İsmail Kartal: Soma’daki zihniyetle bu davadaki zihniyet aynı!

Çorlu tren katliamının üzerinden geçen bir yılı, katliamda anne ve babasını yitiren İsmail Kartal’la konuştuk.



08-07-2019 10:01

Tugay Candan - Twitter: @TugayCandann

Mail: tugaycandan@ilerihaber.org

8 Temmuz 2018’de Tekirdağ’ın Çorlu ilçesi Sarılar mevkiinde 25 kişinin hayatını kaybettiği, 300 kişinin ise yaralandığı tren katliamının üzerinden bir yıl geçti.

Aradan geçen süre zarfında bu olayın bir kaza değil de katliam olduğu daha ilk günlerde ortaya çıkarken, katliamın hukuki süreci ise büyük skandallara sahne oldu.

Ailelerin adalet mücadelesi sürerken, aradan geçen bu bir yılı katliamda annesi Rubize Kartal ve babası Gani Kartal’ı kaybeden İsmail Kartal’la konuştuk.

‘HALA İÇİMİZ ACIYOR, HALA ÖFKELİYİZ’

Bu bir yıl nasıl geçti?

8 Temmuz 2018’den itibaren hayatımda olan şeylerden biri de bir insanın anne ve babasını aynı anda kaybetmesinin ne kadar kötü ve zor olduğunu insanlara anlatmaya çalışmamız aslında. Sesimizin, çığlıklarımızın biri de bu. Nasıl geçti? Onların eşyalarına bakarak, onların hatıralarına bakarak, onların yemeklerini özleyerek, bizlere tecrübelerini aktarırken attıkları fırçaları hatırlayarak geçti. Şimdi düşünüyorum da hayat tecrübelerini bize aktarırlarken, müthiş şeyler yaşamışız gerçekten de… Anlatırken bile insan duygulanıyor.

Sürekli söylediğimiz gibi, bu bir sene bizim için çok acı vericiydi. Çünkü anne ve babasını aynı anda, hele bu şekilde kaybettiğini görmek bir insan için çok zor. İnsanların bir gün vefat edeceğine kesinlikle inanıyoruz ancak ölümün ihmal zinciri sonunda bizi bulması, birilerinin sorumsuzluğu yüzünden bizi bulması derinden yaraladı. Hala içimiz acıyor, hala öfkeliyiz.

Acılarınızı yaşayabildiniz mi? Olayın ardından çok kısa bir süre sonra öfkeyle yoğrulmaya başladı sanırım hissettikleriniz.

Çok güzel bir soru gerçekten. Acımızı biz bir hafta 10 gün kadar yaşadık. Sonrasında ne oluyor, ne bitiyor diye baktığımızda tren yolunun tekrar açıldığını öğrendik. 25 kişinin öldüğü, 300’den fazla kişinin de yaralandığı, delillerin bile toplanmadığı bir olayın ardından tren yolunun apar topar işletime açılması bizlerin acılarını yaşamasına izin vermedi bile. Acımız öfkeye dönüşmeye başladı bundan itibaren. Nisan ayına kadar bu öfke birikti ve nisan ayında içimizde kabaran bu öfkeyi dışa vurmaya başladık.

‘ACILARIMIZI YAŞAMAMIZI ENGELLEYEN BİR ADALET SİSTEMİMİZ VAR’

Adalet nöbetleri mi?

Evet, adalet nöbetlerinin başlangıcı. Çünkü usulsüzlükler, bilirkişilerin kendini bilmezcesine hazırladıkları rapor, savcının verdiği ek kovuşturmaya gerek yoktur kararı… Bunlar artık bizim acılarımızı öfkeye dönüştürmüş ve adalet saraylarının bahçesinde sesimizi çığlık haline getirmişti. Artık insanlarınızın bizim neden öfkelendiğimizi bilmesi gerekiyordu. Öfkelenmemizin bir sebebi de acılarımızı yaşayamamızdı. Niçin acılarımızı yaşayamıyorduk? Adaletin bu ülkede tecelli etmediğini  gördüğümüz için biz acılarımızı yaşayamadık. Acılarımızı yaşamamızı engelleyen bir adalet sistemimiz var bizim. Öfkemiz bu yüzden.

Bu olaydan önce hiç bu kadar ciddi şekilde savcılar ve hakimlerle muhatap olmuş muydunuz?

