KHK’li akademisyen Dr. Savaş Karabulut: KHK’li olmak, tek başına ele alınacak bir mücadele hattı değildir

31 Mart seçimlerinin ardından Saray ittifakı tarafından KHK’liler yeniden hedef haline getirilirken, dün (23 Nisan) YSK tarafından “KHK’lilerin oy kullanma hakkının olduğu” yönünde bir karar çıktı. Yurttaşların seçme ve seçilme hakkı gibi en temel haklarından birine yapılan bu saldırıyı ve yeniden gündeme gelen KHK’liler konusunu, kendisi de kamudaki görevinden ihraç edilmiş bir KHK mağduru olan Dr. Savaş Karabulut ile konuştuk.



24-04-2019 10:46

Tugay Candan - @TugayCandann

Saray Rejimi’nin, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimin ardından ilan ettiği OHAL ile birlikte başlattığı cadı avında KHK’ler ile yaklaşık 130 bin kişi kamudaki görevinden ihraç edildi.

AKP’nin eski ortağı Gülen cemaatine karşı “FETÖ ile mücadele” söylemi altında başlattığı bu cadı avında, hayatı boyunca bu tür cemaat ve tarikatlarla mücadele etmiş olan birçok ilerici ve muhalif kamu görevlisi de görevlerinden ihraç edildi.

Aradan geçen süre boyunca KHK’ler ile ihraç edilenlere yönelik baskı ve tecrit sürerken, 31 Mart yerel seçimiyle, bu süreç başka bir boyuta taşındı. AKP-MHP faşist blokundan oluşan Saray ittifakının İstanbul, Ankara başta olmak üzere birçok büyükşehiri kaybetmesiyle aldığı yenilginin ardından KHK’liler yine hedef haline getirildi.

AKP’nin son birkaç yıldır kayyumlarla gasp ettiği Kürt illerindeki belediyelerin bazılarının yeniden HDP’ye geçmesiyle, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) skandal bir karara imza atarak, seçilen KHK’li belediye başkanlarına mazbata vermedi. Bu il ve ilçe belediyelerinde mazbatayı seçilemeyen AKP’li adaylar aldı.

Yenilgiyi bir türlü hazmedemeyen AKP, bu durumu bir adım daha ileri götürerek, YSK’ya “KHK’lilerin oy kullanamayacağı” yönünde bir başvuru yaptı. Başvuru, dün YSK tarafından reddedildi.

Yaşanan bu süreci, 29 Eylül 2016’da 675 sayılı KHK ile İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen akademisyen, Jeofizik mühendisi, deprem bilimci ve son olarak da 31 Mart seçimlerinde Avcılar’da bağımsız belediye başkan adayı olan Dr. Savaş Karabulut ile konuştuk.

‘AKP-MHP GERİCİ-FAŞİST BLOKU KENDİ MEŞRUİYETİNİ TARTIŞMAYA AÇTI’

31 Mart seçimleri geride kaldı fakat Saray, yenilgiden geri dönüş olarak KHK’lilerin hedefte olduğu bir süreç başlattı ve KHK’liler konusu yeniden gündeme geldi. 2016’dan itibaren KHK’lilere ve hatta onların yakınlarına bile adım adım uygulanan tecrit bu dönemde bir adım daha ileri götürülerek “KHK’lilerin seçme hakkı bile yoktur” eksenine çekildi. YSK bu konuda bir ‘ret’ kararı verdi ama bu tablo bir bütün olarak göz önüne alındığında iktidarın KHK’liler ile derdi ne, KHK’lilerden ne istiyorlar?

31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimi’nde KHK’lilerin bir tartışma konusu haline getirilmesinin Saray Rejimi’ni de geriye götüreceğini öncelikle belirtmek istiyorum. Çünkü 24 Haziran 2018 seçimlerinde KHK ile ihraç edilen memurların oy kullanmasını sorun etmeyen AKP-MHP gerici-faşist bloku, bugün eğer KHK’lilerin seçme hakkını tartışmaya açarsa; kendi meşruiyetini de tartışmaya açmıştır.

