“Kadınların sadece erkeklere değil, kimseye anlatmadıkları sırları olmalı”

Buket Arbatlı’nın Erkeklere Her Şey Anlatılmaz isimli ilk öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Sel Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Baş kahramanı ya da anlatıcısı hemen her öyküsünde kadın olan Arbatlı, kurduğu güçlü atmosfer ve yıllar içinde büyüterek biriktirdiği karakterlerinin yollarını, okurun zihninde kendi kişisel deneyiminin izleriyle kesiştiriyor.



28-06-2020 00:03

Dilek Yılmaz

Sevgili Buket, öncelikle hayırlı olsun, dilerim okuru çok olur. Edebiyatın işi öğretmek değilse de erkekler için de aydınlatıcı bilgiler barındırdığını, derdini duyurduğunu düşünüyorum Erkeklere Her Şey Anlatılmaz’ın. Merak ediyorum, erkek okurların kitaba ilgisi nasıl?

Çok teşekkür ederim, erkek okurların görüşü önemliydi benim için. Adını görüp okumazlar diye korkmuştum başında ama öyle olmadı. Kitaba isim ararken ve açıkçası yerine başka şeyler düşünmüşken yayınevinden geldi bu isim, onlar önerdiler. Öyküleri kapsayan doğru bir isim bu dediler. Öykülerin kadınlara yakın geleceğini düşünüyordum. Erkeklerin ilgisi de ayrıca mutlu etti. Hatta bazı erkek bloggerlardan mesajlar aldım yayınlandıktan sonra, çok mutlu oldum.

Öykü yazarları için ilk kitap ekseriyetle zorlu bir yolculuktur. Senin kitaba dönüşünceye kadarki yolun nasıl ilerledi?

Altı ay çalışmadığım bir dönemim var, iş yapmadığım.  O dönemde ne yapsam diye düşünürken kız kardeşim dedi ki, ya sen yazardın eskiden, bir atölyeye gitsene. Hadi derken Jale Sancak’ın atölyesine gittim ve yazmaya başladım. Sonra Notos, biliyorsun. Yaza yaza işler ilerledi. İlk başta yazdığım şeyler çok korkunç tabii. Ama sonraki süreç içerisinde yazdıkça daha çok yazabildiğimi ve yazmak istediğimi fark ettim. Yıllar içerisinde şunu da ihmal ettiğimi düşünüyorum, bir kitabım olsun diye düşünmedim ben hiç, aman uzun iş, dedim. Bu işe kendini adamış, yazarlığı bir meslek olarak gören insanlar varken benim haddime mi diye düşündüm ama sonra, biraz Semih Hoca da yönlendirdi, epeyce öykü oldu, toparlasanıza diye diye beni teşvik etti.  Kendisine de burada gerçekten teşekkür ediyorum, o olmasa belki gene yazardım ama bir kitap haline getirme hevesim olmazdı. Ondan sonra epey birikti derken, hadi bir deneyeyim dedim, yine hoca sağ olsun, yayınevlerine yolla, dedi. Ben yine çok ümitsizdim, sonra Sel’den kabul geldi. O süreç beni çok mutlu etti, kitabın üzerinde çalıştığımız altı aylık dönem hayatımın en güzel dönemlerinden biridir. Böyle aslında, daha erken de yapılabilirdi, bundan on yıl önce de odaklanıp yapabilirdim ama yapmadım, tembellik ya da başka şeylere yoğunlaşmaktan.

Baş kahraman ya da anlatıcı hemen her öyküde kadın. İstisnai durumlarda da gene kadının odakta durduğunu görüyoruz. Dosya bütününde bu özellikle hedeflediğin bir şey miydi?

Evet, kadınlar olsun istedim. İkinci dosyada da yaşlılara odaklanan, unutulmuş, bir köşede kalmış ama bazen de çok büyük olaylara girebilen yaşlıları yazmaya çalışıyorum. Burada da kadınlar olsun istedim ama mesela Remzi Bey’i Evlendirmek öyküsünde yoktu. Hatta Beautiful Tango’da da asıl karakter erkekmiş gibi görünse de aslında kadındır. Hatta onu çıkarmayı düşünmüştüm. Yayınevi almak istedi. Tamamen kadın öyküleri etiketinde değil ama kadınları anlatan bir kitap olsun istedim. Bir de hastane günlükleri yazıyorum şimdi.