Hiç bu kadar ciddi bir şekilde savcılarla, hakimlerle muhatap olmadım. Sade bir vatandaşı olduğum Türkiye Cumhuriyeti’nde, aksaklıklar da olsa bir adalet sisteminin olduğuna inananlardan biriydim ben. Bu katliamdan sonra ise adalet sisteminin birilerinin elinin altında maşa olduğunu gördüm. Bu ülkede adalet sistemi birilerinin elinin altında maşa ve savcılar hakimler, kendi iradeleriyle karar vermiyorlar. Çünkü kendi iradesiyle karar vermiş olsa bir insan, önüne koyulan delil ve ispatlarla karar vermiş olsa savcılarla hakimler, böyle bir dosyada hiç takipsizlik kararı verebilir mi üst düzey sorumlularla ilgili?

Sade bir vatandaşın önüne getir bu dosyayı, bilirkişi raporlarını koy önüne, der ki: “Başında ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ibaresi olan bir kurum var ve bu kurum muhakkak sorumludur” der.

Bu kurumun başında ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ibaresi var Tugay ya. Ve bu kurumdan hiç haberi yokmuş gibi konuşan hükümet var, Ulaştırma Bakanı var. Maalesef böyle.

Yani bak şimdi de sorguluyorum. Yani bizlere daha ne kadar acı yaşatabilirler ki bu tür sayısızca sorgulamayı daha ne kadar yapalım? Duruşmayla ilgili valiliğin açıklamasını gördün mü?

Evet, skandal resmen.

Kesinlikle. Bizleri marjinal bir grup olarak fişlemişler resmen. Anne ve babasını kaybeden biri olarak ben nasıl bir marjinallik yapmış olabilirim ki orada? Benim yüzüme mahkeme kapıları kapandı. Ben nasıl bir marjinallik yapmış olabilirim sana? Benim kız kardeşim içeride sinir krizleri geçiriyordu.

Evet, çok yakınımdaydı. Gördüm.

Kapıları yüzüme kapatmışlar ve ben diyorum ki dışarıdaki emniyet müdürüne, “Benim içeriye girmem lazım, benim kız kardeşim iyi değil. Hem bu davanın müştekilerindenim ben” diyorum. Nereden talimat aldılarsa, nereden emir geldiyse kapılar kilitlenmiş. Mahkeme salonundakiler dışarıya çıkamıyorlar, dışarıdakiler içeriye giremiyorlar.

İnsanın özgürlüğünü kısıtlayan bir davranış değil mi bu?

Anayasa Mahkemesi önünde yaşadıklarınız da bunun bir benzeriydi…

Tabi. Bir umut gittik Ankara’ya. Daha adımımızı atar atmaz sardılar etrafımızı. Geleceğimizden haberleri var. İstihbarata bakar mısın? Müthiş çalışıyorlar, takdir ediyorum kendilerini! O gün ne yapacağımızı sordular, biz de anlattık kendilerine. Sabah 8 buçukta bunları anlattık, bize “tamam” dediler. Vakit geldiğinde tam yolun karşısına geçip açıklamamızı yapacağız, bizi kalkanlarla karşıladılar.

Sanki hiç konuşmamışız ne yapacağımızı. “Yolu kapatıyorsunuz” dedi bize oradaki amir. “Yolu kapatan ben değilim, sizsiniz” dedim. Yolun karşısına geçmemize bile izin vermediler. Akabinde de biz geçmek isteyince biber gazıyla, kalkanlarla itekleyerek demiyorum bak, direkt saldırdılar. Ne dediklerini sen biliyorsun…

Evet. “Milletvekillerini ayırın, geriye kalanı süpürün” dediler.

Bu tabiri kullandılar ya.

‘AYNI YERDEN EMİR ALIYORLAR, AYNI AKILDAN EMİR ALIYORLAR’

Bir şey soracağım. Duruşma salonunun önünde de kullanıldı bu tabir, dışarıdaki görüntüleri izlediğim kadarıyla? Ben salondaydım, şahit olmadım ama görüntülerde duyuluyor.

Ben o esnada duymadım. Duruşmadan sonra da çok gelenim gidenim oldu, inceleyemedim de ama diğer arkadaşlar paylaştıysa bu görüntüleri eminim doğrudur. Aynı zihniyet. Anayasa Mahkemesi önünde yapılanla, mahkemede yapılan uygulamalar aynı. Aynı yerden emir alıyorlar, aynı akıldan emir alıyorlar.