Bu konuyu seçim gündemiyle değerlendirmek gerekirse, KHK ile ihraç edilmiş bir akademisyen olarak kamusal alanı ve kamusal alanda yaşayanları korumak amacıyla, İstanbul’un Avcılar ilçesini depreme hazırlamak için belediye başkan adayı oldum. Çünkü ben kamu kaynaklarıyla, emekçi bir ailenin alın teriyle okumuş bir Jeofizik mühendisi ve deprem bilimciyim. Seçimlere girmeden önce de YSK’ya “aday olmamda bir engel var mıdır?” sorusunu yöneltecek kadar da samimiyim. Bundan 5 ay önce 4982 sayılı bilgi edinme hakkındaki kanuna göre şahsıma “cevap veremeyeceğini” belirten YSK,  bugün çıkmış, AKP-MHP blokunun başvurusuna cevap verip, olumlu geri dönüş yapabiliyor. Yani KHK’li olup seçimi kazanmış kişiler yerine başkalarına (AKP’lilere) mazbata verebiliyor. KHK’li olarak seçime girmesine engel bulmadığı adaylara mazbata vermeyerek, millet iradesini de bir nevi hiçe sayarak, seçmenin tavrına ipotek koyabiliyor.

Hukuki olarak YSK’nın kararları tartışmaya açık değildir. Ancak YSK’nın açık bir şekilde sergilediği bu ikircikli tavrıyla, Anayasanın 10. maddesinin birinci ve son fıkrasında tanımlanan eşitlik ilkesine aykırı hareket ettiğini düşünüyorum. Cemaatle güya 17-25 Aralık sürecini de bahane ederek bağlarını kopardığını belirten AKP iktidarının, öncesinde açık bir şekilde ilişkisini gizlemediği düşünüldüğünde, bugüne kadar hakkında bu kapsamda herhangi bir adli karar alınmamış kişilerin, KHK’lerle ihraç edilmiş olmasını anlamak mümkün değildir. Anayasa önünde hangi tarikat-cemaat vb üye olursa olsun, her vatandaşın yasalar önünde eşit hakkı bulunmaktadır.

Ancak burada cemaat ve tarikatlara hayatında bulaşmamış, hatta savaş açmış; ilerici, laik ve demokrat memurlara ayrı bir sayfa açmak gerektiğini de düşünüyorum. İlericiler bugüne kadar her türlü tarikata ve gericiliğe karşı savaş verdi Şahsen birlikte ihraç edildiğim arkadaşlarımla akademi içinde “Anti-50d” olarak adlandırdığımız mücadeleyi verirken de sürekli söylediğimiz husus, “50d mücadelesinin kazanılması demek, cemaatlerin de üniversitelerde kadrolaşamamasını sağlamak demektir” şiarımızdı. Bu noktada AKP-MHP blokunun KHK’lerle ihraç edilmiş ilericilerle sorunu olması demek, tekrar yeni cemaat ve tarikatlara da kapı aralaması anlamına gelmektedir.

Bu nokta kendisini Diyanet’e ayrılan bütçenin artması, imam hatip okullarının meşrulaştırılması, ilahiyat mezunlarına devletin her kademesinde yeni iş alanları yaratma uğraşları gibi konularla var ettikçe, bizim savaşımızın da devam edeceğini söylemek isterim.

‘KHK’Lİ OLMA DURUMUNU TEK BAŞINA ELE ALINAMAZ, BİZLER BU  TOPLUMUN EMEKÇİLERİYİZ’

KHK ile ihraç edilenlerin sayıları, aileleriyle birlikte ele alındığında toplumda azımsanmayacak bir kesimi oluşturmuş durumda. 2016’dan bu yana devam eden sürece bakıldığında bu toplama ülkede yaşama şansı verilmiyor gibi. KHK’liler ise bir yandan sizin de içerisinde bulunduğunuz bazı dernek ya da platformlarla mesleki mücadelesini sürdürmeye çalışıyor. KHK’liler bu tecrit sürecinden nasıl kurtulacak? Ülkenin geleceğini ve bu gelecekte kendi rolünüzü (KHK’liler) nasıl tanımlarsınız?

