İHD İstanbul Şube Başkanı Yoleri: Beyaz toroslardan, siyah transporterlara amaç muhalefeti susturmak

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, son dönem artan kaçırılmalar ve işkence iddiaları üzerine açıklamalarda bulundu.



02-07-2019 15:03

Özgür Yılmaz - @ozguryilmaz344

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, son dönem artan siyah transporterlar ile kaçırılmalar ve işkence iddiaları üzerine İleri Haber'e önemli değerlendirmelerde bulundu. 

Yoleri, "Kaçırıldıktan sonra aylar boyunca kendilerinden haber alınamayanlardan sonrasında konuşmaya cesaret edebilenlerin anlattıklarında pek çok ortak nokta var ve bu ortak noktaların başında siyah transporterlar geliyor" dedi.

'BEYAZ TOROSLARDAN SİYAH TRANSPORTERLARA AMAÇ MUHALEFETİ SUSTURMAK'

Son dönem artan siyah transporterlarla kaçırılmaların nedeni nedir? Son dönemde kaç kişi kaçırıldı? Ve bu kişilerin akıbetleri hakkında bilginiz var mı?

Beyaz toroslardan siyah transporterlara tüm bu olanların, muhalifleri susturmak ve toplumu baskı altına almak amacıyla yapıldığı biliniyor. Kaçırılan çok sayıda kişinin demokratik, sivil alanda yasal faaliyet yürüten kişiler olması  muhalefetin her türüne olan tahammülsüzlüğün açık göstergesi. 

'OHAL SÜRECİNDE KARŞIMIZA ÇIKTI'

Siyah Transporterlarla kaçırma vakaları OHAL sürecinde belirgin bir şekilde karşımıza çıktı. Hafızalarımızda jitem ya da kontrgerilla güçleri tarafından gerçekleştirilen kaçırma, infaz  ve kaybetme vakalarını canlandıran bu uygulama başlarda Cemaat üyesi olmakla suçlananları hedef aldı, sonrasında tüm muhalif gruplara  yayıldı. Bu şekilde kaçırılanlara ilişkin İnsan Hakları Derneği yanında milletevekilleri Ö.Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu’nun da ciddi çalışmaları oldu.

Kaçırıldıktan sonra aylar boyunca kendilerinden haber alınamayanlardan sonrasında konuşmaya cesaret edebilenlerin anlattıklarında pek çok ortak nokta var ve bu ortak noktaların başında siyah transporterlar geliyor.  Aylarca bilinmeyen bir yerde tutuldukları, işkenceye uğradıkları, ölümle tehdit edildikleri, ajanlığa zorlandıkları da bu ortak noktalardan bazıları. Bu olayların failleri hakkında normal polis olmadıkları ve MİT elemanı oldukları biçiminde. söylemler var.

2014'TE MİT YASASI DEĞİŞMİŞ

MİT yasasında  Nisan 2014 tarihinde yapılan değişiklikle, MİT’in yetkileri ve olanakları artırılmış ve sorgu yapma yetkisi verilmiştir.  Çokça eleştiri konusu yapılan ve iktidarın bir aracı haline getirildiği ve yargısal denetim dışına çıkartıldığı biçiminde eleştirilen bu düzenlemeye ek olarak 25 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan  694 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)  direk Cumhurbaşkanına bağlanmış, cumhurbaşkanının talimatıyla iş yapar ve hesap vermeyen bir kurum haline getirilmiştir.

KAÇIRILMA, İŞKENCELİ SORGULAR, BİLİNMEYEN YERLERDE TUTULMA...

Kaçırılma, işkenceli sorgular, bilinmeyen yerlerde uzun süre tutulma olaylarının bu düzenlemelerle sağlanan yetkiler kullanılarak yapılabileceği söylemleri de iddianın ötesinde bir değer taşıyor.

Kaçırılılan kişilerin bazılarının serbest bırakıldıkları, bazılarının tutuklandığı ve bazılarından halen haber alınamadığı biliniyor. Haber alınamayanlardan bazılarının korktukları için konuşmaktan çekindikleri de bilinenler arasında. Ve hali hazırda milletvekillerinin de takip ettikleri 22 vakadan ailelerinin başvurusu bulunan 6 sının nerede ve ne durumda oldukları bilinmiyor.

'KAÇ KİŞİNİN MARUZ KALDIĞINI TESPİT ETMEK ZOR'

Ancak bu vakalara her gün yenileri ekleniyor. 

Kaçırılan kişilerin çoğu korktukları için yaşadıklarını anlatamıyorlar bu yüzden bu uygulamaya kaç kişinin maruz kaldığını tespit etmek zor. Bu yüzden tablonun vehameti kamuoyuna yeterince anlatılamıyor.

