'İsimsizler Hareketi' davasında üçüncü duruşma

Taylan Kulaçoğlu ve Hakan Gülseven'in yargılandığı ''İsimsizler Hareketi'' davasının üçüncü duruşması bugün Balıkesir Adliyesi'nde görülecek.



24-03-2021 13:38

İleri Haber

“İsimsizler Hareketi” adlı sosyal medya grubundaki paylaşımlar gerekçesiyle gazeteci Hakan Gülseven ve Taylan Kulaçoğlu'nun yargılandığı davanın üçüncü duruşması bugün Balıkesir 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek. 

Sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek Balıkesir’de gözaltına alınan ve sonrasında tutuklanan Taylan Kulaçoğlu, adli kontrol şartıyla tahliye edildiği 2 Aralık'tan bu yana Balıkesir'deki bir otelde ''şehir hapsi''nde tutuluyor.

Kulaçoğlu ve soruşturma kapsamında gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan Gülseven'in yargılandığı davanın ikinci duruşması bugün Balıkesir 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek. Duruşmayı takip etmek üzere Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş da Balıkesir Adliyesi’nde.

HAKAN GÜLSEVEN'İN SAVUNMASINDAN

Gazeteci Hakan Gülseven, duruşmada savunmasını yaptı.

Gülseven savunmasında davanın 'uyduruk', 'talimatlı' ve 'ısmarlama' olduğunu ifade ederken, "Bugüne kadarki hayatımı, bundan sonra başımı öne eğmek için yaşamadım. İşte bu yüzden hukukun ve adaletin tesis edileceği bir Türkiye için daha fazla mücadele edeceğim" dedi.

Gülseven'in savunması şu şekilde:

“17 Mayıs 2020 günü Ayvalık’ta annemin ve babamın yaşadığı evden Terörle Mücadele Şubesi polislerince alındım. Terörle Mücadele Şubesi’nde sosyal medyadaki paylaşımlarım nedeniyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasından ifade vereceğim ve sonra serbest bırakılacağım söylendi.

Şubeye götürdüklerinde, bir başka odada arkadaşım Taylan Kulaçoğlu ifade veriyordu. Bana, sosyal medyada paylaştığım ve tamamen anayasal hakkım olan ifade özgürlüğü kapsamında belirttiğim görüşlerimle ilgili sorular soruldu, ifademi verdim, bırakılacağımı düşünürken bir hareketlenme yaşandı. Polislerin kendi aralarında konuştuklarından anladığım kadarıyla, Taylan Kulaçoğlu’nun ve benim gözaltına alınmamız sosyal medyada bir tepkiye yol açmıştı ve “Ankara’dan telefonlar geldiği” konuşuluyordu.

Bir süre sonra polisler yanımda getirdiğim cep telefonuma el koydu. Balıkesir’den Terörle Mücadele polislerinin geleceği söylendi.

Akşam üzeri önüme bir kağıt getirip “bilgilendirme” babında imzalattılar. Kağıtta bu kez “terör örgütü propagandası”ndan dolayı gözaltına alındığım yazıyordu.

Gece beni de alıp ev aramasına götürdüler. Bu pandemi döneminde, 80’li yaşlarına yaklaşan anne ve babamın yaşadığı eve yaklaşık 20 polis girdi.

Kaldığım odanın dışında da, evin her tarafını bir “delil” bulma maksadıyla aradılar. Annemin çamaşırlarına kadar evin her yerini karıştırdılar. Sonuç olarak evden anneme ait bir dizüstü bilgisayarını, fotoğraf makinesini, birkaç düğün kasetini “dijital materyal” diye aldılar…

Tekrar Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldük. Oradan Balıkesir’e nakledileceğimiz söylendi. Bu esnada Şube Müdürü olduğunu anladığım bir amir, koridorda diğer polislere sosyal medya hesaplarımızda arama yapılması ve “örgütle bağlantılı olduğumuza dair” paylaşımlar bulunması yönünde talimat veriyordu. Aramalarda hangi “anahtar kelimeler” kullanılacağı konusunu müzakere ediyorlardı!

O anda, daha evvelden bir izleme, araştırma, takibat sonucunda suçlanmadığımızı, “ısmarlama bir suç”a delil oluşturma çabası içinde olunduğunu anladım.

