Karadut, Çebiş ve Canuşka…

Dünyanın en yanık, en bitirici ve en üretken aşklarından birine, Mari - Bedri aşkına, tanıklık etmemizi sağlayan Karadut romanının yazarları Müjgan Tekin Hasbal ve Vildan Tekin’le Karadut’a, Mari Gerekmezyan’a, Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Eren (Ernestine) Eyuboğlu’na ve bu aşklara, sanatlara; insanlığın yüzkarası savaşa, yokluğa, yoksulluğa; her zaman olduğu gibi güzel günlere duyulan umuda ev sahipliği yapmış dönemin önemli sanatçılarına dair konuştuk.



03-01-2021 00:03

Zübeyde Dizdar

Müjgan Tekin Hasbal ve Vildan Tekin kardeşlerin geçtiğimiz ay Mari Gerekmezyan’ın, Bedri Rahmi Eyuboğlu ile tanıştığı gün başlayıp öldüğü gün biten yaklaşık 5 yıllık hayatını konu alan Karadut romanı, A7 Kitap aracılığı ile okuruyla buluştu. Özenli bir çalışmanın ürünü olduğu her diyaloğuna, anlatıcının söylediklerine yansıyan kitap okurunu da Bedri Rahmi gibi, Mari gibi, Eren gibi arafta bırakıyor. Mari’ye mi, Bedri Rahmi’ye mi, Eren’e mi üzüleceğini, imreneceğini, kızacağını bilemiyor insan.  Anlatıcı da durumun farkında aslında, “Boş verin ona buna hüküm vermeyi. Reddetmenin mümkün olamayacağı büyük bir, yok iki, aşk yaşanmış işte ve bu aşklardan sanata, edebiyata çok özel eserler kalmış.” diyor. Demiyor da okuyucu anlıyor öyle demek istediğini. Uzun bir taramanın, tasnifin sonuçlarını, gerçekten zor bir işin üstesinden gelerek yargısızca ve sonsuz bir anlama gücüyle aktarmışlar okuyucuya Müjgan ve Vildan Tekin kardeşler.

Yazarlarımızla sohbete başlamadan önce hem sözünü ettiğim bu çabayı hem de yazarlarımızın anlatımındaki etkililiği de paylaşmak istediğim için romandan tadımlık birkaç alıntı yapmak istiyorum:

“Eren’i seviyordu Bedri, bunu biliyordu Mari. Söylemesine gerek yoktu. Ama başka bir duygu ile kuşatılmışlardı.” (sayfa 88)

“Artık kaybedecek lüksü yoktu. Nefesi Bedri ve Bedri’den sulanan, beslenen elleriydi. Turnalar havalanırken parmaklarından, durmak ihanet olurdu yaşadığı hayata.” (sayfa 170)

 “Eren’in üzüldüğünü düşündükçe bir yılan Bedri’nin boynuna dolanıyor, nefes almasına izin vermiyordu. Mari’nin üzüldüğünü düşündükçe aynı yılan mıdır bilinmez bir yılan bu defa ellerine dolanıyor, parmakları fırça tutamaz oluyordu. Nefessiz yaşayamazdı, parmakları olmadansa resim yapamazdı, şiir yazamazdı.” (sayfa 178)

“İnsanlığın tükürüğünde boğulan ne Hitler ne Musolini olmuştu. Bay Krikor, (Mari’nin babası Krikor Gerekmezyan – Z.D.) bütün İstanbul adına tükürmüştü Mari’ye. Madem böylesi büyük bir günahtı Mari’nin günahı, madem inceldiği yerden kopmuştu, o vakit şimdi günahkar ellerinden şiddetli bir istek ile yoğrulmalıydı Bedri (Bedri Rahmi büstünü yapmaya karar verdiği günler – Z.D.)” (sayfa 254)

Merhaba, romanı gerçekten büyük bir keyifle okudum. Daha önce iki yazarlı bir roman hiç okumamıştım ama iki yazarlı olduğunu da hiç hissetmedim.  Çok yazarlı kuramsal kitaplara alışığız ama çok yazarlı kurgusal kitaba pek rastlamayız. Bu nedenle ilk sorumu bunun üzerine sormak istiyorum. Bir romanı iki kişi yazmaya nasıl ve neden karar verdiniz ve nasıl bir süreç yaşadınız? İki kişinin roman yazması nasıl mümkün olabildi?