Benim bu kitapta özellikle dikkatimi çeken şeylerden biri, kadın cinselliği gibi çekinilen alanlarda rahat gezinmen. Duygusunu döküp saçmadan veren, cesurca kurgulanmış metinler olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin de çok güçlü biçimde okurun zihninde canlanıyor. Yapıp ettiklerinde karmaşık duyguları bir arada yaşıyorlar biraz ve son adımda sanki bir tökezleme görülüyor. Durumu değiştirmektense mevcut alan içinde soluk alma eylemlerini deniyor gibi göründüler, oysa ki farkındalar.  O son eylemden alıkoyan nedir diye sorsam…

İnsanlar radikal değişimlerden korkuyorlar diye düşünüyorum. Belki benim karakterlerim korkuyor, bilmiyorum.  Büyük değişimlere giremiyorlar ya da başa gelmişi kabulleniyorlar, aslına bakarsan bir çabaları var. Kitabın kapağını da o yüzden beğenmemiştim ben, solgun kurumuş gül yapraklarını. Benim kahramanlar hiç böyle nahif tipler değiller, başaramamış olabilirler ama çaba gösteriyorlar. Aile Sofrası’nda karakter sonunda reçel tabağını dışarı fırlatıyor, yapabileceği bu. Bir yandan yapamayacaklarını düşünüp kendim onları sakatlamış olabilirim. Mesela bir türlü aşağı inip madamla dertleşemez kahraman, ne oluyor kardeşim, kendi derdini de anlatamaz. Hep düşünür ve bunu bir türlü söyleyemez. Aslında büyük hareketler de değiller, niye yapmıyorlar bilmiyorum. Belki bu değişimden korkuyorlardır çünkü sonunda bir değişim gerektirir bu yapacakları işler. Bir tanesi kuşları öldürüyor, oysa derdi kocasıyla. Bir mesleği var, bırakıp gitse hayatını idame edebilir, böyle saçmalıklara başvuruyor. Ben insanın her daim zaafları olduğunu ve büyük adımları atmaktan çekindiğini düşünüyorum. Belki de kendim böyleyim, o yüzden karakterlere yansıtıyorum. Arzu ediyorum onlara bir şeyler yaptırmayı ama bir yerden sonra tam hareketi yapmıyorlar.

Anında yalan uydurmayı öyle seviyordum ki. Yazıya dökersen bu huyun iyi bir şeye dönüşür, diyordu Abdullah amca” diyor karakter son öyküde. Kurgu ne kadar bütünüyle uydurma diyebileceğimiz bir şey? Atmosferin kurulmasında ortamı ya da oraya ait insanı tanımanın katkısı nedir? Senin de doktorluğunun, geçtiğin mahallelerin, değdiğin insanların metne sızdığını, tecrübe ettiklerinden süzdüğün karakterlerle öyküyü ördüğünü görüyoruz. Metnin okuru kolayca kavramasında sanırım bunun da etkisi vardır. Kurgu nasıl tetikleniyor, tanıdık ortamdan mı canlanıyor, daha hâkim hissetmekle mi ilgili?

Bence muhakkak merak ve geniş bir perspektiften olaylara bakabilmek lazım yazabilmek için. Yanınızda olup bitene bana ne dediğinizde onunla ilgili bir şey yazmak, ona dair kurgu oluşturmak imkânsız. Ne dolaşıyor ki bu topraklarda diye düşünmek lazım. Yalan söyleyen çocuklara öyküler yazdırıldığını görmüştüm intörn dönemimde, çok ilginç gelmişti, bunu unutmadım. Dediler ki, bu bir tür terapidir, çünkü çocuk çok yaratıcı ve yalanlar uyduruyor, bunu cezalandırmak değil, kanalize etmek lazım.  O süreç benim çok hoşuma gitti. Yıllar geçti, yer etmiş ki yazdığım hikâyeye ekledim. Biz de yalandan dünyalar oluşturuyoruz, bunların içine insanlar koyuyoruz ama tamamen zihnimizde olup biten şeyler değil tabii; gördüğümüz, yaşadığımız, bize değen, dikkatimizi çeken şeyler. Ben mesela bir kafede oturup saatlerce insanları seyrederim, hiçbir şey yapmadan. Şimdi mesela üniversitede okuyan oğluma bakıyorum, bu ileride nasıl bir şey yazar, hiç merak etmiyor, önünde tablet, orada yaşıyor. Belki onların da edebiyatı farklı olacak. Karakter bazen saçını nasıl karıştırdığından yol alıyor, kurgunun çok büyük bir kısmının merak ve gözlemden kaynaklandığına inanıyorum ben. Tabii bu karakter yaratmada çok önemli ama olay örgüsünü kurmak da çok ayrı bir iş. Bildiğim ortamlar, örneğin hastane benim oyun alanım, bazı alanları hiç bilmiyorum, bunları çalışmak gerekiyor. Örneğin güney doğu öyküsü yazamam herhalde, onları çok iyi yazanlar var.

