Kaybedilenlere ağıt ve güzel günlere ertelenen sevmeler

Roman boyunca karakterlerin sürekli bir denetleme, gözetleme altında tutulduğu gerçekliğinden bahsedilebilir.  Mahallenin başına park eden beyaz araçtan mahalleyi izleyen ve kendi oto-iktidar alanlarını yaratan “kötüler” bir yana, meydanda yapılan bir basın açıklamasını karşı kaldırımdan izlediği için polis tarafından göz hapsine alınan ana karakterin yaşadığı panik, aslında “iyilerin” savunmasızlığını ve yalnızlığını da gözler önüne seriyor. Yazar Mehtap Ceyran, kendi iktidar alanlarını yaratan kötülerin, romanın “iyilerini” nasıl abluka altına aldığını derinden hissettiriyor.



17-11-2019 00:02

Şilan Geçgel

Kaybedilen birini, bir evladı, bir dostu, bir sevgiliyi aramak; beklemek zordur. Hayatın akışı içinde her şey olabildiğine normal akıp giderken kaybolanı anmak, onu düşünmek, ona kavuşulacak günü hayal etmek ise herkesin kaldırabileceği bir psikoloji değildir.

Birini kaybetmek nihai bir sonucu ve kabullenişi beraberinde getirse de kaybedilen birine dair umudu kaybetmemek, sürekli bir açık kapı kalması; gidenin geri dönme ihtimaline yaslanan taze bir umudu da mümkün kılar.

1990’lı yıllar-çerçevesini daraltmak gerekirse-sisteme muhalif olanların, sisteme karşı mücadele edenlerin, kimlik arayışlarının en sert şekilde bastırıldığı yıllar olarak kabul edilebilir.

Yakın geçmişimiz, her ne kadar 1990’lı yıllar diye tarif ediyor olsak da, o yıllardan bugünlere beyaz toroslarla kaybedilen devrimcilerin; emekçi mahallelerde kapısına çarpı konulan evlerin, copun, dayağın, işkencenin, muhbir komşuların ve bunların varlığının günlük bir rutin halini aldığı günlerle kendini hatırlatır.

Ne yazık ki etkisi kendi yaşandığı dönemi aşarak dalga dalga bugüne ulaşan toplumsal acılar; tıpkı bir miras gibi 90’ları hiç yaşamamış ancak bugün hala o dönemin yükünü sırtında hissedenlerin içlerinde derin yaralar açmaktadır. Çünkü hesabı kapatılmayan her acı yerini önce öfkeye sonra ise kuşaktan kuşağa emanet edilen bir kavgaya bırakacaktır.

Farz-ı misal güle eğlene sohbet edilen bir dost buluşmasında: “Onu gördüm, onu gördüm.” diyerek telaşla yerinden sıçrayıp tanımadığı bir insanın peşinden koşmak ve nihayet ona yetiştiğinde peşinden koştuğun insanın gelmesini, dönmesini beklediği insan olmadığını fark etmek…  Fark edip oturduğun yere çömelmek...  Zordur. Acılar gibi bekleme halimiz de devrolur.

Basit bir yanılsama ve benzetmenin, büyük bir hayal kırıklığına çarpması, çarpıp geri dönmesi ve gerisinde gülüşmeler, sohbetler akarken sokağın; sana düşen kederle çömeldiğin yerden kalkıp masaya geri dönmek, bir başka kavuşma anını beklemektir.

***

İlk romanı “Mevsim Yas”ı 2009-2016 yılları arasında Batman’da yazan sevgili Mehtap Ceyran geçtiğimiz aylarda ikinci romanı ile karşımıza çıktı. İlk romanını okumuş olanlar; kısa zamanda okurun bu romanı sahiplendiğini, sevdiğini hatırlayacaklardır.

Bugün bahsedeceğimiz Mehtap Ceyran’ın, Everest Yayınları etiketiyle basılan ikinci romanı “Bekleyişin Şarkısı” ise tıpkı “Mevsim Yas” gibi okuru derinden etkileyecek görünüyor.