Çorlu tren katliamı aileleri üzerine oynanan organize bir oyun oldu bu artık. Net altını çiziyorum.

Anayasa Mahkemesi önünde saldırdıklarında Mehmet Amcamız mahvoldu. Torununu kaybetmiş bir dededen bahsediyoruz Tugay. Sen bu insanın en temel haklarından olan Anayasa Mahkemesi’ne dilekçe verme hakkını engelliyorsun, basın açıklaması yapma hakkını engelliyorsun, bir de karşımıza geçip “Şov yapıyorsunuz” diyorsun. Ya Allah aşkına hangi akıl, hangi zihniyet bunu bize nasıl söyler, söyletir? Biz en yakınlarımızı toprağa verdik.

‘SEN ONA EN BÜYÜK ZARARI VERDİN, EVLADINI ALDIN’

Siz diğer adalet nöbetlerinde bile nadiren slogan atıyorsunuz. En ufak bir taşkınlık bile olmadı daha önce.

Tabi ya. Tek attığımız slogan da nadiren “Hak, hukuk adalet, kaza değil cinayet.” Biz neyin şovunu yapalım. Biz sadece sorumluların yargılanmasını istiyoruz. Böyle bir kötülük olabilir mi?

Mesela geçenlerde Mısra arkadaşımız, kaybettiği oğluyla geçen yıl bugünlerde çektirdiği bir fotoğrafı paylaştı. Sen ne yaparsan yap, bu kadına bir daha bu anı yaşatamayacaksın. Tüylerim diken diken oluyor anlatırken. Bu kadın sana nasıl zarar verebilir? Ama sen ona en büyü zararı verdin. Evladını aldın. Adalet aramasına bile izin vermedin.

‘AKLIMIZLA OYNAMAYA ÇALIŞTILAR’

Biraz hukuki süreci konuşalım dilerseniz. Bir bilişkiler konusu var. Bu bilirkişilerden ikisi Mustafa Karaşahin ve Bekir Sıddık Binboğa Yarman’ın Bilirkişi Kanununa aykırı atandığı ortaya çıkarıldı o dönem. Tabi bir de bu kişilerin hazırladığı bir rapor var. İhmalleri sıralayan ama üst düzey sorumluları aklayan bir rapor. Bu rapor da savcı Galip Özkurşun tarafından iddianame yapılıyor. İki sorum var burada; birincisi, bu bilirkişilerin gerçek kimliklerini öğrendiğinizde ne hissettiniz? İkincisi de savcı Özkurşun’un iddianame hazırlanmadan önce aileleri “İçinizi ferahlatacak yönde bir iddianame hazırlanacak” şeklinde oyalaması var. Sizi neden oyalamış olabilir?

Ne söylenebilir ki? Daha olay sonrası vagonların altında insanlar varken, olay yerine getirilen iki kişiden bahsediyoruz. Mustafa Karaşahin ve Bekir Sıddık Binboğa Yarman. Tabi ilk bakışta bu isimlere “işin ehli” diyebilirsiniz. Fakat ne zaman öğreniyoruz biz bu kişilerin aslında olayı aklamak için atandıklarını? Gazeteci Mustafa Hoş, bu kişilerin ipliğini pazara çıkardığı dönemde. Bu isimlerin Ulaştırma Bakanlığı’yla ticari ve iş ilişkileri var. Peki bu kişilerin, Bilirkişi Kanununa aykırı olarak atandığını bile bile bu iddianameyi hazırlayan savcı Galip Özkurşun’a ne demeli. Yani sen bu kişilerin aykırı atandığını zaten bizden çok çok daha iyi biliyorsun. Ama inatla ve ısrarla bu isimlerin hazırladıkları iddianameyi önümüze getiriyorsun. Ben ilk duyduğumda dedim ki “Savcının bu raporu kabul etmesi mümkün değil, niye kabul etsin?” dedim. Ama aklımızla oynamaya çalıştılar.

Bilirkişisinden tut da savcısına kadar taraflı, yanlı, bizleri derinden yaralayan bir dosyadan bahsediyoruz. Mustafa Karaşahin katliamdan yaklaşık bir hafta sonra televizyona çıkarılıyor ve “Çok başarılı bir menfez” diyor. Akıl alır gibi değil.