Öyküler arasında hikâyenin değişime uğradıkları da sanırım vardır. Kitaptaki en eski öykü ne zamana ait?

Aslında 2012’de yayınlanmış Samuray Atına Binip Gittiğinde öyküm var. Gerçekten öykü yazdım hissini yaşadığım ilk öyküm oydu, onu ben kitabın nüvesi gibi görüyorum. Aslında insanlar okuduğunda ondan çok bahsetmedi, ilgilerini o kadar çekmedi, orada iki kız arkadaşın kader birlikteliğini anlatıyorum, kanserli bir kadının nasıl tedavi olduğunun aşamaları değil, aslında hayatı paylaşmışlar ve ölümü de paylaşıyorlar bir yerde. Hâlâ da tüylerim ürperir kendim yazmamışım gibi, o karakterler gerçekmiş gibi. O benim için çok kilit bir öykü, bir de Madam var tabii.

Karakter yaratma kısmını sormak istiyorum, öykülerinde en çok öne çıkan öğe de bu gibi görünüyor.

Benim için karakterler esas. Çok sıcak hissedemezsem anlatıya giremiyorum. Herhalde kendim böyle olduğum için. Karakter üzerine çok düşünüyorum. İsmail dans edecek Seniha Hanım’ın önünde, onlarca zenne seyrettim çünkü İsmail’i anlamam lazım, hem küçük düşürmemem lazım, hem şefkatle yaklaşmalıyım ama bir yandan da beceremesin, amatör çünkü. Bir yandan da bir şeyler yapabilsin istiyorum. Aynı öyküde Seniha Hanım fotoğraflara nasıl bakar diyorum. Bir hareket için uzun uzun düşünüyorum. Bunu çok seviyorum. O zaman da belki öykünün önüne geçiyordur karakter, bilmiyorum ama karakterler hatırlansın isterim hep.

‘Eskisi Gibi Olabilecek Miyiz Madam’daki gibi, “Davet etselerdi anlatacak ne çok şeyim vardı. Soracak sorum da… Ama sormazdım elbette. O zaman ben anlatırdım,” diyor karakter. Komşular ve merak konusunu sormak isterim. Komşular da tekrarlı olarak gözetlenen rolünde dahil oluyorlar öykülere. İzleyenin değme çabası, anlama ve bir yandan anlatma arzusu. Buna dair ne söylemek istersin?

Sevindim fark edilmesine, buna ilk değinen sensin. Çok isteyerek yaptım, birilerinin de ilgisini çeker diye düşünmüştüm. Mesela balkon benim hayatımda çok hayatidir, evden kaçtığım bir yer gibi gelir. Perde diktirmedim ev için, yıllar oldu. Bundan ötürü eşimle papaz olduk. Mümkün olsa hepimiz açık koca bir alanda yaşayalım isterim, bir köşemiz küçük bir alanımız olsun, istediğimiz zaman yalnız kalma hakkımıza da saygı duyularak. Ama hep beraber yaşayalım isterim. O yüzden etrafı da çok merak ederim, karşıya kim taşınmış, ne yapmış. Evde kutunun içinde tek başına yaşanan ortamlar beni geriyor. Bizim evde hep misafir olurdu, beş kişiyiz ama hiç beş tabak hatırlamıyorum sofrada. Birileri gider, birileri gelir, bazen derdim ki, anne Allah aşkına bir kere de şu kapıları kapatıp kendimiz oturalım. Sonra ben de öyle oldum. Komşularımla tanışırım bir yere ilk gittiğimde. Eskiden çok meraklıydım. Hatta dürbünüm de vardı, şimdi bakmıyorum :). Hatta şimdi ihtiyar bir teyze yazıyorum, kendimin ihtiyarlamış hali, kimsesi yok, dürbünle evleri seyrediyor. Belki yazar olmanın bir yanı, yazarsak eğer, başkalarının hayatlarını da merak ediyorsun. Benim karakterlerim de hep öyle merak ederler, balkondadırlar. Balkonun bir kısmı hava almaksa kendini de açmak. Kendim de orada rahatımdır. Bir de yabancıya kendimizi anlatmak daha kolay oluyor galiba bazen.