Her iki romanında da yazarın toplumcu gerçekçi bir dili benimsemesine, bütüne yayılan güçlü bir kurguyu gözetmesine, sloganlaşmayan siyasi dokundurmaları serpiştirmesine ve kendi döneminin tarihine şahitlik etme çabasına  okurun kayıtsız kalmayacağını söylemek mümkün.

Mehtap Ceyran, ikinci romanında esasen Rahşan Teyze şahsında yakınları kaybedilen ve onları bulmak için yıllardır büyük zorluklarla mücadele etmeye devam eden Cumartesi Annelerini/İnsanlarını anlatıyor. Bu açıdan bakıldığında Mehtap Ceyran, ikinci romanına ilk romanı Mevsim Yas’ın bıraktığı hüzünle devam etmiş dersek yanılmış olmayız.

Bekleyişin Şarkısı, ismini bilmediğimiz bir ana karakterin dilinden, birinci ağızdan anlatılıyor. Oğlu kaybedilen Rahşan teyzesini anlatan ana karakter, romanda genç bir kadın olarak tasvir ediliyor.

Rahşan Teyze’yi, onun oğlu Mahir’i, yeğeni ana karakteri ve mahallelilerin olduğu bir kurgu ele alınarak işlenen roman kara kış mevsiminde, soğuk bir ev ve yoksul bir mahallede başlıyor.

Muhalif kimliği ile bilinen, 1990’lı yıllarda yüzü maskeli kişiler tarafından zorla beyaz bir araca bindirilen Mahir’den bir daha haber alınamıyor. Mahir’in kaybedilmesinden sonra başta annesi Rahşan ve babası Hilmi olmak üzere bir ailenin üstüne çöken kara bir bulut, hikâye ilerledikçe tüm mahalleye yayılıyor.

Mehtap Ceyran elektriğin, suyun sıklıkla kesildiği; fakirliğin, hastalıkların gırla gittiği; sokağın başına ne zaman bir beyaz araç park edilse “muhalif mahallelilerin” kaybedildiklerini anlatan bir mahalle tasvir ediyor romanında. Hepsi bu kadar değil elbette! Devlet büyükleri ile iş tutarak her işini kolayca halleden ve mahallenin makûs talihinden nasibini hiç almadan yaşayan mahallenin zenginleri de var romanımızda.

Ana karakterimiz karlı soğuk bir sabahta uyanıp evde bulamadığı Alzheimer hastası Rahşan teyzesini aramaya çıkarken roman adım adım bizi bu ailenin, dahası üstünde güneş doğmayan bu emekçi mahallesinin hikâyesinin içine çekmeye başlıyor. İşte o zaman fark ediyor okur, bu romanda ne kaybedilen tek kişi Mahir ne de acı çeken tek anne Rahşan…

Kaybolan Rahşan teyzesini sokak sokak ararken sıklıkla kendi geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalan ana karakterimiz ve onun yine mahalleden olan çocukluk arkadaşları Zedan, Ferda, Sara da kendi hikâyeleri ile dile geliyor.

Rahşan teyzesini kendi gözünden, kendi sözünden anlatan ana karakter; onun Mahir’i beklerken geçirdiği duygusal, psikolojik süreci de ele alarak ilerliyor. Bize kalırsa Mahir’in döneceğine dair duyulan çok büyük bir umuttan, evin zilini sökmeye kadar ilerleyen durağanlık hallerinde bile Rahşan teyze için Mahir’i bulmaktan vazgeçiş mümkün değil.

Rahşan teyze konuşurken, susarken, haykırırken, ağlama krizlerine girerken, yemezken, içmezken dahi oğlu Mahir için mücadele etmekten; eylemlere katılmaktan, ona dair anılara ve geçmişe bağlı kalmaktan asla vazgeçmiyor.

