Kapitalizm öldürür!

Geçen ay seni görmeye geldiğimde, kapıdan çıkmadan önce bana sordun: “Siyasetle ilgileniyor musun hala?” Hala sözcüğü lisedeki ilk yılıma göndermeydi, aşırı sol bir partiye üye olduğum ve yasa dışı eylemlere katılıp başımı polisle derde sokacağını düşündüğün için seninle tartıştığımız zamanlara. “Evet daha fazla.” diye yanıt verdim sana. Üç-dört saniye bekledin bir şey söylemeden, bana baktın ve sonunda dedin ki: Haklısın. Haklısın, galiba bir devrim şart.



11-04-2021 00:05

Ufuk Akkuş

Arkadaşları ona Édouard demeye başladığında lisedeydi, onlara göre “Eddy” yalnızca Édouard'ın kısaltması olabilirdi. 2013’te lisede kendisine verilen bu "takma ismi" ilk ismi Jean-Luc Lagarce’ın yazdığı “Alt Tarafı Dünyanın Sonu” adlı oyundaki karakterin ve aynı zamanda bir arkadaşının ismi olan Louis'yi soy ismi olarak aldı ve ismini Édouard Louis olarak değiştirdi.

1992 yılında Fransa’nın Amiens kentinde işçi sınıfına mensup bir ailede doğan Louis, ailesinde üniversiteye giden ilk kişi olarak Ecole Normale Superieure’e girdi.

Tiyatro ve sosyal bilimler eğitimi alan Louıs, Ocak 2014’te güçlü bir otobiyografik boyuta sahip olan romanı En Finir avec Eddy Bellegueule’ü (Eddy’nin sonu) yayımladı. Medyada üzerine pek çok yorum yapılan ve yirmiden fazla dile çevrilen kitap, özellikle ailesini ve kendi kökeninin sosyal geçmişini anlatış şekliyle ilgili birçok tartışmaya yol açmıştır. 2016’da Histoire de la Violence’ı (Şiddetin Tarihini) yazan Louıs’in üçüncü eseri, tiyatroya uyarlanan ve yakın zamanlarda ülkemizde oyunu sergilenen “Babamı Kim Öldürdü” adlı kitaptır.

Louis 51 sayfalık romanına Amerikalı entelektüel Ruth Gilmore’un ırkçılık tanımı ile başlar. Gimore’a göre ırkçılık bazı toplulukların erken ölüme maruz bırakılmasıdır. Louis ise bu tanımın eşcinsellere ya da trans bireylere duyulan nefretin yanı sıra, sınıfsal tahkim ile her türlü toplumsal ve siyasi baskı için de geçerli olduğunu söyler. Romanın baş karakteri romanda babasının, ne zaman kadınsı bir şey yapan bir erkek görse onu aşağıladığından bahseder. Oğluna asla bir kadın gibi davranmaması gerektiğini söyler. Fakat eski bir fotoğraf albümünde babasının seksi bir amigo kıyafetli resmini görünce anı defterine şöyle yazar: Senin hayatının tarihini yazmak, benim yokluğumun tarihini yazmaktır.

Kahramanımız beş yaşındayken fabrikada çalışan babasının bir sabah “İşe gidiyorum.” diye evden çıktığını ve bir daha eve dönmediğini hatırlar. Çok içen ve bazı akşamlar alkol yüzünden annesini döven babayı, çocuk bedeninde hapsolmuş acizlik içinde izleyen oğlu, babasının ölüm haberini aldığında gülüp şarkılar söyleyerek bu olayı abartılı bir şeklide kutlar. Şiddete ilişkin zihnindeki “Şiddet şiddetin sonucudur.” cümlesine inanıp sürekli tekrarlamasına rağmen yanıldığını itiraf eder. Babasının şiddeti onu şiddetten kurtarmıştır. Çünkü bu şiddete tanıklığı onda takıntı derecesinde şiddet karşıtlığı yaratmıştır. Asla şiddete başvurmayacağını, çocuklarına asla elini kaldırmayacağını tekrar eder. Ve bunu gerçekleştirir de...   

