'Kapitalizm 21. yüzyılı çıkartamayacak, 2050’yi bile göremeyecek.'

Torkil Lauesen, 1970’li yıllarda FHKC gibi örgütlere maddi destek olmak için Danimarka’da bir dizi soygun eylemi gerçekleştiren bir Marksist. Lauesen'in, “Küresel Perspektiflerin Emperyalizme ve Direnişe Yansımaları” adlı kitabı bu yıl çıktı. Kitap sonrası Lauesen ile yapılan bir röportajı yayınlıyoruz.



16-07-2018 11:11

Muhabir: Gabriel Kuhn

Almanca'dan Çeviri: Özer Erdin

Torkil Lauesen 1970’li ve 80’li yıllarda Danimarka’da Blekingegade adlı bir örgütün lider kadrosunda yer alan bir üyesiydi. Blekingegade, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi örgütlere maddi anlamda destek olmak için Danimarka’da bir dizi soygun eylemi gerçekleştirdi. Torkil Lauesen, Mayıs 2018’de günümüz emperyalizmini mercek altına alan “Küresel Perspektiflerin Emperyalizme ve Direnişe Yansımaları” adlı bir kitap yayınladı. Alman Junge Welt gazetesi günümüz emperyalizmi, küresel proletarya ve yeni direniş başlıkları hakkında Torkil Lauesen ile 07.07.2018 tarihinde bir röportaj yaptı.

1991 yılında antiemperyalist faaliyetleriniz nedeniyle on yıllık bir hapis cezasına çarptırıldınız. Yıllar sonra “Küresel Perspektiflerin Emperyalizme ve Direnişe Yansımaları” adlı bir kitap yazdınız. Bu süre zarfında hiçbir şey değişmedi mi?

Temelde bir şey değişmeden, çok şey değişti. Küresel güney yarımkürenin sanayileşmesi ve küresel üretim zinciri emperyalizmin daha baskıcı olmasına yol açtı. Sermayenin elde ettiği “süper kâr oranları” arttı ve tüketim mallarının fiyatları küresel kuzey yarımkürede düştü. ABD önceden olduğu gibi süper güç değil artık. Sosyalizmin reel mevcudiyeti, ulusal kurtuluş hareketleri gibi ortadan kalktı. Biz bugün iktidarın ve gücün yeniden paylaşıldığı bir dünyada yaşıyoruz.

1980’li yılların sonuna doğru antiemperyalizm solcuların radarından çıktı. Neden?

Küresel güney yarımkürede ulusal kuruluş hareketleri önemden düştü. Aynı zamanda neo-liberalizm kapitalist sisteme altın çağını bahşetti. Buna ek olarak küreselleşme hakkında yapılan yoğun tartışmalar esnasında emperyalizmin gerçekliğinin üzeri örtüldü.

Küreselleşme hiç olmadı mı?

Kapitalizm son 30 yılda dünya çapında elbette değişim geçirdi. Taşımacılık ve iletişim sektöründe yaşanan inovasyon mal üretimini her yerde yeniledi. Ne var ki bu yeni olgu emperyalizm bağlamında pek analiz edilmedi. Küreselleşme emperyalizmi güçlendirdi, zayıflatmadı.

“Küreselleşme Karşıtı” olarak tabir edilen hareket emperyalizmi anlamada yetersiz mi kaldı?

“Küreselleşme Karşıtı Hareket” tanımı aldatıcıdır. İnsanlar yukarıdan gelen bir küreselleşmeye karşıydılar; küresel bir perspektifleri vardı; hâkim sınıfın iktidar yapısını sorguladılar ve sosyalist fikriyata yeni bir nefes kattılar; fakat bu esnada yapmış oldukları analizlerde emperyalizme pek az dikkat çektiler. Bu yüzden harekette radikallik eksik kaldı. Söz konusu hareket en kötü halde gerici eğilimlere hizmet etti. Bu gerici eğilimler ise daha güçlü bir ulus devlete olan talep ve muhafazakâr sermaye gruplarına verilen taviz şeklinde zuhur ettiler.

Peki, günümüzde antiemperyalist düşüncenin geri dönüşü söz konusu mudur?

Birçok insanın yeniden antiemperyalizm ile ilgilendiği hakkında hiçbir şüphe yoktur. Bu konuya dair son yıllarda yazılmış olan kitaplara bakmak yeterli olacaktır.

Kitabınız on yıl önce çıksaydı daha az mı ilgi çekerdi?

On yıl önce kitabımı yayınlayamazdım.

Gerçekten mi?

Evet. Kimseyi ilgilendirmezdi.

Bu süre zarfında ne değişti?