M.T: Merhaba, öncelikle Karadut’un iki yazarlı olduğunu hissetmeden okumuş olman kendi payıma beni çok mutlu etti. Romana başlarken bu kaygıyı ben içimde hiç taşımıyordum. Sanırım Vildan, tüm tecrübelerimize rağmen biraz tereddütlüydü.  Karadut’tan önce de Vildan ile sayısız ortak metin kaleme aldık. Ve tüm o senaryo, hikâye vb. metinlerde yazım bittikten bir süre   sonra geriye dönüp baktığımızda hangi cümle hangimizin ayırt edemedik. Yazarken kendi varlığımızı koruyarak üçüncü bir kişi oluyoruz bence. Vildan ve Müjgan’ın kaleminin birleşimi üçüncü bir kalem. Bildiğim kesin bir şey varsa bunu Vildan’dan başkası ile yapmam mümkün değil. Kardeşlikten öte Vildan’ın yaşı kadar dostluğumuz var. Böylesi bir yakınlık mümkün kıldı birlikte roman yazmayı. Hayatı yorumlayış yöntemlerimiz ve biçimimiz birbirine çok yakın. Karadut, çok yakıcı, evet çok hüzünlü bir hikâye ama biz yazmaya başlarken iki önemli nokta belirledik kendimize. İkimizin de bu iki noktada tavrı netleşince birlikte yazmak çok daha keyifli hale geldi. Mari’nin hikayesi, yaşandığı dönemin toplumsal ve siyasal mücadelesinin can alıcı sorunlarından ayrılmayacak. Diğer bir nokta da   senin de söylediğin gibi yanık ve bitirici bir hikâye olmasına rağmen, üretken tarafından bakılacak ve karamsarlık sanatın pratiği gibi yüceltilmeyecekti… Tavrımız netleşince, iki kişi bir roman yazıyor gibi değil de iki kişi birleşip, birikimlerini birbirine katıp üçüncü bir kişi olmak daha kolay oldu.  Nasıl karar verdik süreci ise Karadut aynı anda, aynı mekânda, aynı zaman diliminde önce birbirimize söylemeden düşüvermiş aklımıza. 2015 yılında, “Biz Mektup Yazardık” sergisine Vildan davet etmişti beni. Gittik. Bir iki saat içinde çıkarız diye düşünürken sergi kapanana kadar sergide kaldık. Bildiğimiz bir hikâye, ilk kez sergilenen heykeller, mektuplarla başka türlü etkiledi bizi. Sergiden ayrılırken Vildan’ın da benim de aklımda aynı şey varmış. Mari’nin nezdinde bu dönem, sanatın bir dalı ile anlatılmalı… Birlikte, kalemimizin döndüğü kadar anlatmaya çabaladık…