‘İSA APAYDIN’I DA BİR GÜN KARŞIMIZA MİLLETVEKİLİ OLARAK MI ÇIKARACAKLAR ACABA?’

Tezat ama bilirkişi raporunda da ihmaller sıralanıyor. Sonra da “üst düzey sorumlu yoktur” deniliyor.

Aynen iyi hatırlattın. Bu işte omurgasızlıktır. Bu insanlar böyle çıkar kaygısı yüzünden, koltuk kaygısı yüzünden, gelecek kaygısı yüzünden bizim canlarımızın ve bizim de geleceğini elinden alanlara ortaklık ettiler.

Bekir Sıddık Binboğa Yarman’a ne diyorsun? Savronik firmasının yöneticisi. TCDD’nin sinyalizasyon işini yapıyor. Sonra bu adamı getiriyorlar karşımıza bilirkişi diye koyuyorlar, o da yetmezmiş gibi hazırladığı rapora göre iddianame oluşturuyorlar. Ya savcı beyim Allah aşkına, her defasında karşımıza gelip bizi çaylarla, kahvelerle karşılıyordun. “Ben de bir babayım. Bu davaya ben böyle bakıyorum. Böyle kapanmamalı” diyordun ya, bildiride de söylediğimiz gibi bize yalan söylüyormuşsun meğer. Biz nereden bilelim senin bu kadar iyi yalancı olduğunu?

Bak kardeşim; bu TCDD yöneticilerini, bu Ulaştırma Bakanlığı’nı aklamak için hazırladılar bu raporları da iddianameyi de… Pamukova’daki Süleyman Karaman örneği gibi İsa Apaydın’ı da bir gün karşımıza milletvekili olarak çıkaracaklar mı acaba? Ciddi ciddi soruyorum bunu.

Peki savcı üst düzey sorumlular hakkında “kovuşturmaya yer yoktur” kararı verdi ve daha sonra da iddianame açıklandı. Siz bu süreçten sonra adalet nöbeti kararı aldınız. Nasıl alındı bu karar?

Bir mekanda toplandık avukatlarımızla aileler olarak. Avukatlarımızın bizi dosyanın durumu ve gittiği yön ile ilgili bilgilendirdiği bir toplantı oldu netice olarak. Avukatlarımız bize “Siz bundan sonra dosyanın ne olmasını istiyorsunuz?” diye sordular. Biz zaten acılıyız. “Nasıl olur?” dedik, savcı bize hep pembe tablolar çizdi deyim yerindeyse çünkü.

Biz aileler kendi aramızda Çorlu Adalet Sarayı’nın önünde her gün toplanma kararı aldık. Bizim birlikte olduğumuzu, bir arada olduğumuzu savcıya göstermek amacıyla, hakimlere gösterme amacıyla başladık nisan ayında.

‘KALDIR ALTINDAKİ KADILARI, BÜTÜN DOSYALARA SEN BAK!’

Şimdi siz Muratlı’daki son adalet nöbetinde bir cümle sarfettiniz, “Adalet bir insanın iki dudağının arasından çıkacak cümleye mi bakıyor?” dediniz. Şimdi iki hatırlatma yapacağım. Katliamdan 2 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, katliamda yitirilen 9 yaşındaki Oğuz Arda Sel’in dedesini arıyor ve “Sorumluların ceza alması için sürecin takipçisiyim” diyor. Bir diğerini de geçtiğimiz günlerde gazeteci İsmail Küçükkaya açıkladı. Şaban Vatan diye bir baba var biliyorsunuz. Sizin de adalet nöbetinize katıldı. Bu baba sokak sokak dolaşıyor memleketi ve kızı Rabia Naz’ın öldürüldüğüne inandırmaya çalışıyor yetkilileri. Şaban Vatan’a Erdoğan’a yakın bir kişinin ulaştığı ve kendisine “Cumhurbaşkanının durumunuzdan haberi yok. Eğer bilgilendirilirse takipçisi olur” dediğini aktarıyor Küçükkaya. Gerçekten yargının harekete geçmesi için Erdoğan’ın bir davanın takipçisi olması, ya da talimat vermesi mi gerekiyor?