Üretim ilişkilerinde yaşanmakta olan değişim, adaletsizliği inkâr etmeyi olanaksız kılıyor. Bizler küresel güney yarımkürede üretilen mallara bağımlıyız. Kullandığımız elektronik araçlar, giydiğimiz elbiseler, yediğimiz meyve ve IKEA’dan satın aldığımız mobilya gibi ürünlerin tümü Avrupa’da kimsenin onaylayamayacağı şartlar altında güneyde üretiliyor. Öte yandan herkesin bu şartlardan haberi da var. Bu nedenle insanların analitik düzlem de dâhil olmak üzere yeniden emperyalizm konusu ile ilgilenmeye başlamaları şaşırtıcı değildir.

Eski ve yeni emperyalizm arasındaki en büyük farklar nelerdir?

Ulusal kurtuluş hareketi artık merkezi bir konumda yer almamaktadır. Yeni antiemperyalizm öncelikle antikapitalist bir karaktere sahiptir. Yeni üretim ilişkileri küresel güney yarımkürenin üretken güçlerini kuvvetlendirmektedir. Milyonlarca yeni proletarya var ve bu olgu yeni olanaklara kapı açıyor.

1970’li ve 80’li yıllarda sizin de örgütlü olduğunuz Marksist gruplar “işçi aristokrasisi” diye bir tanımlama kullanırlardı ve emperyalist ülkelerdeki işçi sınıflarında devrimci bir potansiyelin olabileceğini kabul etmezlerdi. Halen böyle mi düşünüyorsunuz?

Evet ve son 50 yılda yaşanmış olan gelişmelerin bizi haklı çıkardığını düşünüyorum. Örneğin, gayrimenkullere ve emekliliğe bir bakalım. Küresel kuzey yarım kürede maaşlar ve neo-liberal vergi politikaları, finans ve emlak piyasasının gelişimi ile birlikte işçi sınıfının önemli bir bölümünün konut satın alabilmesi sağlandı. Ayrıca bu işçilerin emekli maaşları finans sermayesi ile iç içe geçti. Başka bir deyişle bu ülkelerdeki işçilerin emekli maaşları hisse senetleri ve değerli kâğıtlar ile desteklenen emekli fonlarına dayandırıldı. Yani, kuzey yarımküredeki işçilerin refahı kapitalizmin refahı ile doğrudan ilişkili hale geldi. Bu işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek daha çok şeyleri var. Yaşam ve maaş standardı bazında kuzey ve güney arasındaki fark halen çok açıktır. Bizim düşük fiyata satın almakta olduğumuz akıllı telefon, spor ayakkabı ve çikolata gibi ürünleri güney yarımküredeki işçiler düşük bir ücrete çalışarak üretiyorlar. Eğer “işçi aristokrasisi” terimi kulağa eski moda gibi geliyorsa, o halde buna “tüketici aristokrasisi” diyelim.

Küresel güney yarımkürede yaşayan insanlar bu gelişmelerden hiç mi kazanç sağlamıyorlar? İş var ve maaşlar yavaş da olsa artıyor. Herkes güneyde yeni bir orta sınıfın doğmakta olduğundan söz ediyor.

Artık dünya üreten zengin ülkeler ve hammadde temin eden fakir ülkeler olarak bölümlenmemektedir. Değişimin yaşandığına dair şüphe yoktur ve güney yarımkürede de bazı sınıflar bundan istifade etmektedirler. Ancak kendimizi aldatmamalıyız. Bizim burada gördüğümüz olgu, önceden sömürge olan ülkelerin zaman içinde sanayi uluslarının gelişim basamağına ulaşacaklarına dair ortaya atılan tez değildir.

Neden olmasın?

Çünkü, emperyalizm periferi ister. Birilerinin sömürülmesi gerekmektedir. Sömürenler ile sömürülenler arasındaki sınır değişebilir; fakat herkes sömüren olamaz. Bu olanaksızdır.

Tamam, eğer zengin ve yoksul ülkeler arasındaki sınır daha da belirsiz hale gelirse kuzey ve güney arasındaki farkı vurgulamak daha anlamlı olmaz mı? Sömürü ilişkilerini kavrayabilmemiz için küresel bir sınıf analizine ihtiyaç duymuyor muyuz?

Küresel bir sınıf analizi yapmak yanlış değildir. Ancak sınırların belirsizleşmesini abartmamalıyız. Sınırlar önceden olduğu gibi bugün de vardırlar. Küresel güney yarımkürede yer alan ülkelerin birçoğunda orta sınıf nüfusun yüzde onundan daha azına tekabül etmektedir. Kuzey yarımküre ülkelerinde ise nüfusun yüzde doksanından daha büyük bir bölümü tüketici aristokrasisine sınıflandırılmaktadır. Evet, kuzeyde yeni bir alt sınıfın olduğu doğrudur; fakat bu sınıf nispeten küçüktür. Danimarka’da sosyal yardım alan bir kişi bile güneyde çalışan bir sanayi işçisinden daha iyi imkânlara sahiptir. Avrupa refah devleti “tüketici aristokrasisini” kurumsallaştırmıştır. Avrupa’da devlet, yurttaşlarına eğitim, sağlık ve emeklilik hizmetleri sunmaktadır. Bu hizmetleri karşılayan eşdeğer bir kurum güneyde yoktur.