Babası gençliğini sonuna kadar yaşayamayacağını hissettiği için geri kalan hayatı boyunca gençliğini yaşamaya çalışmış, daha doğrusu onu çalmıştır. İnsan çaldığı şeyin gerçekten kendine ait olduğunu bir türlü hissedemez ve o yüzden sonsuza kadar çalmak zorundadır artık onu. Baba da onu tekrar yakalamak, tekrar elde etmek için tekrar çalmak isteyip durmaktadır. Sadece her şeye doğuştan sahip olanlar mülkiyet duygusunu gerçek anlamda tadabilir, sahip olmanın ne anlama geldiğini kavrayabilir. Mülkiyet hissi insanın sonradan edinebileceği bir şey değildir. Baba 5 yıl boyunca var gücüyle genç olmak için uğraşmış; Fransa’nın güneyine yerleşmiş; orada hayatın daha güzel olacağını, tepede güneş parlarken insanı o kadar hırpalayamayacağına kendini inandırmış; mobilet çalmış; uykusuz geceleri sabahlara bağlamış, içebildiği kadar içmiştir. Bunu yaparken de bir şey çaldığını hissetmiştir. Gençlik bazılarına hayatın armağanıdır bazılarınınsa tek çaresi onu çalmaya çalışmaktır.

Parası olmayan, okula gitmeyen, seyahat etmeyen ve düşlerini gerçekleştiremeyen bir baba figürü çizilir ve babanın hayatı ona rağmen hatta ona karşı işleyen olumsuz bir hayat olagelmiştir. Babanın hayatından bahsederken insanın kullanabileceği tek şey dildeki olumsuzluk yapılarıdır. Burada Louis, Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik” kitabına göndermede bulunur ve ekler: Yaptığımız şeylerle mi tanımlanırız? Varlığımız, teşebbüs ettiğimiz şeyler üzerinden mi tanımlanır? Kadın ve erkek yaptıkları şeyler midir yoksa kişiliğimizin hakikatiyle eylemlerimiz arasında bir fark, bir mesafe var mıdır? Ve baba için şu yargıda bulunulur: Senin hayatın; bizim, yaptığımız şeyler olmadığımızı kanıtlıyor. Aksine biz yapmamış olduğumuz şeyleriz çünkü dünya ya da toplum bunları yapmamızı engelledi.

Yerde bulduğu telefon nedeniyle hırsızlık suçlamasına maruz kalan oğlunu polislere karşı savunması ve oğluyla gurur duyduğunu söylemesi sevgisini belli edemeyen baba tipolojisini gösterir. Ancak barlarda tanıştığı kişilerin ailesi ile arasının nasıl olduğu sorusuna karşılık (babasını sevdiğini bilmesine rağmen) ondan nefret ettiği cevabını vermesi sevmekten utanma tutumunun oğulda da sürdüğünü gösterir. Baba hakkında hissedilen ve anlatılanlar tabi ki sadece kötü olaylardan ibaret değildir. Babanın şefkatli ve arkadaşça tutumu ile baba-oğul şakalaşmalarından da söz edilir.