Yazmayla yetenek arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsun? İyi metin için niyet ve çok okumak, çalışmak yeterli mi, herkes yazabilir mi?

Benden on kat fazla okuyan, üslûba meraklı, metin üzerinde çok uzun çalışan birinin yazdıklarının duygusu geçmeyeceği gibi bazen biri geliyor paldır küldür yazıyor ama çok etkileyici, duygusu sana olduğu gibi geçiyor. Ben bu yeteneğin nasıl tanımlanacağını bilmiyorum ama bazı insanların eli güzel olur hani, aynı tarifle yemeği sen de yaparsın ama öyle olmaz ya, işte bazı insanların da kalemi daha lezzetli. Neden oluyor, nasıl oluyor, onu bilmiyorum. Bir kere yeteneğin sosyal iletişimle geliştiğine inanıyorum. Çok insan tanıyacaksın, çok hayata gireceksin, başından çok iş geçecek, şahit olmaktan bahsediyorum. İnsanın bir apartman katında oturup hayatın kenarında durarak iyi yazabileceğini düşünmüyorum. Diğeri yetenek midir bilmiyorum, gelişen de bir şey. İçinde yoğrularak, çok okuyarak dilin gelişir tabii.

Novellaya rahatlıkla yürüyebilir öyküler de var kitapta, Abdullah Aşçı’yı Aramak gibi. Bir söyleşinde metnini şiire en yakın hale getirebilme istediğinden bahsettiğini hatırlıyorum. Bunu biraz açar mısın?

Başlangıçta çok çok uzun yazıyordum. Sıkı bir Alice Munro okuruydum, onun gibi yazmaya çalışıyordum, öyle yazıyordum. Sonra asıl yeteneğin az kelimeyle çok şey anlatmak olduğunu keşfettim. Bu yaşta mı keşfettin diyebilir insanlar, ben biraz geç keşfettim ama anlatmanın sapkınlığından kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Başladın mı delirmiş gibi anlatabilirsin. Çok az anlatarak karşındakine hah budur duygusunu vermek önemli. Özellikle yabancı yazarlarda çok görüyorum, kuru da olmadan. Şiir duygu yüklüdür, birkaç dizeyle sana dünyaları bahşeder, bunu öyküde yapabilmek çok iyi olurdu, o aşamaya gelebilir miyim bilmiyorum. Sait Faik öyle yazmış. Murathan Mungan’ı çok severim, bazen tek bir cümle söylüyor, on paragraf anlatacak şeyi tek cümleyle bitiriyor, o yetkinliğe gelmeyi çok isterim. Çok yazmak, çok çalışmak da gerekiyor. Ben de çabalıyorum diyeyim.

Aile meselesi önemli yer tutuyor senin öykülerinde. Ailenin o son eylemi ketleyen bir iktidar temsili olabileceğini düşündüm bazı yerlerde. Hikâyeleştirmede malzeme olarak bunun senin için önemini sormak isterim.