V.T: Aslında Müjgan ile birlikte 2015 yılında İş Kültür’de “Biz Mektup Yazardık” sergisini ziyaret ettiğimiz gün Mari Gerekmezyan’ın hikayesini yazma düşüncesi içimize düşmüştü. Daha önce de beraber dizi ve film senaryoları yazdığımız için Karadut’u da ilk olarak senaryo şeklinde tasarladık. Ama sinema sektöründeki zorluklar ve çevremizden aldığımız “Siz bu hikâyeyi roman olarak yazmalısınız” geri bildirimleri sayesinde böyle bir yola girdik. Tabii Müjgan’ın daha önce yayımlanmış üç romanı bulunuyordu ama benim edebiyatla alakam sadece okur düzeyindeydi. O nedenle başlarken çok tereddüt ettim. “İki kişi roman yazmak” fikri hayli düşündürücü bir konu bana kalırsa. Çünkü “yazarın üslubu” meselesi de devreye giriyor bu noktada. Ama bunu yapan ilk kişiler biz değiliz tabii ki. Kurmaca edebiyata ya da öykü yazarlığına baktığımızda ortak yazarlı kitaplar mevcut. Örneğin Borges’in, Arjantinli öykü yazarı Adolfo Bioy Casares ile ortak öyküler yazdığını biliyoruz. Ya da Melih Cevdet Anday ve Arif Damar’ın birlikte yazdıkları “Yağmurlu Sokak” romanı bu topraklardan bir örnek olarak verilebilir. Çok yazarlı öykü ya da romanların yazarlarına baktığımızda, genellikle “çok iyi dost” oldukları için birlikte yazabildiklerini söylediklerini görürüz.  Bizdeki durum bunun bir adım ötesi gibi.  Kardeş olduğumuz için aynı koşullarda büyüdük. Marx’a atıfla “İnsan, toplumsal koşulların ürünü”yse eğer -ki öyledir- biz tam olarak aynı koşulların ürünüyüz diyebiliriz. J Elbette kendi özgün farklılıklarımız da var. Ama her şeyden önce hayata bakışımız aynı yerden. Bu bize ortak bir roman yazma konusunda cesaret veren bir şey. Diğer taraftan aynı kitapları okuyarak, aynı müzikleri dinleyerek büyüdük. Birimizin keşfettiği bir yazarı ya da bir sanatsal üretimi diğeri de tanımış oluyordu kardeşliğin doğal sonucu olarak.  Bu demek değildir ki bütün eserlere aynı şekilde yaklaşıyoruz. Bazen birimizin iyi bulduğunu diğerimiz eleştirebiliyor ya da tam tersi. Ama söylemeye çalıştığım şey şu; bu anlamda birbirimizi hep besledik. Sanırım bu yüzden de ortak bir roman yazmak çok zor olmadı bizim için. Başta söylediğim üslup konusuna dönersek ben aslında Müjgan’ın daha önce de roman yazmış olmasının verdiği tecrübe ile oluşturduğu üsluba yol arkadaşlığı etmeye çalıştım diyebilirim. Romanın yazım sürecinde aynı zamanda doktora tezimi yazmaya da devam ediyordum. Tezimde kültür ve felsefe ilişkisine bakmaya gayret ediyorum ve Mari’nin de Güzel Sanatlar Akademisi’nde okurken diğer taraftan da felsefe eğitimine devam etmiş olması bana cesaret veren unsurlardan bir diğeri.

Bu tip romanları yazmak ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getiriyordur, kişileriniz gerçek insanlar ve romanda da kendi adlarıyla yer almışlar. Dönemin toplumsal ve siyasi gelişmeleri sohbetlerle ya da iç seslerle verilmeye çalışılmış okura. Bunların ne kadarı sizin kurgunuz? Ya da şöyle diyelim: kişilerin konuşmalarının içeriklerine, üsluplarına nasıl karar verdiniz?

V.T: Bu konu, üzerinde en çok düşündüğümüz meselelerden biriydi gerçekten. Bu kararları, temelde döneme dair yaptığımız çalışmalar şekillendirdi diyebiliriz bence. 1940’lı yıllar Türkiye’de ulusal sanat anlayışının geliştiği yıllar aynı zamanda.  Evrensel ve ulusal sanat ve bu ikisi arasındaki ilişkinin tartışmalara dahil edilmeye başlandığı yıllar…  Bedri Rahmi Eyüboğlu da dahil, pek çok sanatçı devlet eliyle yurt gezilerine gönderiliyor o dönem. Anadolu’yu yakından tanımaları isteniyor ve eserlerinde de yer vermeleri bekleniyor. “Dönemin toplumsal akımları ve buna bağlı olarak sanatsal akımları romandaki karakterlerimizi nasıl ve ne şekilde etkilemiş olabilir?” düşüncesinden yola çıkarak karar verdik demek yanlış olmayacaktır sanırım. “Bu insanlar, o koşullarda yaşamı nasıl yeniden üretiyorlardı?” sorusunun peşine düştük. Diğer taraftan Mari hakkında kaynaklara geçmiş o kadar az bilgi var ki bu durumda iş bize düşüyordu. Mari, o dönem hem bir heykeltıraş hem bir felsefe öğrencisi hem de Esayan Lisesinde ders veren bir öğretmen... İkinci Dünya Savaşı yılları… Yoksullukla ve faşizmin etkileriyle mücadele edilen yıllar. Bu koşullarda “Mari, nasıl bir iç sese sahip olabilirdi?” sorusu hareket noktamız oldu. “Hayatı sanatla ve felsefe ile iç içe geçmiş bir kadın o yıllarda ne düşünebilirdi?” O noktada da Engels yetişti imdadımıza. Engels’in dediği gibi bütün felsefe tarihinde iki ana akım yer alır. Bunlardan ilki idealizm diğeri ise materyalizmdir. Bu gerçeklikten yola çıktığınız zaman Mari’nin de iki akımdan birini benimsemiş olması gerekiyordu bilerek ya da bilmeyerek. Ve bizim, romanın içinde taraf olma durumumuz burada ortaya çıkıyor aslında. Burada da Plehanov’a başvurabiliriz sanırım. Plehanov, bize edebiyat eserinin yalnızca “an”ın etkisi altında kalmaması gerektiğini, bu “an” üzerinde etkili olması gerektiğini salık verir.  Biz de Mari’nin, Bedri Rahmi ile tanışmasından ölümüne kadar geçen “an”larının üzerinde bu felsefi düzlemde etkide bulunmaya çalıştık.

