Kapitalist şiddet ve feminist tutum

"Tümüyle insani bir yaklaşımla eyleme katılan erkek bireylerin dışlanması; tüm bu şiddetin sorumlusu sayılırcasına, adeta potansiyel tecavüzcü ilan edilircesine kortej dışına atılmaları ciddi bir akıl tutulmasıdır."



17-02-2015 15:02

Berivan Kaya

"Her gün 3 IŞİD canisi tecavüz ediyordu" diyen ve vahşilerin elinden para karşılığı kurtulan 18'inde Şengalli İrvin, binlerce Iraklı, Suriyeli kadının, çocuğun çığlığıydı.

Hayır, Ortadoğu değildi bu kez; gelişmiş bir kapitalist ülke; burnumuzun dibi Ukrayna...

Üç ay önce Donetsk bölgesinde, 286 kadın tecavüz edilmiş ve öldürülmüş halde bulundu. Ukrayna ordusu askerleri, faşist çetelerle birlikte yaptılar bu caniliği.

Bugün ise, resimlerinde bozkurt işaretleri (ülkücü ve faşist çetelere ait olarak bilinen işaretler) yapan bir cani tarafından hunharca tecavüz edilerek öldürülen üniversite öğrencisi Özgecan hepimizi toplumsal bir travma içerisine soktu. Ülke genelinde duyarlı kadınlar ve tüm kesimler ayağa kalktı, tepki için sokağa çıktı.

AKP iktidarının son yedi yılında 4 bin kadın öldürüldü, binlercesine tecavüz edildi. Kadın cinayetleri bu dönemde yüzde 1400 arttı. Kadına dönük baskı, aşağılama, şiddet ve kimliksel yok etme sürecinin, muhafazakâr bir iktidar tarafından doğrudan dinselleştirme uygulamaları ve gerici ideolojik söylemlerle yaratıldığı bir süreçte, Özgecan için oluşan toplumsal tepki, hem kadına yönelik bireysel (eril) şiddet hem de iktidar (siyasal hegemonya) şiddeti açısından birlikte ortaya konmak durumundadır. Bu bakımdan Feminist ve/veya sol-sosyalist olduğunu iddia eden kimi çevrelerce gerek eylemlerde gerek sosyal medyada ortaya konan erkek karşıtlığı üzerinden gelişen seksüel analiz son derece sorunludur. Bir tek AKP ve düzen karşıtı sloganın atılmaması, içeriğin bütünsel olarak ortaya konmamasının yanı sıra, aynı hassasiyeti gösteren; tümüyle insani bir yaklaşımla eyleme katılan erkek bireylerin dışlanması; tüm bu şiddetin sorumlusu sayılırcasına, adeta potansiyel tecavüzcü ilan edilircesine kortej dışına atılmaları ciddi bir akıl tutulmasıdır.

İdeolojik bir analizi imkânsız kılan ve kadın sorununu, kadın-erkek cinsiyetleri çelişkisine indirgeyen bu içi boş feminist söylem, kapitalist çelişkiler tarafından sürekli olarak yeniden üretilen erkek egemen anlayışın, tarihsel mülkiyet gelişimiyle, emeğin yabancılaşmasıyla ve sınıfsallıkla bağlamlarının üzerini örten bir metafizik çuvallamaya varmaktadır. Emek ekseni etrafındaki birleşik mücadeleyi bölmesi açısından ise son derece düşündürücüdür.

Peki, ama bireysel şiddetle, siyasi hegemonik şiddet birbirinden ayrı, aralarında hiçbir bağ bulundurmayan iki farklı kavram mıdır? 

Siyasi hegemonik şiddet, egemen sınıfın, iktisadi alan dışı güçlerinden biri olarak tanımlanır ve ekonominin görece işlediği, artı değerin normal seyrince biriktiği, üretici sınıflarla artı emeğe el koyan sınıflar arasında yine görece siyasal, sosyal bir dengenin oluştuğu ve ideolojik hegemonyanın işe yaradığı dönemlerde uykudadır. Kapitalizmin doğal krizleri gereği kâr oranları azalmaya başladığında, gündelik hayatta, kapitalizmin iktisadi zorunluluklarının ve sermaye birikim koşullarının gerçekleşmesi tehlikeye düştüğünde, sistem sürdürülmez olduğunda sermaye sınıfı, iktidar aygıtı aracılığıyla işçi sınıfının ve yoksul kesimlerin ücretlerine, ekonomik kazanımlarına saldırır ve bu durumda ortaya çıkacak  toplumsal tepkiyi ve örgütlü sınıf mücadelesini dinsel-milliyetçi ideolojilerle, o da işe yaramaz ise, baskı, fiziki şiddet, yok etme, işkence, hapis dâhil her türden şiddetle bastırır. Özellikle gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde bu süreçler öylesine iç içedir ki sistem sürekli şiddet üretir. 

