Kadınlar Ormanı

“İlk kaçırıldığımda sadece on iki yaşındaydım, diye anlatmaya devam etti. Küçücük bir balıktım, tuttuğun zaman denize geri attığın balıklardandım çünkü yenemeyecek kadar küçüktüm. Bana da aynını yapmaları gerekirdi! Ama ben köydeki açık renk gözlü tek kızdım.”



24-03-2019 01:16

Berna Metin

Kadınlar Ormanı’nın arka kapak yazısını okuduğumda aklımdan geçen ilk şey, “Bu kitabı, okuma listemi alt üst etmek pahasına kesinlikle okumalıyım.” olmuştu. “Uyuşturucu kartellerinin, yılanların ve akreplerin sözünün geçtiği, annelerin kızlarını korumak için saçlarını kesip dişlerini boyayarak çirkinleştirmeye çalıştığı…” erkeksiz bir coğrafyadan, arkasına saklandığınızda görünmeyeceğiniz kadar büyük yeşil yaprakların arasından böyle sesleniyordu Kadınlar Ormanı bana ve bu öykünün içinde kaybolmayı göze alan her bir okuruna.

Ormanı tam ortasından koyu bir asfaltla ikiye bölen Meksika kırsalında geçen bu yaşam öyküsü ilk bakışta bir hayatta kalış hikâyesi gibi geliyor kulağa. Erkeklerin çalışmak zorunda kaldıkları için ABD’ye gittiği ve bir daha asla dönmediği bu coğrafyada; kadınların ve kız çocuklarının derin kazılan çukurlar, kırmızı karıncalar, iguanalar, dev kanatlı akbabalar ve uyuşturucu kartelleri arasında verdikleri yaşam mücadelesi gibi. Evet, birazı öyle. Esaslı bir yaşam mücadelesinden köklerini alan bu roman tıpkı bir palmiye ağacı gibi heybetlendikçe umutlandırıyor, güldürüyor, hüzünlendiriyor ve elbette büyük bir keyifle okutuyor kendini.

Romanın özeti, tehlikelerle dolu bu Meksika kırsalının özeti, aslında dünyanın neresinde olursanız olun bir kız çocuğu olarak var olmanın / olmaya çalışmanın özeti romanımızın ilk cümlesinde pat diye çıkıyor karşımıza:

Artık seni çirkinleştirmenin zamanı geldi, dedi annem ıslık çalarak.

Kadınlar Ormanı’nın eşsiz ve henüz 12 yaşındaki neşeli kahramanı Ladydi’nin  bize anlattığı bu umut dolu hikâye üç bölümden oluşuyor. Kahramanımız henüz 12 yaşında bir kız çocuğu olmasına rağmen annesi ona “oğlan” diye sesleniyor. Saçlarını uzatması yasak, tenini daha da karartması için yüzüne kömür sürerek okula gidiyor. Annesi ve ormandaki diğer kadınlar doğumdan sonra asla bir kız çocuk dünyaya getirdiklerini söylemiyor. Bu bir sır olarak kalmalı. Çünkü kızlar olgunlaşıp güzelleşmeye başladıklarında uyuşturucu kartelleri onları zorla alıyor. Giden kızlar geri dönmüyor. Onlara ne olduğunu aslında herkes biliyor ama kimse bilmiyor. Polis peşlerine düşmüyor, aileleri de çünkü “Kayıp bir kadın yağmur fırtınasında su yolunda akıp giden yapraklardan biridir sadece.”

Bu karanlık ve vahşi ormanın vahşiliği korkunç akbabalar, kırmızı karıncalar ya da diğer hayvanlar değil. Bu ormana vahşet ve kan dört tekerli, camları siyah filtreli arabalarla geliyor. Ve işte o zaman orman dışındakilerin oğlan bildiği o kız çocukları evlerin arkasına kazılan minik çukurlara saklanıyor.    Ormanın her yerde kulakları var ve maalesef burada sır saklanamıyor. O çukurlarda akrepler koruyor da onları, elleri tüfekli erkekler acımıyor. Alıp bir bilinmeze götürüyorlar onları. Eli silahsız olan erkeklerse bir demet gül armağan eder gibi ölümcül hastalıklar getiriyor kadınlara. Böyle bir coğrafyada yine de dostluk ve dayanışma varlığını koruyor. Annesinin henüz yeni doğmuş bir bebekken portakal kabuklarıyla dolu, leş gibi kokan bir çöp tenekesine bıraktığı Ruth bir güzellik salonu açıyor mesela. Adını İllüzyon koyuyor. Yaptığı tek şeyse burada kız çocuklarını çirkinleştirmek. Burası bir güzellik salonu değil, bir çirkinlik salonu. Kız çocuklarını çirkinleştirerek onları hayatta tutuyor, bu neresinden bakarsanız bakın bir illüzyon.

Uyuşturucu kartelleri tarafından kaçırılan kadınlar biliyorlar ki bir gün boş bir arazide ya da bir çukurun dibinde cesetleri bulunacak. Kim olduklarını hatırlatmak, dünyada bir iz bırakmak için kollarına sigara yanıklarıyla şekiller yapılıyor. Bu bir gelenek. “Beni öldürdün ama ben vardım” demenin yolunu buluyor kadınlar. Mesela kahramanımız Ladydi, ismini Prens Charles’in hiçbir zaman aşık olmadığını itiraf ettiği ihanete uğrayanların azizesi Prenses Diana’dan alıyor. İsminin bir öyküsü var: Annesi onu bir intikam savaşçısı olarak yetiştiriyor. Adı, annesinin intikamı.

Kadınlar Ormanı, ormanda yaşayan kadınların öyküsüNÜ olduğu kadar ormanı bölen o koyu siyah asfaltın da öyküsünü anlatıyor. Köye görev icabı gelen ve kaçmanın yolunu arayan öğretmenlerin, üvey kardeşlerin, Paula kadar güzel olmanın, asla çekmeyen telefonların, yapılan küçük hırsızlıkların, cezaevlerinin, kısa süren aşkların ve asla geri dönmeyen erkeklerin de öyküsü…

Kitabımızın yazarı Jennifer Clement Meksikalı bir şair. Bu romanın haricinde yayımlanmış toplam yedi kitabı var, bunlardan dördü şiir. Sanırım şair bir kadın olmasının kokusu romana sinmiş. Kitabımızın çevirisini yapan sevgili Melisa Kesmez romanın naifliğini, hüznünü, neşesini öyle güzel aktarmış ki 200 sayfayı birkaç günde bitirmeniz mümkün. Sel Yayınları’na da ayrı ve büyük bir teşekkür borçluyuz okudukça güçleneceğimiz ve içimizde umudu büyüteceğimiz bu romanı bizlerle buluşturduğu için.

Dilerim Ladydi’nin ve bu romanda geçen tüm kadınların hayata tutunuş ve umut öyküsü yeryüzünde bu hikâyeye dahil olan her bir okurun kalbinde bir dal yeşertsin. “Yalnız bir annenin ve kızının sessizliği yeryüzünde kalan son iki insanın sessizliğine benzer.” diyor romanda Jennifer Clement. İşte o sessizliği tüm dünyada yankılanan dev bir çığlığa dönüştürmek umuduyla. İyi okumalar!

KÜNYE: Kadınlar Ormanı, Jennifer Clement, Sel Yayınları, Çev. Melisa Kesmez, 207 sayfa.