M.T: Bizi en çok zorlayan, zorlayan da dememek gerekir belki yola çıkarken nasıl yapmamız gerektiği konusunda, Vildan’ın da dediği gibi düşündüren mesele buydu. Onun öncesinde “Bu romanın diğer kahramanları kimler olmalı?” sorusunun yanıtını aradık. Mari’nin, Bedri Rahmi’nin, Eren Hanım’ın hikâyenin geçtiği dönemde arkadaşlarının kimler olduğunu az çok elbette biliyorduk ama çok daha detaylı bir çalışma ile mektuplardan, romanın diğer karakterlerinin kimler olabileceğine   karar verdik. Sonuçta bu bir belge roman olmayacaktı ve kurgu devreye girecekti. Hikayemizi en çok besleyecek olan dönemin isimlerini seçtikten sonra o isimlerin sanata yaklaşımlarını, aşka yaklaşımlarını, felsefeye yaklaşımlarını araştırdık. Bilindik yazarlarımız, ressamlarımız, şairlerimiz hariç diğer karakterlerimizin politik tavırlarına dair ise kurgu devreye girdi. Mari, sonuçta sadece akademide misafir öğrenci değil aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde felsefe öğrencisi. Ve Vildan’ın da dediği gibi taraf olmamız burada gerekti(😊). Ve net şekilde romanın geçtiği dönemde tarafımız yaşanan politik meselelere, sanat tartışmalarına materyalist bir yaklaşım oldu. Belge roman değil kurgu roman olduğu için de bu konuda kalemleri olabildiğince özgür bıraktık. Bize göre edebi eser, yazarından ya da yazarlarından bağımsız değerlendirilemez, daha özcesi karakterlerin iç seslerinde taraftık.

Bedri ve Mari’nin bu aşktan beslenen yaratımları hayatlarının da en ciddi eserleri belki. Bütün olmazlığına rağmen bu aşkın devam etmesinin altında yatan ana motivasyonun her ikisinin birbirlerinden ayrı olduklarında üretememesi kitapta sıklıkla ifade edilmiş. Siz mi böyle olduğuna karar verdiniz yoksa araştırmalarınız sonucunda ulaştığınız bir tür bilgi miydi?

M.T: Bu soruya ben cevap vereyim. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Mari ve tabii ki Eren Hanım oldukça üretken üç sanatçımız. Bize göre onların arasındaki aşk, yaratma aşkından bağımsız ele alınamazdı. Bu konuda romanın geçtiği tarihlerde bebek olan Mehmet Eyüboğlu’nun bir röportajında dile getirdikleri de bize ışık tuttu. O röportajda şöyle demiş Mehmet Bey, “Karadut, evliliklerini en çok yaralayan ilişkisiydi Bedri Rahmi’nin. Mari Gerekmezyan isimli esmer mi esmer bir Ermeni kızıydı. Eren Hanım, Bedri Rahmi’ye nasıl tutulduysa, Bedri Rahmi de Karadut’a öyle tutulmuştu.” Bizim için Mehmet Bey’in bu anlatımı çok derin bir şey ifade ediyor. Çünkü Eren Hanım, Bedri Rahmi’ye Paris’te bir resim atölyesinde tutuluyor. Birbirlerine yazdıkları mektuplarda resim sanatına ait derin tartışmalarına tanık oluyoruz. Öyle böyle bir tutulma değil. Yine mektuplarında, ayrı kaldıklarında kavuşmanın hayali ile üretebildiklerini okuyoruz. Ve Mehmet Bey’in söylediği gibi biz de Bedri Rahmi’nin Mari’ye, Eren’in Bedri Rahmi’ye tutulduğu gibi bir tutulma yaşadığını düşünüyoruz. Yine Mehmet Bey aynı röportajın devamında şunları söylüyor: “(…) kızcağız ölünce de bir kitap çıkarıyor, baştan aşağıya Karadut Hanımın resimleri! Annem de görüyor tabii. Nasıl açıklıyordu? Babam büyülenmiş Karadut’tan. (…) Kızcağız ölünce Bedri Rahmi ağlaya ağlaya eve geliyor, Eren Hanım kapıyı açıyor, boynuna sarılıyor ve beraber ağlıyorlar. Böyle bir aşk işte...” Bizce o büyük eserler ancak üretme aşkının dahil olduğu bir aşk ile ortaya çıkabilirdi.

