İdeolojinin felsefesi ve teorinin maddi gücü

“Bir proleter, ‘ihtiyaç’ yüzünden zorunlu olmasa çalışmayacaktır; hukuki ideoloji tarafından buna tabi kılınmasa veya çalışmaya ilişkin ahlaki-ekonomik ideoloji tarafından buna tabi kılınmasa, ya da, eğer çalışmaya ilişkin dinsel bir ideoloji tarafından buna tabi kılınmasa çalışmayacaktır.”



27-12-2020 00:05

Burak Çetiner

 

İdeoloji kavramı, siyasetin kuramsal tartışmalarında her zaman için önemli bir rol oynamıştır. Nitekim Marksistler arasında “ideoloji” üzerine dönen tartışmalar dikkat çekicidir. İdeoloji tartışmaları konu olduğunda Fransız Filozof Louis Althusser’in ayrıcalıklı bir yeri olduğu kolaylıkla söylenebilir. “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” eserinde Althusser’in öne sürdüğü tezlere girmeden önce eserin kaleme alındığı dönemdeki siyasi atmosfere değinmek tartışmanın arka planını anlamlandırmak için faydalı olacaktır.

 

Fransız Filozof Louis Althusser, 1948’de katıldığı Fransız Komünist Partisinin (FKP) her zaman için “yaramaz çocuğu” oldu. Bir yandan partinin önde gelen teorisyeni konumundayken diğer taraftan Sovyet çizgisinin dışına çıkan bir teorik yaklaşıma sahipti. Ancak partiyle olan bu açı, Althusser’in özellikle Fransa’daki üniversite gençliği üzerindeki etkisiyle birlikte olumsuz bir durum olmak yerine ona kuramsal anlamda bir serbestlik ve popülerlik kazandırıyordu. Marx’ı Spinoza’yla birlikte okuyan ve Gramsci’nin tarihsicilik eleştirisi üzerinden kendi kavramsallaştırmalarına girişen Althusser; epistemolojik kopuş, üst-belirlenme, devletin ideolojik aygıtları üzerine geliştirdiği teorik çalışmalarıyla Avrupa’da geniş yankı uyandırdı.

 

1960’ların Avrupa’sındaki sosyal hareketlilik, Paris’in adeta eylemlerin başkenti haline geldiği Mayıs ‘68 öğrenci hareketiyle zirve noktasına ulaştı. Her ne kadar Althusser’in ‘68 eylemlerine dair tavrı çelişkili ve fazlasıyla eleştirilebilir (FKP’nin tavrıyla paralel şekilde) olsa da eylemleri düzenleyen öğrenciler üzerinde Althusser’in etkisi hiçbir şekilde yadsınamaz. Devrimci fikirlerle buluşan ama Sovyet çizgisinin dışında bir ideolojik yönelime sahip, heterojen bir kitle olan ‘68 öğrenci hareketinin Althusser gibi bir Marksist’ten etkilenmesi elbette ki şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Gençliğin Althusser’de bulduğu şey salt bir doktrin değildi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra teorik açıdan kısırlaşan ve krize giren Marksist düşüncenin devrimci özünü kaybetmeden ortaya konulmasıydı. Herhangi bir idealize etmeye düşmeden Althusser’in halefleri açısından önemini anlamak için bu tarihsel arka planı görmek gereklidir. 

 

Althusser’in ideolojik etkisine ve bu etkinin tarihsel arka planına değindikten sonra onun Magnus Opus’u olarak değerlendirebileceğimiz “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” eserine geçebiliriz. İthaki Yayınları’ndan çıkan kitabın girişinde, Althusser kendisine yöneltilen yapısalcılık eleştirisini reddederken, kitabında öne sürdüğü tezlerin Marksist teoriye içkin olduğu konusunda ısrar ediyor.

Althusser’in yapısalcılıkla ve Marksizm dışı olmakla suçlanmasının temelinde, yazarın ana akım Sovyet Marksizmi’nin dışına çıkarak üst-belirlenme kavramına, yani üstyapı ile altyapının karşılıklı ilişkisini önceden yapılmadığı kadar derinlikli incelemesi yatıyor.

 

Althusser Marksizm’in geleneksel tezi olan ve bina metaforuyla ifade edilen “Üstyapı son kertede altyapı tarafından belirlenir.” ifadesinin, devlet analizine sadece bu öncülden hareketle bakılmasını betimleyici devlet teorisi olarak görür ve şu yorumu yapar: “Betimleyici devlet teorisi doğru olmakla beraber aşılması zorunludur.”

 

İdeoloji başlığına geçmeden önce bu noktada biraz durup Althusser’in neyi kastettiğini anlamaya çalışmanın ve bu analizin Marksist teori için neden çığır açıcı olduğunu tartışmanın yararı var.  Betimleyici devlet teorisi ifadesiyle Althusser, Marksist kuramda devletin burjuvazinin bir aracı olarak ele alınmasını doğru ama yetersiz bir teori olarak yorumlar. Bu analiz, betimleyici kalmakta ve aşılmadığı ölçüde “…her betimleyici teori, teorinin vazgeçilmez gelişimini engelleme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.”