Vallahi gülüyorum. O gün söylediğimi bilinçli şekilde söyledim. Sen bir ülkenin Cumhurbaşkanısın. Her davaya müdahil oluyorsun. O zaman adalet sistemi neden var? Kaldır altındaki kadıları, bütün dosyalara sen bak! Bu mudur yani?

Ben araya birilerini koyup da Cumhurbaşkanına ulaşarak “Benim davamı çözer misiniz?” demek mi zorundayım bir vatandaş olarak? Ortaya konulan deliller var. Birinin harekete mi geçmesi lazım illa ki? Ya attığımız her adım, yaptığımız her şeyin kararı iki dudak arasında.

Bizim davamızı sen çözme efendi! Bizim davamızı çözmesi gereken bu ülkedeki adalet sistemi. Sen çözersen adalet sistemi olmaz. Bu ülkenin geleceğini karartır.

Altını tekrar çiziyorum; iki dudağın arasından çıkacak sözle eğer bizim davamız çözülecekse vay benim güzel ülkemin haline!

Ama yine de Necmettin Amca’ya verdiği sözün arkasında dursaydı da en azından takipçisi olsaydı.

‘BİZE NEDEN SIRTINI DÖNÜYORSUN?’

Ben ilk dönemler dışında Erdoğan’ın bu katliam ve davayla ilgili konuştuğunu da hatırlamıyorum hiç. Siz hatırlıyor musunuz?

Ya bir süredir uyumadan önce sorguluyorum bunu aslında hep. Be hey mübarek adam; her konuda konuşuyorsun, her şeyi biliyorsun ama bize neden sırtını dönüyorsun? Bize neden sağırsın? Keşke bir fırsatım olsa da sorabilsem bunu.

Hiç konuşmadı çünkü. Sürecin en başında kutlamalar vardı bir de galiba değil mi?

Aslında evet, bunu da soracaktım. 9 Temmuz’daki kutlamaları biliyorsunuz…

Laf lafı açıyor işte… Sen bu milletin oyuyla ülkenin en başına seçilmişsin, saygı duyuyorum. Ama senin ülkende 25 tane vatandaşın ölmüş ya! Mursi kadar senin ülkenin vatandaşının değeri yok mu? Yokmuş değil mi Tugay?

Kutlamalar yapıldı.

Sen sarayında kutlamalar yaptın, bilmem kaç pare top atışı yaptırdın…

‘BUNU MU REVA GÖRDÜN BU ÜLKENİN ÇOCUKLARINA?’

101 pare…

Ya evet, anma bile yapılmadı. Bunu mu reva gördün bu ülkenin çocuklarına?

O geceye gittim tekrar. O morgun önündeki feryatlar, Zeliha’nın feryatları… Tüylerim diken diken oldu yine.

Bu davaya bu kadar duyarsız kalmak nedendir efendi ya?

‘SOMA’DAKİ ZİHNİYETLE BU DAVADAKİ ZİHNİYET AYNI’

“Sade bir vatandaşım” demiştiniz.

Tugay ben çok siyasetle ilgilenen, ne bileyim magazinle ilgilenen bir insan değildim ya. Spor yapardım, kamp yapmayı severdim, çekirdek bir ailem vardı. Ama bu efendilerin tutumları, bu yaşananlar benim kabuğumu çatlattı. Ben bilmezken bu memleket, bu dünya ne hale gelmiş görüyorum şimdi.

Ölen 25 kişinin yakınları, yaralıların yakınları, bize destek olanlar… Kocaman bir aile olduk. Bizim omuz omuza olmamız da onların hoşuna gitmiyor.

Çünkü görüyoruz ki biz safları sıklaştırdıkça tıpkı Soma’daki madenci ailelerine reva görülen muamele gibi muameleye uğruyoruz. Madenci yakınına tekme atan kişiler gibi bizim de karşımıza aynı kişiler çıkıyor. Anayasa Mahkemesi önünde Mehmet Amca yere düşürüldü, kalkanlarla saldırıldı. Sonra duruşmada yaşananlar… Soma’daki zihniyetle, bu davadaki zihniyet aynı. Birbirine bağlı zincir gibi…

‘BİZE DÖNÜP BAKMADILAR BİLE’

Bu sürecin bir de Meclis ayağı var. Katliam, muhalefet tarafından ne zaman gündeme getirilse, iktidar ve ortağı tarafından önergeler sürekli reddedildi. Meclis bu katliamı araştırmayacaksa neyi araştıracak?