Gelelim biraz daha özel sorulara, romandaki tutumunuzu tarafsız tutmaya çalışmışsınız. Her şey bir yana Bedri Rahmi ve Eren Eyuboğlu’nun oğulları Mehmet’i büyütmek için Eren büyük bir özveride bulunuyor, çok sevdiği resme bile kendini veremiyor fakat bu arada Bedri Rahmi Mari’yle büyük bir aşk yaşıyor, onunla vakit geçiriyor ve resim çizmek için evden günlerce uzaklaşabiliyor. Bunun bencillik ve sorumsuzluk olduğunu düşünmeden edemiyor insan.  Birer kadın olarak objektif tutumunuzu sürdürmek zor olmadı mı?

V.T: Aslında bu “taraf tutma” meselesine daha önceki soruda yanıt vermiş oldum sanırım. Bizim burada taraf olma durumumuz, Plehanov’un belirttiği tarzda bir “taraf olma” durumuydu. Yoksa ne Mari’den ne Bedri Rahmi’den ne de Eren Hanım’dan yana taraftık. Her üçünün de iç seslerine yer verdiğimiz için zaten böylesi bir bireysel taraf tutma çok sağlıklı olmayabilirdi düşüncesindeyim. Üç kişinin de etkilendiği bu aşkı yine dönemin toplumsal koşullarını düşünerek değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü aşk da bu koşullardan bağımsız değil. Örneğin savaş yılları olmasaydı belki Eren Hanım ülkesine, Romanya’ya dönmek için daha cesurca davranabilirdi ya da Mari, Ermeni bir kadın sanatçı olarak kendini bu kadar yalnız hissetmese aşka yaklaşımı daha farklı olabilirdi. Biliyorsunuz, insanın aynı anda iki kişiyi sevme durumu geçmişten günümüze hâlâ tartışılan, üzerine fikir yürütülen bir mesele. Bu duruma “doğru” ya da “yanlış” diye bir yargıda bulunabilecek konumda görmüyorum şu an kendimi. Evet, bana kalırsa da aşk ve buna bağlı olarak ilişki dediğimiz şey diğer bütün ihtimallerden vazgeçmeyi gerektirir. Ama teorideki doğruluğu pratikte uygulayamayabiliyor her zaman insan soyu. Tabii burada şunu da söylemek durumundayız. Romanda da yer yer Camille Claudel ismi geçiyor. Hem Claudel’in de heykeltıraş oluşu hem de evli olan Rodin ile yaşadığı aşk bir çağrışım yaptırıyor doğal olarak. Ama Bedri Rahmi, Rodin’den çok daha farklı bir tutum içerisinde; çok daha duyarlı, çok daha düşünceli hayatındaki her iki kadına karşı da. O yüzden böyle bir kıyaslamaya gitmemek gerektiğini hatırlatmış olalım yeri gelmişken.