KHK’li olma durumunun tek başına ele alınacak bir mücadele hattı olmadığının öncelikle altına çizmek gerekiyor. Bizler bu toplumun emekçileriyiz. Kimimiz beden, kimimiz ise fikir üreterek alın terimizle çalıştık ve çalışmaya devam ediyoruz. KHK’li olmadan önce de sonra da bizim ayrılamadığımız taraf emekçi sınıfın tarafı ve birleşik mücadelesidir. Yani KHK’lilik öncesinde de sonrasında da vermiş olduğumuz mücadele, içinde bulunduğumuz sistem içerisinde sınıfsız-sömürüsüz bir dünyanın inşa edilmesi mücadelesidir. Bizim KHK’liler olarak tek başımıza iş yerlerimize geri dönmemiz önemlidir elbette ancak sınıflar mücadelesinin kazananı emekçiler olmadığı sürece elde edilecek kazanımlar şahıslar bazında vücut bulacaktır. Bizler ise asıl toplumsal kazanımların bireysel kurtuluşları beraberinde getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Günümüzde AKP iktidarı TÜSİAD, MÜSİAD ve TOBB gibi patron lobileriyle kesintisiz 4.5 yıl icraat hesapları yaparken ve son yapısal reformlarla emekçileri köleleştirmeyi kafalarına koymuşken, tek başına KHK’liler sürecini düşünmenin de kıymet-i harbîyesi yoktur. Kıdem tazminatına el konulması, zorunlu BES dayatması, vergi yükünün tabana dayatılması ve kamusal kaynakların ve hazinenin kamu bankalarına (yeni açılacak kamu bankaları aracılığıyla) aktarılması kararları sadece KHK ile ihraç edilmiş memurları değil, günümüzde çalışan tüm emekçileri etkileyecektir. Bu noktada çalışan veya çalışmasına ipotek konulan sınıflar ortaktır. Yapılması gereken ise önümüzdeki 1 Mayıs’ta birlik, mücadele ve dayanışmayı yükseltmektir. 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri’nde geriletilmiş olan AKP-MHP gerici faşist bloku ile sermaye patronlarına emekçiler tarafından verilecek cevap bu minvalde düşünülmelidir.

 ‘TÜM BELEDİYELERDE BU KARAR HAYATA GEÇİRİLMELİDİR’

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Tunç Soyer, belediyenin zabıta ekiplerine KHK ile mesleğinden ihraç edilmiş kişilerin alınacağını açıkladı. Bu ve bu tür girişimlerle ilgili yorumunuz nedir?

Hukuki olarak; 23.01.2017 tarih, 29957 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereğince oluşturulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun görevi OHAL’in bitmesiyle ortadan kalkmıştır. 657 sayılı kanunun 48. maddesinin A bendinin 5. fıkrası göz önüne alındığında devlet memuriyeti yapmaya engel herhangi bir ceza da almadığım, şahsım aleyhine açılmış ne bir soruşturma, ne de bir kovuşturma olmadığı da düşünüldüğünde kamu görevine geri iade edilmemde veya kamuda çalışmakta herhangi bir engel bulunmadığı düşüncesindeyim.

Günümüzde KHK’lerle ihraç edilmiş devlet memurlarının OHAL koşullarıyla birlikte gelen ve hala süren, yaşadığı birçok farklı problem bulunmaktadır. Bu problemlerin ulaştığı boyutun son yapılan seçim sonrasında, seçilme hakkının YSK eliyle ortadan kaldırılması ve iktidar tarafından seçme hakkının da alınması girişimleriyle artık vatandaşlığımızın bile ortadan kaldırılmaya çalışılması anlamına geldiğini düşünüyorum.

Tabi bunların dışında yine KHK’lilerin pasaportlarına konulan tahditlerle seyahat hakkının ortadan kaldırılması, ihraç edilen memurların e-devlet üzerine taşınan SGK kayıtlarıyla fişlenmeleri neticesinde iş verilmesinin bir şekilde engellenmesi ve ihraç edilenlerin birinci derece yakınlarının kamuda farklı şekillerde uygulanan engellemelerle karşılaşması gibi büyük sorunlar var.