Gece yarısı Taylan Kulaçoğlu’nu ve beni Emniyet Müdürlüğü binası önüne çıkarıp basına “örgüt üyesi” olarak “teşhir” etmeleri de senaryoyu tamamlıyordu. Görüntülerimizi kaydeden Anadolu Ajansı muhabiri, talimat geldiğini belirterek, “Abi kusura bakma, çekmek zorundayım” dedi.

Sabaha karşı, Balıkesir Terörle Mücadele ekipleri tarafından Ayvalık’tan alınıp Balıkesir’e doğru yola çıkarıldık.

Öğlen polisler gelip bir başka bilgilendirme kağıdı imzalattı: Kağıtta, bu kez “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla gözaltında tutulduğumuz yazıyordu… “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla alındığımız Ayvalık Terörle Mücadele Şubesi’nde suçlama “terör örgütü propagandası”na dönüşmüş, bir gün sonra Balıkesir’de “üyelik”le suçlanmaya başlamıştık!

Ardından savcılığa çıkarıldık, nöbetçi hakime sevk edildik ve serbest bırakıldık. Nitekim, hakkımda tek bir suç içermeyen birkaç sosyal medya paylaşımı dışında sunulabilecek bir delil bulamamışlardı.

Ertesi gün akşam saatinde bana ulaşan avukatım tekrar “tutuklama” istemiyle ifadeye çağrıldığımı bildirdi. 19 Mayıs sabahı Balıkesir Terörle Mücadele Şubesi’ne kendim gittim ve oradan tekrar hakim karşısına çıkarılmak üzere Adliye’ye götürüldüm. Suçlamalar hakkında tekrar ifade verdim. Bu kez adli kontrol ve hem yurtdışına hem Balıkesir ili dışına çıkış yasağı şartıyla serbest bırakıldım.

Aylarca bekledikten sonra elime Savcılık iddianamesi geçti. “Terör örgütü propagandası yapmak”la suçlandığım dokuz sayfalık iddianamede sadece küçük bir paragrafta “suç” delilleri açıklanıyor: Dört sosyal medya paylaşımı!

Bunlar, ölüm orucunda yaşamını kaybeden Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in ölümü üzerine, ölümlerin engellenmesini ve Grup Yorum’un özgürce müziğini yapmasını umut eden paylaşımlar.

Paylaşımlardan ikisindeki ifadeler bana ait bile değil: Birisi bir haberin paylaşımı, diğeri bir başka şahsın yazdıklarının yeniden paylaşımı…

Peki, bana ait olmayan o iki paylaşım hakkında herhangi bir suçlama, herhangi bir dava var mı? Yok!

Kaldı ki, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu m.7/2’ye göre yasadışı örgüt propagandası suçunun oluşması için şu şartlar aranıyor:

“Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek şekilde propagandasının yapılması gerekir. Propaganda suçunun oluşması için; örgütle ilgili bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtma, benimsetme ya da yayma amacıyla yapılmasının yanında örgütün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermeli veya bu yöntemleri övmeli ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde yapılması gerekmektedir.” (Y16CD-K.2017/3637)

Dahası, “Failin icra ettiği fiil, ancak açık ve yakın tehlike teşkil ediyorsa propaganda suçu vücut bulabilir.”

Peki, benim paylaşımlarımda yer alan ve 1980’lerden bu yana sayısız albüm yapmış, şarkıları serbestçe dinlenen bir müzik grubunun özgürce konser yapmasını talep eden, ölüm oruçlarında genç insanların ölmemesini temenni eden –sosyal medya tabiriyle- “etiket”lerde yazılanlarda suç unsuru, herhangi bir “terör örgütü propagandası” var mı? Yok.

Cebir, şiddet, tehdit içeren yöntemler övülüyor mu? Ortada bir “açık ve yakın tehlike” var mı? Yok!

Peki savcı hakkımda neye dava açıyor? Mahkemeniz bu davayı hangi gerekçeyle kabul ediyor? Belli değil.

Kaldı ki, benimle aynı ifadeleri kullanarak sosyal medya paylaşımları yapan milyonlarca kişinin varlığı bir vakadır. Eğer ortada bir “suç” varsa, aynı konuda sosyal medya paylaşımı yapan milyonlarca kişi hakkında “terör örgütü propagandası” savıyla dava açılması gerekmez mi? Hukuk herkese eşit uygulanmıyor mu?