Bunun yanı sıra, Halfeti'de açığa çıkan işkence, daha sonrasında ise Ayten Öztürk ve 4 Halkın Hukuk Bürosu avukatının tutuklanmasına sebep olan işkence merkezi iddiaları var. Bu konularda neler söylemek istersiniz?

15 Temmuz “darbe girişimi“ sonrası, sokağa çıkma yasakları süreci ve OHAL boyunca işkence giderek tırmandı. Mağdurların anlatımı ile “eski işkence aletleri saklandıkları yerlerden çıkartıldı ve kullanılmaya başlandı”  Eskiye (’80lere,’90lara) dönüş gibi algılandı bu ve Ergenekoncuların devlet içinde güç kazanması ile ilişkili olarak da tartışıldı.

Klasik sorunlarımızdan cezasızlık yanında 7145 sayılı yasa ile gözaltı süresinin 4+4+4 biçiminde 12 güne kadar uzatılabilmesinin sağlanması ( ki bu düzenleme anayasaya ve CMK ya ve AİHM kararlarına da aykırı) , işkencenin tırmanmasında önemli bir etkisi var.

Urfa ve Ankara çeşitli ciddi işkence vakalarının yaşandığı şehirler. Ancak İstanbul ‘da da ciddi vakalar var. Bu şehirlerde yapılanların o şehirde faaliyette bulunan istihbarat birimi ile bağlantılı olduğu da varsayılanlar arasında olmakla birlikte işkencenin sistematik olarak uygulanan bir yöntem olması bize merkezi bir yönelim olduğunu söylüyor.

SİSTEMATİK İŞKENCE TIRMANIŞTA

Kim yapıyor işkenceyi? yukarıda özellikle MİT kanununda 2014 ve 2017 yıllarında yapılan değişiklilerle sağlanan yetki, olanak ve denetim dışı davranma imkanlarının sistematik işkencenin tırmanmasında da önemli bir olduğu düşünülmeli.

Kaçırılan ve ağır işkenceye tabi tutulan kişileri kaçıranlar, aylarca tutuldukları mekanlar, bu sırada kullanılan araç gereç ve diğer olanaklar, bütün bunların ispatlanmasındaki güçlüğün nedeni de yine MİT’e tanınan imtiyazlar ve sağlanan koruma kalkanı.

'TÜM BU OLANLARDAN HABERİ OLABİLECEK KİŞİ CUMHURBAŞKANI'

Tüm bu olanlardan haberi olabilecek kişi ise Cumhurbaşkanı. Çünkü MİT ile ilgili kullandığı ödenekler dahil tüm yetkiler kendisinde toplanmış durumda.

Bu süreçlerde hukuki olarak neler yapılabilir? Nasıl bir yol izlenmelidir? Kaçırılmalar ve işkenceler toplumsal muhalefetin gündemine nasıl sokulabilir? 

Bu tür vakalarda yapılması gereken ilk şey teşhir etmek olmalı. İnsan Hakları Derneği’ne yapılacak başvurular bu açıdan oldukça önemli. Basın açıklaması ile olayın kamuoyuna duyurulması da kamuoyu duyarlılığı bakımından önemli.

Dernek olarak bu tür olayları yaşayanlara hukuki ve tıbbi destek veriyoruz.  Olayları raporlayarak ulusal ve uluslar arası kamuoyunun dikkatine sunuyoruz. Bu raporlarımıza dayanarak devlet  yetkilileri ile görüşmelerimiz oluyor.

'MAĞDUR İŞKENCEYİ TEŞHİR ETMELİ'

Bir işkence vakası bildirildiğinde hemen harekete geçiyoruz ve müdahalemiz sonucu  bu işkencenin durdurulduğuna dair  örneklerimiz mevcut.

Mağdurun yaşadığı işkenceyi kamuoyu önünde teşhir etmesi gibi Cumhuriyet savcılıklarına şikayette bulunması da oldukça önemli. Bu şikayetler genellikle takipsizlik kararları ile sonuçlansa da işkence yapanları ve bu işkenceye göz yumanları oldukça rahatsız ediyor. Ve bu şikayetler aynı zamanda işkencenin belgelenerek dosyalara girmesine de vesile oluyor. Bir anlamda failler korunuyor ama işkence gizlenemiyor . Failler, siyaset yargı işbirliği ile korunsa da “burada işkence var” ı herkes biliyor.

Son olarak, ülkemizdeki hak ihlalleri yalnızca bu kadarla sınırlı değil. Örneğin, güvenlik soruşturmaları ciddi bir eleme sistemi haline geldi ya da sözlü mülakatlar üzerinden büyük kayırmalar gerçekleşmeye başladı. Bu durumun sizce önüne nasıl geçilebilir. Kamuoyuna yansımayan, bu gibi başka örnekler de var mı?

Yukarıda anlattığımız şeyler var olan tablonun çok küçük bir bölümü. Tüm alanlarda ciddi sorunlar var. Nereye baksanız kanıyor.