Bir gün babanın çalıştığı fabrikadan kötü bir haber gelir. Babanın üzerine bir ağırlık düşmüş ve beli ezilmiştir. Birkaç yıl belki de hiç yürüyemeyecektir. Louis kapitalist sistemin sağlık alanındaki tahribatını babasının hastalığı üzerinden çok güzel vurgular ve sorumluyu işaret eder: 2006 Martı’nda 12 yıldır Fransa Cumhurbaşkanı olan Jacques Chirac’ın hükümeti ve Sağlık Bakanı Xavier Bartrand çok sayıda ilacın artık devlet tarafından karşılanmayacağını açıkladı ki bunlar büyük ölçüde sindirim sorunları ile ilgili ilaçlardı. Kazadan sonra bütün gününü yatakta geçiren baba sindirim sorunları yaşıyordu ve bu ilaçları almak giderek zorlaşıyordu. Chirac ve Bertnard babanın bağırsaklarını yok ediyorlardı. 2007’de cumhurbaşkanı adayı Nicolas Sarkozy “yancılar” adını verdiği ve kendisine göre çalışmadıkları için Fransız halkının parasını çalanlara karşı bir kampanya yürütmeye başladı. Oysa Sarkozy babayı tanımıyordu. Böyle düşünmeye hakkı yoktu. Egemenlerin bu aşağılayıcı tavrı babanın belini daha da ezdi. 2009’da Sarkozy hükümeti ve suç ortağı Marin Hirsch, Asgari Gelir Yardımı’nın (çalışmayanlara verilen asgari yardım) yerine Aktif Dayanışma Yardımı’nı getirdi. Bu geçiş hükümetin ifadesine göre çalışmaya dönüşü teşvik amacı taşıyordu. Bu, şu anlamaya geliyordu. Babanın içler acısı sağlık durumuna, onu bu hale getiren fabrikaya rağmen yine işe koşulacak ve hırpalanacaktı. Üstelik önerilen iş, yarı zamanlı yorucu, fiziksel efor gerektiren, evden 40 km ötedeki işlerdi. Başka çare kalmayınca da başka şehirdeki çöpçülük işini kabul etmek zorunda kalan baba ayda 700 euroya başkalarının atıklarını toplamak için bütün gün eğilip durdu harap olmuş beline rağmen. Sarkozy ve Hirsch, babanın belini eziyorlardı. Ve sonunda baba siyasetin kendisi için bir ölüm kalım meselesi olduğunu anlamıştı. 2016 Ağustos'unda Francoıs Hollande Cumhurbaşkanlığında Çalışma Bakanı Myriam El Khomri ve Başbakan Manuel Valls’ın desteğini alarak adına “Çalışma Yasası” denen yasayı yürürlüğe soktu. Bu yasa işten çıkarmaları kolaylaştırıyor ve patronlara çalıştırdıkları insanları daha fazla çalıştırma hakkı tanıyordu. Hollande, Khomri ve Valls babanın nefesini kestiler. Ağustos 2017’de Emmanuel Macron hükümeti Fransa’daki yoksul insanlardan 5 euro kesiyor, Fransa’nın en yoksulları kiralarını ödeyebilsinler diye verilen sosyal yardımın 5 eurosunu geri alıyordu ve aynı günlerde Fransa’nın en zenginleri için vergi indirimi getiriyordu. Macron babanın boğazındaki lokmayı da alıyordu.

Louıs’in isabetli tespitiyle: Hollande, Valls, El Khomri, Hirsch, Sarkozy, Macron, Berrand, Chirac... Babasının acısının tarihinde isimleri yazılı olanlar. Babanın yaşamının ve bedeninin tarihi onu yok etmek için birbirinin yerine geçen bu insanların tarihidir. Bedenin tarihi, siyasi tarihi suçluyor.

Ömrü boyunca Fransa’nın tek sorununun yabancılar ve eşcinseller olduğunu tekrar eden baba artık Fransa’daki ırkçılığı eleştirmekte, oğluna sevdiği adamdan bahsetmesini istemektedir. Oğlunun çıkan kitaplarını almakta ve arkadaşlarına hediye etmektedir. O adam gitmiş ve yerine başka bir adam gelmiştir. Ebeveynler çocuklarını değiştirmez, çocuklar ebeveynlerini değiştirirler.

Edouard Louıs, “Babamı Kim Öldürdü” kitabında baba-oğulun daha çok gerilim ve şiddet dolu öte yandan kısmen de şefkatli ve sevecen ilişkileri çerçevesinde, yaşadığı ülkenin sosyoekonomik sorunları, yabancı ve eşcinsel düşmanlığı konuları etrafında kişisel ilişkilerle kamusal yaşamı harmanlayarak kısa ama yoğun ve bir anlatı sergiliyor. Fransa’da küreselleşme uygulamalarının yoksullar üzerindeki yıkıcı etkileri, acımasız kapitalist sistemin kadrine en fazla uğrayan işçi sınıfı mensubu olan babanın iş kazası geçirdikten sonraki hayatının (getirilen yasalarla emekçiler üzerindeki baskının daha da artmasıyla) yıkıma doğru gitmesi ve tüm bu gelişmeler ve oğlunun etkisiyle babanın düşünce dünyasındaki evrilme yetkin bir çeviri ile çarpıcı bir şekilde veriliyor. Irkçılığı, homofobikliği, egemenlerin zorbalığını, işçi sınıfını ve sosyal eşitsizliği odağına alan Louis’in diğer kitaplarının da dilimize çevrileceğini umuyoruz.

Not: Bu yazar ve kitaplarından haberdar olmamı sağlayan sevgili kızım İdil Akkuş’a çok teşekkür ediyorum.

KÜNYE: Babamı Kim Öldürdü, Edouard Louis, Çev. Ayberk Erkay, 2020, Can Çağdaş, 51 Sayfa.