Neden özel olarak ben seçiliyorum ve aylarca özgürlüğüm kısıtlanıyor?

Ben söyleyeyim: Bu operasyon ve dava en başından itibaren “talimatlı ve ısmarlama”dır. İktidarın medyadaki ve sosyal medyadaki “trol”leri tarafından kışkırtılmış, bizzat iktidar unsurlarının talimatıyla gerçekleşmiştir. Polislerin kendi aralarındaki konuşmalar bu talimatın “Ankara”dan, yani iktidar partisinden geldiğini açıkça göstermektedir.

Peki neden?

Şundan: Taylan Kulaçoğlu ile beraber bir dizi video çekimi yapıp Youtube üzerinden yayınlamıştık. Burada, iktidar yanlısı sosyal medya trollerinin nasıl halk arasında fitne yaydığını teşhir etmiştik. Aynı dönemde, Sevda Noyan adlı şahıs en az 50 komşusunu öldürmeye yetecek hazırlıkları olduğunu Esra Elönü adlı şahsın iktidar yanlısı Ülke TV’de yaptığı programda açıkça ilan etmişti. Bunu gündeme getirdik. Yine aynı günlerde bir dönemin Fethullah Gülen savunucusu, şimdinin iktidar yandaşı Fatih Tezcan isimli şahıs, sosyal medyada, “listeler” hazırladıklarını vurgulamış ve “Çocuğunuzu, karınızı nasıl koruyacaksınız?” diye açıkça tüm muhalifleri tehdit etmişti. Onun da üzerine gittik.

Tüm bunlar sosyal medyada, halkın gözü önünde cereyan etti. Önemli yankı buldu. İktidar yandaşları çok rahatsız oldu. Onlar tarafından hedef gösterildik.

İşte bu “talimatlı ve ısmarlama” operasyonun nedeni budur.

Komşularını, muhalifleri öldürmeye hazırlandıklarını açıkça ilan eden Sevda Noyan’ın, Fatih Tezcan’ın, onlara benzer şekilde sosyal medyada ellerinde palalarla, kılıçlarla, silahlarla fotoğraf paylaşıp muhalifleri tehdit eden binlerce şahsın üzerine gitmeyen Terörle Mücadele Polisi ve savcılar bizim için “suç” yaratmaya girişti.

Peki elde ne var?

Önce “Terör örgütü üyesi” diye suçlandığım daha sonra ise tashih edilerek “Terör örgütü propagandası” yaptığım yönündeki iddiaya tek kanıt, dört adet sosyal medya paylaşımı! İkisi ise bana ait değil! Bunlar var!

Bu paylaşımları yaparak ne diyorum?

Sayısı milyonları bulan paylaşımlardakinin aynısını: Bir çözüm bulunsun. Ölüm orucundaki genç insanlar, müzik grubu üyeleri ölmesin.

Bu “terör örgütü propagandası” değil, insanlık propagandasıdır.

Ben ODTÜ’ye girdiğim 17 yaşımdan beri kendimi devrimci ve komünist olarak tanımlıyorum. Tam 35 yıldır bu kimliği gururla taşıyorum. Görüşlerimi gizlemeye hiç tenezzül etmedim. Ne düşünüyorsam açıkça savundum. İlk defa 18 yaşında gözaltına alındım, defalarca işkenceden geçtim, bunların hiçbiri beni görüşlerimi savunmaktan alıkoymadı.

Ne var ki, uzun bir süredir bambaşka bir durumla karşı karşıyayız. Polis ve Yargı içinde Fethullahçı örgütlenmenin başlattığı uğursuz bir gelenek var. İnsanlar olmadıkları, yapmadıkları şeylerle suçlanıyor, ortaya uyduruk “delil”ler konuyor ve kendilerinden aksini kanıtlamaları bekleniyor.

Şimdi de durum aynıdır. Ne yazık ki bu gelenek devam ediyor.

35 yıldır savunduğum düşünceleri, aldığım görevleri, yaptığım yayınları azıcık inceleyen biri, iddianamede adı geçen örgütle hayatımın hiçbir döneminde ilgim olmadığını bilir. Hemen ekleyeyim, bunu o örgütü kötüleyerek suçlamadan kurtulma maksadıyla belirtmiyorum; adı geçen örgütten bambaşka bir siyasi çizgiyi savunduğumu vurgulamak üzere söylüyorum. Nitekim, suçlamanın anlamsızlığını ortaya koyan ve adı geçen örgütün siyasi tavırlarıyla benim savunduğum siyasi tavırların arasındaki farkı alenen gösteren, benim siyasetle nerelerde nasıl ilgilendiğimi de belirten internet çıktılarını tutuklanma talebiyle çıkarıldığım mahkemede hakime sunmuştum, dava dosyasındadır.