Sokaklarda sıralanan tanklar, siyasi partiler önünde dizilen siyah bereli polisler, en ufak sese dönüp odaklanan muhbirler, Kürtçe yayınlar yapıp yakılan yayınevi, sokağa çıkma yasağının hemen berisinde kendi gerçekliğini -belki de- reddederek loto oynayan insanlar ve daha niceleri…

Ceyran; romanında ana karakter ve onun iç çelişkilerine yer verirken diğer karakterlerin hikâyelerini, dahası anlattığı mahallelerin - meydanların suretini es geçmemiş görünüyor.

Roman boyunca karakterlerin sürekli bir denetleme, gözetleme altında tutulduğu gerçekliğinden bahsedilebilir.  Mahallenin başına park eden beyaz araçtan mahalleyi izleyen ve kendi oto-iktidar alanlarını yaratan”kötüler” bir yanda beklerken, meydanda yapılan bir basın açıklamasını karşı kaldırımdan izlediği için polis tarafından göz hapsine alınan ana karakterin yaşadığı panik, aslında “iyilerin” savunmasızlığını ve yalnızlığını da gözler önüne seriyor.

Mehtap Ceyran, kendi iktidar alanlarını yaratan kötülerin, romanın “iyilerini” nasıl abluka altına aldığını okura derinden hissettiriyor.

Aynı abluka, ana karakterin sevdiği genç adam Zedan’la yaşadığı kısacık ve umut dolu bir aşk tariflenirken de hissediliyor. Ana karakter ile Zedan arasındaki sessiz, silik, ürkek çekim ve bu iki acı dolu insan arasındaki abluka; mahallede patlayan top seslerinin içine gömülüyor.

Romanın belki de umut kırıntıları barındıran, içimizi çiçeklendiren anları; Mahir’in kaybedilmesinin ardından tüm dünyaya küsen sevgilisinin Mahir’den bahsettiği kısımlar ile ana karakter ve Zedan’ın bir kitabı ortalarına koyup üstüne demli çay içtikleri ıssız ve soğuk bekleyiş akşamları olsa gerek.

Bir sevgiyi - bir aşkı yaşayacak lüksü ve vakti olmayanları, hep bir yaşama telaşı içinde oradan oraya koşturanları, birlikte susmanın, birlikte aramanın, birlikte dayanmanın güzelliğini nasıl bu kadar güzel anlatabilmiş yazar diye düşünmeden edemiyoruz.

Romanda yaşamayan, nefes almayan, hikâyenin devamcısı olmayan Mahir karakteri; romandaki herhangi bir karakterden daha baskın hale gelebiliyor sıklıkla. Rahşan Teyze’nin hayatının, hayalinin merkezindeki Mahir’in tüm romanın içinde kendine yer bulması ve gölgesi ile okuru sürekli izliyor oluşu sevgili Mehtap Ceyan’ın başarılı kurgusundan olsa gerek.

Bir insanı tanımanın sadece o insanla sohbet etmek, dertleşmek, el ele tutuşmak, ona sarılmak ya da birlikte zaman geçirmekle tarif edilemeyeceğini bilen okurlar tam olarak bundan dolayıdır ki romanın bitimine doğru kendilerini Mahir’i yıllardır tanıyor hissedecek.

Romanını sevgili Mehtap Ceyran, “Hiçbir şey bu dünyada olmanın yalnızlığını gidermiyordu.” diyerek bitirmiş. Buna tam olarak ikna olmasak da zamanla birlikte “kaybedilenleri” bekleyiş şeklimizin değiştiğine neredeyse eminiz.

Mehtap Ceyran, belli ki popüler olanı yazmaya sırtını dönmüş ve kendi tarihine kayıtsız kalmadan, güzellikleri allamadan pullamadan ve acıları bir şova dönüştürmeden hakkını vererek yazıyor.

Şarkı ise... O sürüyor.

KÜNYE: Bekleyişin Şarkısı,Mehtap Ceyran, Everest Yayınları, 2019, 216 Sayfa.