Emperyal düzeylerde ise, bu güç, gerekli petrol ve ham madde kaynaklarının akışı ve güvenliği için savaşlara başvurur. Yörüngeden çıkan ülkelerin hükümetlerine karşı askeri darbeler yaptırır. Ülkelerin devlet aygıtlarına, işçi sınıfı mücadelesine karşı savaşma teknikleri öğretir. Devlet içinde derin cinayet yapılandırmaları oluşturur. İçerideki sağ, komünizm karşıtı güçleri çeteleştirir, silah ve para yardımı ile halka karşı kontra-örgütler haline getirir. 

Sonuç olarak kapitalizmde ve emperyalist birlik içerisinde şiddet yapısaldır ve her gün yeniden üretilerek tüm dünya ülkelerinde, iktidar merkezinden toplumun en alt katmanlarına kadar yaygınlaştırılır, meşrulaştırılır ve kanıksatılır.

Son yıllarda ise şiddetin tüm dünyada katlanarak artmasının ardında küresel emperyalist neo-liberal politikalar var. Küresel mutlak gücün açık bir ifadeyle sermaye imparatorluğunun başı ABD, 2002’de Ulusal Güvenlik Stratejisi adı altında yeni savaş doktrini açıklarken, amacını sadece petrol ve ham madde kaynaklarına erişmek, İran, Libya gibi açık tehdit oluşturan düşmanlarının etkisizleştirmek değil, bunlardan daha çok ileri kapitalist rakiplerinin askeri anlamda gelişerek eşdeğer bir güç oluşturmasını engellemek olarak açıklamıştı ve ilk defa önceki savaş anlayışından çok farklı olarak ucu açık, süresiz, orantısız, “hedefsiz” bir önleyici savaş stratejisi ortaya koymuştu. Özetle ABD kendisinden sonra gelen sekiz büyük kapitalist ülkenin sahip olduğu askeri bütçenin toplamından daha büyük bir askeri bütçeyle ve misliyle büyük ekonomisiyle, karşısında Rusya, Çin ve ya Almanya gibi gelişen askeri güçler istemediğini açık açık ilan etmekteydi. Bu kararın sonuçları Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’da korkunç bir barbarlığı ve yıkımı, on yıllık gibi kısa bir sürede var etti ve derinleştirdi, milyonlarca sivil öldürüldü, yüz binlerce kadına, emperyal askerler ve onların ilgili ülkelerdeki çete güçleri tarafından tecavüz edildi, öldürüldü. Milyonlarca insan topraklarından sürüdü. 

Bugün belirli oranda bağımsız güç kullanımı ve bağımsız hareket seviyesine gelmiş olan IŞİD, Taliban, El Kaide, Boko Haram, Tevhid gibi radikal İslami örgütlerinin cani kimliklerinin ve davranışlarının emperyalizmin yarattığı bu şiddet sarmalı içinde oluşturulduğu, geliştirildiği silah ve para temininin yine emperyalist odaklarca yapıldığı unutulmamalı. 

Emperyal hegemonyanın, dünya üzerinde örgütlediği sivil toplum, parayla ürettiği medya, düşünce kuruluşları, satın aldığı akademisyenler, din, maneviyat alanında oluşturulan kurumlar, fonlar, kültür ve eğitim alanı içerisindeki örgütlenmeler aracılığıyla topyekûn bir yalan üretim mekanizması devreye girer, şiddetin gerekliliğini ve doğruluğunu toplum bireylerine kanıksatılır, rıza üretilir. 