Ancak AKP iktidarı ve ortağı eliyle bu sürecin işletilmeye devam edilmesi, OHAL Komisyonu’nun hala ihraç edilen on binlerce memur hakkında karar vermede süreci sürüncemede bırakma uğraşları karşısında, karşı cepheden bir cevap verilmesi de önemlidir. İhraç edilen memurlara sahip çıkma ya da diğer bir deyişle iktidarın hukuksuzluğuna karşı adaleti tekrar tesis etmeyi, sadece “Adalet Yürüyüşü” yapmakla izah etmenin yeterli olmadığını ve pratikte somut adımlar atmanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Günümüze kadar AKP-MHP gerici faşist blokunun yaratmış olduğu bu karabasanı kaldırmada CHP’nin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediğini söylemek de bu noktada yanlış olmayacaktır. 5393 sayılı kanunda belediye başkanı ve meclisine tanınan yetkiyle belediyelerin sözleşmeli ve kısmi süreli personel çalıştırma hakkı bulunmaktadır. Bu kapsamda AKP-MHP gerici faşist blokunu pratikte geriletmenin en temel adımı da yukarıda tanımlanan hukuki çerçevede değerlendirilerek, KHK ile ihraç edilmiş memurlara kadro sağlanarak tekrar vatandaşlık hakkının da verilmesidir. Bu mesele sadece istihdam etme ile sınırlı değildir. İstihdam edilen her KHK’li için adalet tekrar sağlanmış olacak, vatandaşlık hakları geri iade edilmiş olunacak ve tüm hukuksuzluk bertaraf edilmiş olunacaktır. İzmir’de alınan kararın hayata geçirilmesi de tek başına yeterli değildir. Tüm belediyelerde bu kararı hayata geçirmek gerekmektedir.

‘ŞİDDET, BASKI VE TECRİDE KARŞI MÜCADELEYİ ÖNE ÇIKARMAKTAN BAŞKA YOL YOK’

KHK zulmüne maruz kalan bir akademisyensiniz. “Çocuklar ölmesin” diyen Ayşe öğretmen geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Yine çocukları açlık grevinde olan annelere yapılan zulüm, büyük tepki çekti. Bakıldığında bunlar insani talep ve eylemlerdir fakat tahammülü bırakın, iktidar tarafından derhal şiddet, baskı ve tecritle karşılık buluyor. Toplumda yaratılan bu büyük tahribatın, bir “normalleşme” ile düzelmesi mümkün müdür?

Ayşe öğretmenin çığlığıyla, Barış Akademisyenleri’nin ortak talebi “ülkede tekrar “Barış ortamının tesis edilmesi” idi. İktidar tarafından ülkenin zindanları da bu talepte bulunan insanlarla doldurulmuştur. AKP iktidarı ve baş temsilcisi barış talebini “terör örgütü üyesi olmak ve ülkeyi bölmekle” ilişkilendirmiştir. Toplumda oluşturulan korku iklimi ile insanların “barış isteminin bile suç olduğu” algısını yaratacak kadar içselleştirilmesi istenmektedir. Savaş demek, emekçilerin sırtında büyük bir yük ve yıkım demektir. Kapitalizm ve silah tüccarları her vakit savaşla beslenirler. Savaşlara sadece büyük finans tekelleri ve silah tüccarları sevinirler. Emekçilerin vereceği tek bir savaş bulunmaktadır. O da sınıfsız-sömürüsüz bir toplum yaratarak sermaye sınıfını alaşağı etmekten geçmektedir. Bu durum aynı zamanda sermaye sınıfı ve onun iktidarının da devrilmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle iktidarlar da savaşlarla beslenir ve desteklerler. Bu noktada her emekçi yurttaş barışı istemek ve barış konusunda ısrarcı olmakla mükelleftir.

Savaş; çocukların ve kadınların köleleştirilmesi, eğitim-sağlık ve üretimin yok edilmesi, yok olmak demektir. Savaşa ayrılan bütçe yerine ülkenin ağır sanayisi, sağlık ve eğitim sistemine bütçe ayrılsa, emekçi sınıflar için görece olarak refah seviyesi yüksek bir yaşam da kurulabilir.

Toplumda bir normalleşmenin olması ise “savaşa karşı barışı savunmak, emeğin ve emekçinin haklarını kazanmasını” sağlamakla mümkündür. Bu noktada emekçi sınıflar adına demokratikleşme sürecinin kazanılması ancak ve ancak emeğin iktidarının kurulmasıyla mümkün olacaktır. Sermaye sınıfı ve onların iktidarlarının her zaman bir araç olarak kullandığı şiddet, baskı ve tecride karşı, direniş ve mücadeleyi öne çıkarmak, sürdürmekten başka yol bulunmamaktadır.