MT: Vildan’ın söylediklerine birkaç şey eklemek isterim. Biz romanda Mari’yi yazarken Mari, Bedri Rahmi’yi yazarken Bedri Rahmi, iç sesine çok az yer vermeyi tercih etmiş olsak da Eren Hanım’ı yazarken Eren olduk. Ve roman başlamadan önce Eren Hanım’ın bu ilişki hakkındaki tavrı bizi etkiledi. Elbette önce biz olsaydık ne yapardık sorusunu sorduk kendimize. O dönemin savaş koşullarını yok sayarsak ya da şöyle söylersem daha doğru olur. Bugünden cevap verirsem Mari olsaydım, sevmeye devam ederdim. Eren Hanım olsaydım; tereddütsüz giderdim ama dediğim gibi koşullarımız çok farklı o yüzden ben 2020’den ve kendi koşullarımdan cevap veriyorum. Ancak bugünün koşullarından bile baktığımda Bedri Rahmi’yi çok katı bir tutumla yargılayamıyorum. Çünkü ortada gizli gizli yaşanan bir aşk yok. Çirkinleşmek yok. Büyük kırılırdım. Tıpkı Eren Hanım gibi. Ama romanı yazarken Eren Hanım’ın tavrı neyse ona sadık kalmak istedik. Tavrını da yine Mehmet Bey’in sözlerinden anlıyoruz: “Bedri Rahmi en acılı günlerinde, bu Allah’ın belası hastalığın onu en çok üzdüğü günlerde şöyle derdi: 'Ağlatır mısın Romen kızını, al bakalım Rahmi, çek bakalım.' Ama Eren Hanım bir tek laf demezdi. Ölümünden bir iki yıl geçtikten sonra bir kere 'eğer sen olmasaydın, ben bu kahrı çekemezdim. Ne yapar eder memleketime dönerdim' demişti bana. Ve bir sefer etmiştir bu lafı, seksen kere değil.” 

Bu hikayede en büyük acıyı kadınların çektiğini düşünüyorum. Mari taşa, çamura hayat veren çok önemli bir heykeltıraş olacakken bu aşkın yarattığı sonuçların üzüntüsünden dolayı belki canıyla ödüyor bedeli. Eren’se en az Bedri Rahmi kadar yetenekli ve üretken bir ressam olmasına rağmen Bedri Rahmi’nin hatta daha yaralayıcı belki “Karadut” efsanesinin gölgesinden kurtulamıyor. Mari’nin hikayesini yazdınız, günün birinde Eren’in, Romen kızı Ernestine’in hikayesini de yazmayı düşünüyor musunuz?

V.T: Aşkı daha bencilce yaşayan taraf Bedri Rahmi olmuştur diyebiliriz kesinlikle ama bence her üçü de aynı oranda acı çekmiş. Bu benim düşüncem tabii. Eren Eyüboğlu’na, gölgede kalmış bir kadın dersek haksızlık etmiş oluruz. Bedri Rahmi’nin her zaman söylediği bir söz var: “Ben sonradan olma ressamım, Eren’se doğuştan ressam.” Bunu düşünürsek ve ürettiği eserlere bakarsak kendi varlığını ortaya koyabilmiş bir kadın görürüz nihayetinde. Mari ise bir seçim yapmış bana kalırsa.  Elbette dönemin şartlarında tüberküloz oluşu salt bu aşka ve acı çekmesine bağlı değildir. Romanda bu kısım öne çıktı doğal olarak estetik açıdan ama savaş ve yoksulluk yıllarının doğrudan ilişkisi var.  Bir de oğullarının anlatımıyla bildiğimiz kadarıyla Eren Hanım, Bedri Rahmi ölünceye dek Karadut hakkında, Mari hakkında hiç konuşmamış. O nedenle hissettiklerine dair çok fazla şey bilmiyoruz. Ama günün birinde belki Ernestine’ini de bir roman ile anlatmaya çabalarız.

MT: Ben de Vildan gibi düşünüyorum. Mesela bu senenin başında, Ocak ayında Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Eren Eyüboğlu’nun eserlerinin sergilendiği “Yalnızlığın Mis Kokmalı” sergisinde bir kez daha Eren Hanım’ın tablolarının karşısında şöyle dedim, Bedri Rahmi çok haklıymış Eren Hanım “gerçekten doğuştan ressam” … (😊)Bir tabloya bakıp bu tablo Eren Hanım’ın tablosu diyebiliyoruz. Şunu net söyleyebilirim ki Eren Hanım’ın ressamlığı bana göre hiçbir şeyin gölgeleyebileceği bir ressamlık değil. Ernestine’nin, Eren Hanım’ın hikayesi yazılacaksa ve bir gün biz ya da bir başkası yazarsa sanırım yine üretme aşkı o romana yön verir diye düşünüyorum. Son söz madem bende kaldı, bize bu kadar derin ve zorlayıcı sorularla Karadut’u anlatma şansı verdiğin için sana ikimiz adına da çok teşekkür ediyorum.

Bir okur olarak asıl ben teşekkür ederim size.   

KÜNYE: Karadut, Müjgan Tekin Hasbal - Vildan Tekin, A7 Kitap, 2020, 288 Sayfa.