Biz Anayasa Mahkemesi önünde dayak yerken, buradan kendisine çok teşekkür etmek istiyorum Barış Atay vekilimiz bizim yanımızda oldu. Canhıraş biçimde korudu bizi. Resmen kalkanlara, kalkan oldu diyebilirim. Orada defalarca teşekkür etmeme rağmen, kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.

İlhami Aygün vekilim de böyle bu arada. Sağ olsunlar bizi hiç yalnız bırakmadılar. Bizi misafirhaneye davet ettiler. Basın açıklamamızı okuduk. Sonra Meclis’e bir soru önergesi verildi. Bize destek veren vekiller, müthiş konuşmalar yaptılar.  CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç da bir konuşma yaptı. Biz de Meclis’in balkonunda yukarıdayız, takip ediyoruz. “Anayasa Mahkemesi önünde tekmelettiğiniz aileler burada, şu an yukarıda” diyerek bizi işaret etti. İnanır mısın Tugay, bütün Meclis dönüp bize baktı ama AK Parti milletvekilleri bırak dönüp bakmayı, gözlerini bile oynatmadılar.  Bundan kendilerini men ettiler. Şunu düşündüklerini eminim; “Acaba bir bakarsam, ben oraya baktım diye fırça yer miyim?” Evet, bunu düşünüyorlardı. Kimden fırça yiyeceğini zaten biliyorsun… Ve çıktılar oraya, hiç utanmadan tekrar kürsüye çıkıp teknik detaylardan bahsettiler, yolu savundular, her şey müthiş yani! Engin Bey bir söz daha istedi. “Madem her şey mükemmel, peki biz Meclis olarak her şeyin mükemmel olduğu yerde gerçekleşen bu kazayı araştırmayacağız da neyi araştıracağız?” diye sordu. Yani müthiş…

Ardından oylama yapıldı. Kalkan elleri gördük. İktidar sıralarını gördük ve oylama reddedildi. Sonra biz kendi kendimize dedik ki; “Bu insanların bizimle alakası yok. Biz mücadele etmediğimiz sürece, omuz omuza vermediğimiz sürece bu ülkede bizleri hala yönetmeye devam edecekler” dedik.

Bu ülkede bu sistem değişmedikçe, kişiler demiyorum bak, zihniyet değişmedikçe bu adalet sistemi sisteminin içindeki siyasi kırbaç da kullanılmaya devam edecektir.

‘NASIL BİR İKTİDAR, NASIL BİR ZİHNİYET BU?’

Ülkede sizin gibi birçok adalet arayan insan var. İlk aklıma gelenler Rabia Naz, Şule Çet, Soma, Aladağ, Berkin Elvan… Bakın ilk aklıma gelenler bile ne kadar çok. Yurttaşların adalete olan inancının köklü bir sarsıntı geçirdiği gerçek. Ama şunu sormak istiyorum. İnsanlar, yakınlarının katilinin yargılanması için mücadele etmek zorunda olduğu bir duruma getirildi diyebilir miyiz?

Şimdi sen söyleyince bir farkındalık uyanıyor bende. Şaban Vatan gibi, Soma’daki madenci yakınları gibi, Şule Çet’in ailesi gibi… İnsanlara nasıl damgalar vuruyorlar adalet aradıkları için değil mi? Şaban Abi’yi ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırmaya kalktılar. Allah aşkına böyle bir şey olabilir mi kardeşim ya? Adam, “Kızım ölmedi, öldürüldü” diyor. Ama işte siyasi bağlantılar var. Nurettin Canikli’nin ismi öne çıkıyor. Bu adam kızını kaybetti, acısını yaşayamadı. Kapı kapı kızının öldürüldüğüne inandırmaya çalışıyor. Yazıklar olsun ya! Nasıl bir iktidar, nasıl bir zihniyet bu? Bu insanlara artık bunları yapmayın ya!

Soma’da birileri 5 kuruş daha fazla kazansın diye 300’den fazla insan öldü. Hiçbir önlem alınmamış. O garibanlar da evine ekmek götürmek için o madene girmek zorunda, ne yapsınlar? Hepsi nurlar içinde yatsın ama işte herkes serbest.