İnsanların göz göre göre ölüme terk edilmemesini savunmuş olmak ise herhangi bir “örgüt propagandası” sayılamaz, daha önce de vurguladığım gibi bu insanlığın gereğidir, insanlık propagandasıdır. Mensubu ya da taraftarı olmadığım bir örgütün propagandasını yaptığım iddiası ise gülünçtür.

Daha önce tutuklanma talebiyle çıkarıldığım duruşmada da söylemiştim, bir daha tekrar ediyorum, ille yargılanmak isteniyorsam, savcılık beni yaptıklarımla suçlasın, yapmadıklarımla değil.

Evet, bir yurttaş olarak adalet kurumundan adil bir şekilde suçlanmayı talep etmek başlı başına tuhaf bir durum. Ama ne yazık ki, gerçekliğimiz budur.

Öyle ki, tam da bu gerçeklikten ötürü gerek Emniyet, gerekse Yargı kurumları son dönemde kanunları iktidarın çıkarlarına uydurma çabalarıyla sık sık eleştiriliyor. Muhalifler yargılanmadan önce eziyet çektirilerek cezalandırılmış, gözdağı verilmiş oluyor.

Buradan hareketle, hatırlatmak isterim, polisler ve mahkemeler kanunları uygulamak zorundadır. Zira görevleri yasalarca bu şekilde belirlenmiştir. Halkın vergilerinden bu kurumlara adil ve hukuka uygun davranmaları için kaynak ayrılmaktadır.

Bu mahkemenin hukuka uygun davranacağını ummak istiyorum ve hakkımdaki suçlamaların düşürülmesini talep ediyorum.

Son olarak şunu belirtmek isterim: Tamamen uyduruk bir operasyon sonucunda aylarca hareket özgürlüğüm engellendi, ülkeden ve Balıkesir sınırlarından çıkmam yasaklandı, çocuklarımla görüşemedim, mesleğimi yapmamın önüne engel konuldu, şifresini gönüllü olarak verdiğim ve içinde tek bir suç unsuru bulamadıkları telefonum ve aileme ait dijital aletler aylarca keyfi biçimde zapt edildi, iletişimim sınırlandırıldı… Kanıtlanmış hiçbir suçu olmayan, sonunda da zorlama biçimde dört adet sosyal medya paylaşımıyla suçlanmaya çabalanan bir yurttaş olarak peşinen cezalandırılmış oldum. Böyle hukuk, böyle adalet olmaz. Bunun adı zulümdür.

Ama en kötüsü, terörle mücadele polislerinin bana yaşattığı utançtır. Geçmişte, 12 Eylül askeri darbesinin izleri henüz tazeyken çok kötü günler gördüm, gençliğimde gözaltı süresi 15 gündü, o gözaltı süreçlerinde her türlü eziyeti yaşadım. Ne var ki, o zamanın işkencecilerinin bile bir adabı vardı. Yaşını başını almış, emekli ilkokul öğretmeni bir annenin iç çamaşırlarını karıştırmazlardı. Bizim, devrimcilerin, annelerimizin iç çamaşırına herhangi bir şey saklamaya tenezzül etmeyecek kadar haysiyetimize düşkün olduğumuzu bilirlerdi.

Anlaşılıyor ki, artık bu adap bile kalmamış.

Bu zulümden de ötesidir. Onur kırıcı bir davranıştır. Kendi adıma hiç unutmayacağım.

Biliyorum, tüm bu uygulamalar benim gibileri yıldırmak için yapılıyor; bize bu yaşatılanlarla tüm muhalefete de sözüm ona gözdağı veriliyor. Ama bu çabalar beyhudedir. Türkiye’nin ilerici birikimi bu niyetleri boşa çıkartacak kadar güçlüdür.

Bana gelince… Bugüne kadarki hayatımı, bundan sonra başımı öne eğmek için yaşamadım. İşte bu yüzden hukukun ve adaletin tesis edileceği bir Türkiye için daha fazla mücadele edeceğim.”