'SOKAKLAR TEKSAS OLDU'

Şiddet mesela. Giderek daha yükseklere tırmanıyor. Bireysel silahlanma teşviki ile birlikte sokaklar “ Teksas” oldu.  Kadın cinayetleri, iş cinayetleri. Çocuk istismarı..

Cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri de ayyuka çıkmış durumda. Tecrit tüm cezaevlerinin en başat sorunu. Kapasitenin üzerinde doluluk, sağlık hakkına erişimin dahi çok yetersiz olması nedeniyle yaşanan mahpus ölümleri, şüpheli ölümler, intiharlar, açlık grevi sürecinde ve özellikle sonrasında sağlık ve yaşam hakkını tehdit eden uygulamalar.

Kamuoyu açlık grevi deyince siyasi mahpusları düşünür oysa deneğimize de başvuru yapan adli mahpuslar var sorunlarını başka yollarla çözemedikleri için açlık grevi hatta ölüm orucu yapan.

'YASADIŞILIK, KEYFİYET, ÇIKAR İLİŞKİLERİNİN EGEMENLİĞİ...'

Başkanlık sistemi, OHAL’i süreklileştiren yasa olarak da anılan 7145 sayılı yasa ve uygulamaları, Tartışılan, İnsan Hakları Eylem Planı ve Yargı Reformu Strateji Belgesi”nin sorunları görmezden gelen ve çözüm üretmeyen içerikleri vs ile desteklenen;

Yasadışılık, keyfiyet, güç ve çıkar ilişkilerinin egemenliği, denetim mekanizmalarının olmayışı tüm bunlar siyasetten ekonomiye, eğitimden sağlığa hatta toplumun moral değerlerı ve psikolojik durumuna kadar önemli etkiler doğuruyor.

İşkence, tutuklama vs dışında hukuk güvenliğinin kalmaması, güç ve çıkara dayalı keyfiliğin hayatın her alanında belirleyici hale gelmesi,  işsizlik, kamu görevlilerinin görevlerinden ihraç edilmeye devam edilmesi, ekonomik kriz ve benzeri pek çok uygulama ve durum  toplumda ne bugüne ne yarına dair umut ve  güvenlik duygusunu ortadan kaldırmış durumda.  Bu yüzden ülkeden “kaçış”lar devam ediyor. İnsanlar başka bir ülkede mülteci olmanın zorluklarına rağmen orada kendilerini daha güvende hissedeceklerini düşünüyorlar.

'YASA DIŞI BİR İKTİDAR PRATİĞİ İLE İÇ İÇEYİZ'

Eklemek istediğiniz bir başka nokta var mı? 

Türkiye devleti hakkında en kabul gören tespitlerden biri “hukuk  devleti” olmadığı idi.  Bir de “darbelerle kesintiye uğrayan demokratik hayat” diye bir tespit vardı eskiden, şimdi tüm bu tespitleri aşan bir yerdeyiz. 2010'un başlarından bu yana devlet “hukuk dışına kayıyor“ tespitleri yapılmaya başlandı, şimdi bu tespit de hükümsüz kaldı. Artık yasa dışı bir iktidar pratiği ile iç içeyiz.

'EN ÖNEMLİ BEKA SORUNU BU YASASIZLIK HALİDİR'

Türkiye’de hukuk ve yasaların olması gerekenin dışında kullanıldığı ve devleti değil hak ve özgürlükleri kısıtlamayı amaç edindiği eleştirileri yabana atılamaz. Ancak artık ortada o yasalar da yok. Tamamen siyasi iktidarın keyfiliğine teslim bir dönem.

Hukuku yasası olmayan devlet olur mu tartışıladursun, devletçi kesim için de en önemli beka sorunu bence bu yasasızlık halidir.

Tablo bu ve  tüm faaliyetlerimizde ihlalleri önlemek temel  amacı yanında  iktidarı ve devlet güçlerini evrensel hukuk kurallarına ve var olan yasalara uymaya çağırıyoruz.

Yanlış anlaşılmasın, tabii ki insan haklarına ve demokrasiye aykırı yasaları yüceltmeyi doğru bulmuyoruz. Sadece ilk adım olarak Devleti hukuk içine çekmeye çalışıyoruz ve asıl amacımız demokratik, insan haklarına dayalı bir anayasa ve yine aynı esaslarla yapılacak yasalarla devletin hak ve özgürlüklere sınırının çizilmesine ve uygulamalarının denetlenmesine katkı yapmak.  Yani hak ve özgürlükleri garanti altına alacak iktidarın keyfiliğinden kurtaracak yeni bir anayasa, yasalar ve iktidarın uygulamalarını denetleyecek ve hesap soracak mekanizmaların yaratılmasını istiyoruz.