1983 yılında sizin de dâhil olduğunuz Marksist bir çalışma grubunun yayınladığı bir kitapta (Manifesto-Komünist Çalışma Grubu) yer alan bir bölümün başlığı şöyleydi: “Emperyalist Ülkelerin Komünistleri Ne yapmalıdırlar?” Bugün bu soruya verebileceğiniz yanıt ne olabilir?

Biz komünistler azınlığız; fakat önemli bir azınlığız. Bugün için en önemli olan şey, küresel yarımkürede geniş tabanlı olan radikal antikapitalist ve antiemperyalist güçleri kuvvetlendirmektir. Bunlar devrimci örgütler, işçi hareketleri ya da Filistin’de, Kürdistan’da, Batı Sahra’da veya başka bir yerde arta kalan ulusal kuruluş hareketleri de olabilirler. Bu güçleri materyal ve politik yönden fiilen desteklemeliyiz. Dayanışma icraat demektir ve somut bir netice ister. Bu bakımdan analizlerin ve stratejilerin de önemli bir rolü vardır. Emperyalist hinterland’ı tedirgin etmek ve güneyde sisteme karşı baş gösteren siyasi ve silahlı müdahalelere yüzümüzü dönmemiz lazımdır. Irkçılığa karşı mücadele etmeliyiz. Göçmenler ve mülteciler için yurttaşlık hakkı talep etmeliyiz. İnsan haklarının ülke sınırları dışında sorgulanmasına izin vermemeliyiz. Bizim dayanışma gücümüz sınıftır, ulus değil. Bunlara ek olarak mücadelenin geleceği için etkili örgüt biçimleri ve taktikler geliştirmeliyiz. Stratejik düşünmek demek, gelecek birçok yılı daha şimdiden kurgulamak demektir. Yani, strateji sadece gelecek seçimlerin planlanması değildir. Otoriter devlet aparatının artan baskısına maruz kalacağız. Buna hazırlıklı olmalıyız.

Devletin gelecekteki mücadelelerde nasıl bir önemi vardır?

Herhangi bir formu devlete dayandırmadan antiemperyalist bir politika yürütemeyiz. Devlet içinde yaşadığımız siyasal gerçekliği tanımlar. Ancak devlet gücünün ele geçirilmesi faaliyetlerimizin merkezinde durmamalıdır. Ulus devleti sağcılar severler; çünkü bu onların milliyetçi, ırkçı ve şoven eğilimlerine uyar. Refah devletini antikapitalizmin kalesi olarak görmek yanlıştır. Avrupa’daki refah devletleri emperyalizm olmasaydı var olamazlardı. Bunu inkâr eden küresel sermaye birikiminin gerçekliğini de inkâr eder. Örneğin, bağımsız bir Alman ekonomisi nasıl olurdu? Kullanmakta olduğumuz günlük ürünleri kim üretirdi? Almanya’da halen kaç kişi sanayi üretiminde çalışmaktadır? Almanya’da çalışanların geneli hizmet sektöründe çalışmaktadırlar; dizayn tasarlamakta, ürün reklamı ile meşgul olmaktadırlar. Ürünler ise başka bir yerlerde üretilmektedir.

Küresel kuzey yarımküredeki güçlü ulus devletler emperyalizmi zayıflatmak için yardımcı olmazlar mı?

Bu umut “delinking” yani dünya pazarının birçok parçaya bölünmesi ile bağlantılıdır. Çin gibi bir ülkenin bile bu stratejiyi neden terk etmiş olduğunun sebepleri vardır. Küresel güney yarımküre ülkelerinin ekonomik olanaklarını küresel kapitalizm belirlemektedir. Bu gerçek güney ülkelerinin hoşuna gitsin veya gitmesin, bu böyledir. Bireysel ülkeleri sermaye pazarından ayırma girişimlerinin hem ekonomik hem de siyasi alanda devasa bedelleri vardır. Yine de söz konusu konseptin yanlış olduğunu söyleyemeyiz; fakat konsept ulus devlete indirgenmek zorunda da değildir. Küreselleşme ayrışmanın yeni formlarına olanak sağlamıştır. Örneğin, güney-güney birlikte çalışma biçimi gibi…

Peki, küresel yarımkürede en önemli çatışmalar nerede yaşanmaktadır?

