, daha çok duygudaşlık bağlamında ele alınıyor. Birbirlerine Minnina diyorlar ve ana karakterimiz olan Ece, kızının adını Minnina koyuyor. Minnina’ya “Işıkları kapama, kendinden ve bedeninden utanma.” anlamı taşıyan bir seslenişte bulunuyor.

2. Zor bir konu seçmişsiniz, insanların birbirleriyle konuşurken bile zorlandığı bir konuyu yumuşak ve sakin bir anlatışla okuyucuyla buluşturdunuz. Yazmak zor muydu?

Zorluğu, araştırma yaparken karşılaştığım tablonun bildiğimizden daha da korkunç oluşuydu. Ensest, ülkemizde halının altına süpürülüyor; yokmuş gibi davranılıyor. Ailenin iç meselesi ve toplumu hiç ilgilendirmeyen bir şeymiş gibi bakılıyor. Oysa ensest, hepimizi ilgilendiren politik ve toplumsal bir meseledir. Aile denen kavramı nar gibi kırıp bu kavramın içine bakmak gerekiyor.

3. Sırası gelmişken “kutsal aile” hakkındaki düşünceleriniz neler?

Ensesti araştırırken ailenin hiç de kutsal olmadığını gördüm. Ailelerin çocuklara neler yaşatabileceğini de gördüm ve şunu bir kez daha anladım ki aile denilen yapı çocukları sevmiyor. Devlet de çocukların güvenliğini belki de başından atmak için bu yapıya teslim ediyor çocukları. Oysa çocuk denildiğinde akan sular durmalı çünkü o devletin devamı çocuklar, bizde tam tersi çocuklar yapayalnız. Eril dünya kadınları eziyor ama çocukları daha çok eziyor. Kendilerini savunamayan çocuklar, belli bir yaşa gelince geçmişin hesabını soruyorlar fakat onda da yok olmuş bir çocukluk ellerinde kalan. Yasalar yeniden düzenlenmeli, eğitim buna göre şekillenmeli ve kadını-çocuğu ezen, aşağılayan tavır ve söylemlere yer verilmemeli. Hassas yanımız bu olmalı. Mesela İstanbul Sözleşmesi, sadece evlerin içindeki kadını değil; çocuğu da koruyordu.

4. Kitapta “Kezban” figürü var. Bu figür, Ece’nin biyolojik annesi ve babaya karşı Ece’yi tek başına bırakıyor. Denir ya çocuğunu koruyamıyor…

Kezban bence romandaki en çaresiz karakter, okurken herkes “Bu ne biçim anne?” dedi, bundan eminim ama sistem Kezbanları yaratıyor. Hiçbir dayanağı olmayan, yoksul, kimsesiz ve ezilmiş bir kadın, aslında yaratılmak istenen kadın modeli. Kendince kızını babadan korumaya çalışıyor ve bunu yaparken kızının psikolojisini düşünmüyor çünkü kendisinin de psikolojisi hiç düşünülmemiş. Kocasının dışarıya gitmesinden ve onları terk etmesinden korkuyor. Kocanın dışarıya gitmesi paranın dışarıya gitmesi demek, güç kendisinde değil İsmail’de.

Toplumca öğretilmiş bir kural da var. “Kol kırılır, yen içinde kalır.” özellikle kadınlara işlenen bir yasa. Kol kırılacak ve o kırık kol, hep yen içinde kalacak, kalmak zorunda fakat artık kırıklarımız ve yaralarımız saklanamıyor.