Ailenin çok önemli olduğunu düşünüyorum, bizi biz yapan o. Genetik materyalimiz var, tamam ama yetiştiğimiz ortamlar önemli. Anne baba travması ömür boyu atlatılamayabilir, kardeşler sana destek olabileceği gibi yük de olabilir. Erkeklere Her Şey Anlatılmaz’da da geçer, “Belli ki çocukluk anlatılması en kolay yaşam dilimiydi. Ama yaşanmasının kolay olduğu söylenemezdi.” Aile ilişkilerini çok didiklerim,  kim kime ne yapıyor, bir sözün altında kaç anlam yatıyor, bir de/da ekinin bile çocuğu nasıl hırpalayabileceğini biliyoruz.  Aile bazen cehennem de olabilir. Çok şahane biçimde seni koruyup yükseltebilir de. Ben 34 yaşında çocuk sahibi oldum, dedim ki olgunlaşayım, hayattan beklentilerimi bir miktar tamamlayayım, şu da içimde kaldı duygusunu ona yansıtmaktan korktum. Çocuk sahibi olmak çok büyük sorumluluk. Ben ailenin insanın kendi celladı olabileceğini düşündüğüm için illa ki bir yerinden dokundururum, ya babadır, ya annedir ya da ailede bir büyüktür. Benim açımdan çok önemli bir konu. Gene aile ile ilgili iki konu var aklımda, yazmak istiyorum ama gerçekten zaman gerektiriyor. Öyküye sığması zor, novella olabilecek şeyler.

Yazılamayacak, kendine oto sansür uygulayarak caydığın herhangi bir konu oldu mu, her şeyi yazabilir misin?

Olmadı herhalde. Çok acayip bir konu vardı, bir annenin erkek çocuğuna yaptığı bir şeyle alakalı, daha bebekti. Sonra çok düşündüm, bunu yazmak lazım. Ama kendi içerisinde dokuya oturtamadım, yoksa hep aklımdadır. Kendi oğluna bunu yapar mı diyorsun. İnsan her şeyi yapabilir ve her şey de yazılabilir, sonra kötü amaçla kullanılır mı diye düşündüğüm bir şey olmuyor açıkçası ama en acıtıcı olayları rahatsız edici şeyleri bile öyle yazabiliriz ki, karşımızdaki ne demek istediğimizi anlar ama yazdığımız içini kanırtmaz. Duygu pornografisine kaçmadan, doğru anlatım tekniğiyle konunun içine yedirebilmek lazım. Yoksa öyle sansürleyeceğim bir şey yok.

Başında, erkekler için aydınlatıcı bilgiler var dedik. Buket Arbatlı olarak sorsam, kadınlara bir tavsiyen olur mu, erkeklere neler anlatılmaz? 

Kadınlara şunu tavsiye ederim, kendim genç yaşta yapmadım, belki birileri bana ön ayak olsaydı,  daha farklı bir hayat yaşardım kendimce, benzer şartlarda olsa da. Kadın önceliği kendisine vermeli, her daim kendisini arka plana atıyor. Ne anne olsun, ne eş olsun, ne de bir babanın kızı olsun. Bu çok klişe olabilir ama kendine ait bir dünya yaratabilme, kendine yaşam alanı oluşturabilme kısmı çok önemli. Kendini çocuğa adamak, iş, kariyer... Soruyorum şimdi, Buket nerede bunun sonunda. İş dediğin nedir, para kazanıyorsun, başarı duygusu tatmin de veriyor ama sana kalan bir şey değil, bir yıldan sonra bırakıyorsun, emekli oluyorsun. Çocuk da gidecek. 1990’da bıraktım yazmayı, 2010’da yeniden yazmaya başladım. Herkese diyorum, önce kendi dünyanı yarat orası sana ait olsun, orada ne oluyorsa kimseye anlatma. Ben çok gevezeyimdir, hemen anlatırım, ama aslında kendine ait sırları olması lazım insanın. Kadınların sadece erkeklere değil, kimseye anlatmadıkları sırları olmalı. Uçağın kara kutusu gibi bir şey. Bunların karanlık şeyler olması gerekmiyor. Sana ait, hobi de olabilir, spor da olabilir, kitap da olabilir. Bunu yapmıyoruz ve hayatımızı başkalarına çok fazla açıyoruz.

İlk kitabın günahı olmaz dense de ilk kitap da kitaptır ve her kitap edebiyatta sırasız değerlendiriliyor, Erkeklere Her Şey Anlatılmazda iyi öyküler okuduk, yolu açık olsun. Sorularımı yanıtladığın için de ayrıca teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

KÜNYE: Erkeklere Her Şey Anlatılmaz, Buket Arbatlı, Sel Yayıncılık, 2020, 141 Sayfa.