Ya KHK’lılara ne demeli? KHK diye bir şey çıkardılar. İnsanları işlerinden atıyor, daha sonra bu insan hakkını, hukukunu aramak için meydanlara çıktığında da gözaltına alıyor, darp ediyor, para cezası kesiyor.

Bu ülkeyi “beka sorunu”, “istikrar” diye diye bu hale getirdiler. Ama neyin istikrarı? Yandaş şirketlerin istikrarı mı acaba? Bilemiyoruz.

‘TEMSİLİYETİNİ ÜSTLENDİKLERİNİN TEKERİNE ÇOMAK SOKUYORUZ’

Bu süreçte medyanın rolü var bir de. Medyada katliam ve sonrasındaki sürecin yer almadığını sıkça dile getirdiniz aileler ve avukatlar olarak. Medya tarafından yalnız bırakıldığınızı düşünüyor musunuz?

Yerel haberler, bazı internet siteleri, Fox TV ve Halk TV dışında bizi gündeme getirmediler. Mustafa Hoş var bir de. Bu sürecin asıl yüzünü ortaya çıkaran en önemli kişidir kendisi.

Taraflı medya bunca yaşanana rağmen neden bizi gündeme getirmiyor? Çünkü biz onların temsiliyetini üstlendiklerinin tekerine çomak sokuyoruz hak arama mücadelemizle.

TRT var mesela, devletin kanalı. Mesela TRT bizi haber değeri taşıyacak bir olayın takipçileri olarak görmüyor. Tam tersi, bizi temsil ettiklerine düşman olarak görüyor sanırım.

Çok şükür ki Mustafa Hoş gibi gerçek haberciliğin peşinde koşan bir gazeteci var, senin gibi kardeşlerimiz var. Tugay bak net söylüyorum; Mustafa Hoş bir kitap çıkardı. Bütün ipliklerini pazara döktü.

Yani sözün özü, bizi hükümete yakın hiçbir yayın organı duymuyor. Çünkü bizi çıkardıklarında sistemin çürümüşlüğünün ortaya çıkacağından korkuyorlar.

Bir de yayın yasağı var. Katliamın hemen sonrasında gelmişti. Aklıma 31 Mart seçimleri geldi. Anadolu Ajansı yayın yasağı olmasına rağmen delmişti bunu.

Ya bakar mısın? Akla zarar gerçekten.

‘NEREDEYDİ O HELİKOPTERLER?’

Devlet kurumu…

Ya sen devlet kurumu deyince aklıma geldi. Sağda solda her yerde söyleniyor “Sağlık sisteminde çağ atladık”, işte efendim “Şöyle yardım helikopterimiz var” falan reklam yapılıyor. Bizim canlarımız olayın ardından ardından 2,5 saat vagonların altında kaldı. Neredeydi o helikopterler?

Ama oraya bir helikopter inmiş, siz biliyorsunuz içinde kimlerin olduğunu…

He doğru, eyvallah. Tabi, olayı “mücbir sebep”e bağlayan bilirkişiler var o helikopterde.

‘BENİM İNSANİ GÖREVİM BU ADALETSİZLİĞİN PEŞİNİ BIRAKMAMAK’

Peki bundan sonra nasıl sürdürecekseniz bu mücadelenizi? Mesela duruşma sonrası bir yılgınlık hali var mı?

O duruşmada kız kardeşimin ve eşinin içeriden duyduğum haykırışları bana tam anlamıyla gemileri yaktırdı diyebilirim. “Artık ölen ölmüş” dedirtti yani. Bundan sonra bu hesabı sormak için yaşayacağım. Ne olursa olsun sesimin son tınısı, son nefesim, kanımın son damlasına kadar her yerde bu adaletsizliği teşhir edeceğim.

Sizin copunuz, kalkanınız, efendim ne yaparsanız yapın beni engelleyemezsiniz. Duruşmada yaşananlar beni bu mücadelede yılgınlığa sevk etmek değil, tam tersi motive etti diyebilirim.

Neden motive etti? Ya kardeşim, güçlüsün ama haksızsın. Haklıyım ama mağdurum, ezmeye çalışıyorsun. Orada duracaksın! Benim insani görevim benim acılarımı bağrıma basıp, bu adaletsizliğin peşini bırakmamaktır. Bırakmayacağım da…