O yüzden ebeveynler bugün her yerde gönül rahatlığıyla şiddet, yok etme ve ölüm üzerine kurgulanan bilgisayar oyunlarını çocuklarına alırken ve oynatırken, oyun mantığını en hafif şekliyle bile sorgulama gereği duymazlar. Şiddet, gerilim, öldürme, tecavüz; sinema, film, TV, polisiye roman reklam endüstrisinin vazgeçilmezleridir ve kitlesel tüketim söz konusudur. Şiddet bir kültürel arketip olarak o denli bireyselleşir ki annelerin yaygın bir biçimde çocuklarına uyguladığı fiziki ve duygusal şiddet olağanlaşır, tepki gösterilmez. Türkiye’de Yapılan araştırmalar annenin aile içinde çocuk üzerinde uyguladığı şiddetin erkeğin eşine ya da kadına uyguladığı şiddetten çok daha yaygın olduğunu ortaya koyuyor.

Her gün IŞİD ve benzeri cani cihadist örgütlerin kafa kesen, yakan, kurşun sıkan görüntüleri; satılan, zincirlenen, tecavüze uğrayan kadınların görüntüleri ile doldurulan eril ve dişil hafızalar… Guantanomo’daki tutsaklara cinsel işkence eden, kadın ABD’li askerler hafızlarda… Ülkemizde en kitlesel devlet cinayetlerinin bir kadın başbakan dönemimde işlendiğini; JİTEM, MİT Kontra Terör dairsi, Özel Harekât Polisi gibi derin yapılanmaların yine Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde oluşturulduğunu biliyoruz. Ve yine bu dönemde binlerce Kürt kadını tecavüze uğradı.

Ayrıca tüm antropolojik, tarihsel bulgular ve bugünkü ilkellerin arasında yapılan araştırmalar, ilkel komünal toplumlarda eril bir tecavüzün olmadığını gösterdi. Öyleyse şiddet ve şiddetin bir biçimi olarak tecavüz, erkek egemen kültürün dinsel, ahlaki geleneksel kodlarıyla ve siyasi hegomonik şiddetin meşrulaştırılmasıyla üretilen ideolojik bir kavrayış. Öyle ki patriarkal anlayışla alt kültürde yeniden üretilen erkek imgesinin içerisine siyasi hegomonik şiddeti yerleştirmeyen; hâkim olma, yönetme, savaşma, yok etme ve bir kadın bedenine sahip olma güçlerini kullanamayan erkek, erkek dünyasından aforoz edilesi, düşük bir profil olarak bilinçdışına yerleşiyor. 
Yokluk, maddi ve manevi gereksinimlerden yoksunluk, başarısal eksiklik, zaaf ve yozlaşma başkasına karşı nefret ve öfke duygusunu; giderek şiddet eğilimini ve “kötülüğü” koşullayan sosyolojik ve psikolojik nedenler olarak sayılıyor. Yokluğu, yoksulluğu, eksiklikleri, başarısızlığı, insanlar arasında ölümüne rekabeti, bireyciliği, bencilliği, çaresizliği, yalnızlığı yaratan ise kapitalist sömürü düzenin ta kendisi.

Askeri darbeler, faşizmin kurumsallaşması, ideolojik- kültürel kuşatma yoluyla insan erdemlerine, dayanışmaya, evrensel bir umuda dair solun, sosyalist değerlerin gündelik hayattan silindiği, iyiliği ve umudu besleyecek sanatın, edebiyatın toplum hayatından sıfırlandığı, siyasi hegemonik şiddetin tüm pornografisiyle ırkçı, milliyetçi, dinsel mutlakçılığı nefret söylemine dönüştürerek insanın doğasına nüfuz ettiği bir sistem yapısından bahsediyoruz. Şiddet tamamıyla kapitalizmin sömürü, yabancılaştırma ve hiçleştirme sarmalının ürettiği bir yıkıcılıktır. İnsanın doğasını tarihsel, sınıfsal, diyalektik anlayıştan kopartarak, şiddet ve tecavüzün erkek doğasının ve cinsel kimliğinin bir sonucu olduğunu söylemek, erkeği karşısına alan bir kadın mücadelesi tarif etmek ve bunu erkek düşmanlığına vardırmak düpedüz liberal burjuva taraftarlığıdır. Sol ve sosyalist yapıların, bu feminist pratiğin ve söylemin karşısında durması, ideolojik bir eleştiriyi ve tutumu süreklileştirmesi, sınıf mücadelesinin saflarının sıklaştırılması ve bilimsel tutumdan kaymama noktasında elzemdir.