Uzun vadede Çin’deki işçilerin ve çiftçilerin mücadelesi önemlidir. Kapitalizmin tarihinde ilk kez küresel mal üretimi sadece bir tek ülkede yoğunlaşmıştır. Bu da geleceği oldukça güvensiz kılmaktadır. Ortadoğu’daki gelişmeler ise daima önemlidir. Bölge 50 yıldan beri sıcak savaşın içindedir. Bu bir tesadüf olamaz, çünkü Ortadoğu emperyalizm için merkezi bir işleve sahiptir. Bu işlev yalnızca petrolden ileri gelmemekte, aynı zamanda jeo-stratejik faktörler de öne çıkmaktadırlar. Ortadoğu’da batı doğu ile kuzey ise güney ile buluşurlar.

Hangi politik güçleri desteklemeliyiz?

Çin’de Komünist Parti’nin sol kanadını, sol entelektüelleri ve işçi hareketini destekleyebiliriz. Yakın ve Ortadoğu’da ise durum biraz karışıktır. Orada her şey çok kaotik ve sol güçler çok zayıf.

Kürdistan’da sol güçler zayıf değiller.

Türkiye’de ve Suriye’de savaşan Kürtler ilericiler; fakat güçleri sınırlı ve müttefiklerine bağımlılar. Bu da içinde tehlike barındıran bir olgudur. Bölgedeki ağırlık önceden olduğu gibi halen emperyalist güçlerin elinde ve emperyalistler her an bölge müttefiklerini kuklaya dönüştürebiliyorlar. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı belli koşullar altında kaçınılmaz olabilir; fakat geniş zamanlı olarak memnun edici neticeler doğurmayabilir. Öte yandan uzaktan ideolojik yorumlar yapmanın da kolay olduğunu unutmamalıyız. Savaşın içindeyken bazı şeyler biraz daha zordur.

Emperyalizmin sonunu düşünebilir miyiz?

Bugün içinde yaşadığımız sistemin her zaman var olmadığını ve her zaman da var olamayacağını çok kolay unutuyoruz. Sistemin bir başlangıcı olduğu gibi sonu da olacak. Sistem bizzat kendi iç çelişkilerini çözmek için genişlemek zorunda kalacak. Bu da kapitalist olmayan üretim biçimlerini tahrip etmesi, yeni proletaryalar kazanması ve yeni pazarlar bulması demektir. Bu elde edimlerim tümü için ise periferi gerekir. Ancak periferi sonsuza kadar genişleyemez. Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin periferisi yoktur; çünkü bu ülkeler Avrupa refah devletini taklit edecek kadar büyüktürler. Kısacası, sistem çıkmaz sokağa girmiştir.

Hâkim sınıf bu durumdan ne kadar rahatsız?

Sermaye bu kriz yüzünden bölündü. Bazı fraksiyonlar neo-liberal küreselleşmeyi taklit etmek istiyorlar. Diğerleri ise ulusal sermaye birikimi politikalarına geri dönmek istiyorlar. Bu fraksiyon, otoriter devlet anlayışını ve savaşı destekliyor. Bir diğer fraksiyon ise yalnızca finansal spekülasyonların döndüğü piyasa ile ilgileniyor. Kapitalizm bu yüzyılı çıkartamayacak, hatta 2050’yi bile göremeyecek.

Bu söylediğiniz 30 yıl bile değil!

Önümüzdeki yıllar çok sarsıntılı geçecek. Ekonomik ve ekolojik krizler yüzünden ayaklanmalar çıkacak. Emperyalist savaşların zarfında yeni devrimci hareketler kristalleşecek. Tarihsel bir dönüm noktasında yer alıyoruz. Gerici ve ilerici güçler arasında yaşanacak sert savaşlar bizleri yeni bir dünya düzenine götürecek. Tehlike altında olan çok şey var. Sistem tüm dünyayı sefalete sürükleyip, çökecek mi? Bu çöküntüde küresel bir boyuta ulaşacak bir Apartheid rejimi mi ayakta kalacak? Ya da bu çöküşten sosyalizm mi çıkacak? Küresel güney yarımkürenin üretici güçlerinin gelişimi yeni proletaryaya çok güç katıyor. Şayet güneyli proletarya dünya çapındaki üretim zincirini durdurursa, bu durum emperyalist ülkeleri çok sert vuracaktır. Güneyin sanayileşmesi sosyalizmin gelişmesi için çok şey vaat eden bir taban hazırlıyor ve bu taban ulusal özgürlük hareketlerinden daha tesirli. Karamsar olmak için hiçbir neden yok. Gelecekteki mücadeleye hazırlıklı olmak için örgütlenmeliyiz.

Orjinal röportaj için tıklayın