 

Buradan hareketle Althusser’in ideoloji üzerine yorumlarına ve devletin baskı aygıtları ile devletin ideolojik aygıtları (DİA) arasındaki ayrımına gelebiliriz. Kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülmesinde, bu ilişkilerin yeniden üretimi kilit rol oynamaktadır. Althusser tam da bu yeniden üretim sürecine odaklanır. Devletin sadece zor yoluyla (aynı anlama gelmek üzere devletin baskı aygıtlarıyla) yeniden üretimi sağlamadığına hatta daha ağırlıklı olarak rıza yoluyla, başka bir deyişle devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla üretim ilişkilerinin her defasında yeniden ve yeniden üretildiğini iddia eder. (Bir başka ifadeyle kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden üretimi) Althusser, DİA’ların işleyişini şu cümleyle özetler: “(baskıcı) Devlet Aygıtı şiddet kullanarak işler, oysa DİA’lar ideoloji kullanarak işler.” Bu noktada tartışmayı uçlaştırabilecek çarpık yorumlara izin vermemek için şunu da ekler:

“(Devletin baskı aygıtları) öncelikle baskıya dayanarak işler, ancak ikincil olarak ideolojiye dayanarak işler. Bütünüyle baskıya dayanan aygıt yoktur. Aynı biçimde; ancak tam tersi yönde, DİA’lar öncelikle ideolojiye ağırlık vererek işlediğini, ikincil anlamda ise baskı kullanarak işlediğini söylemek gerekir.” Bu açıklamayı “Salt ideolojik aygıt yoktur.” İfadesiyle tamamlar.

 

Althusser’in o dönemde Marksist teoride büyük bir sıçrama yaratan düşüncesini kısaca ifade etmeye çalıştım. Baskıcı devlet aygıtları derken; polis, ordu, mahkeme, idare, hükümet gibi kurumları, devletin ideolojik aygıtları derken ise; din, okul, aile, hukuk, medya, kültür gibi hayatımızın her köşesine sızan öğeleri ön plana çıkartıyor. Bugünden baktığımızda özellikle Batı toplumlarında devletin ideolojik aygıtlarının üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde ne kadar başarılı kullanıldığını görmek pekâlâ mümkün.

 

Kitapta Althusser’in altını çizdiği iki temel tez var, bunların eleştirisine çok fazla girmeden anlamları üzerinde durmaya çalışacağım:

Tez 1: İdeoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkiyi gösterir.

Tez 2: İdeoloji maddi bir varoluşa sahiptir.

 

İdeolojinin maddiliğine yapılan vurgu, Marx’ın şu satırlarıyla uyum içindedir: “Maddi bir güç ancak maddi bir güçle devrilebilir; ama teori de, kitleleri kavradığı zaman maddi bir güç haline gelir.” [1] Althusser’in burada Marksist teoriye katkısı, materyalist yöntemi kullanarak üst yapıya ait olan ideoloji ve devlet gibi kavramların derinlemesine bir analizine girişmesiyle ortaya çıkar. Soyut bir kavram olarak ele alınan ideolojinin, üretim ilişkileri ve üretim ilişkilerinin yeniden üretimi noktasında nasıl bir maddi güce dönüştüğünü tüm açıklığıyla ortaya çıkarır. Althusser bununla da yetinmeyip bu analizini, “İdeoloji bireyleri özne olarak çağırır.” diyerek burjuva ideolojisinin toplum üzerindeki ideolojik hegemonyası üzerine yöneltir. Burjuva ideolojisinin toplumsal süreçlerde nasıl işlediğini şöyle somutlar:

 

 “Bir proleter, ‘ihtiyaç’ yüzünden zorunlu olmasa çalışmayacaktır, hukuki ideoloji tarafından buna tabi kılınmasa veya çalışmaya ilişkin ahlaki-ekonomik ideoloji tarafından buna tabi kılınmasa, ya da, eğer çalışmaya ilişkin dinsel bir ideoloji tarafından buna tabi kılınmasa çalışmayacaktır.”

 

Bu satırlar, kapitalist sistemin işleyişinin maddi zeminini ortadan kaldırmadan ancak indirgemeci bir yaklaşıma da düşmeden ideolojik hegemonyanın tekil bireyler üzerindeki etkisini başarıyla açıklar. Üretim ilişkilerinin ideoloji yoluyla nasıl yeniden üretildiğini ve sınıf mücadelelerinin belirleyici rolünün özlü bir şekilde ortaya serildiğini bu sayede görebiliriz. Toplumsal bireyler üzerinde kurulan ideolojik hegemonyanın, yani burjuva ideolojisinin sınıf mücadelesinde burjuvazi tarafından nasıl etkili bir silah olarak kullanıldığının tespit edilmesi, tam da bu sınıfın iktidardan uzaklaştırılması için verilecek mücadelenin dayanak noktalarını belirlemek için büyük önem taşıyor. Althusser, DİA’lar üzerinden geliştirdiği kuramsal incelemesiyle bu yolun önünü açan bir katkı sunmuş oluyor. Marksistlere çok uzak olan ya da olması gereken, geniş halk kitlelerini “kandırılmış güruhlar” olarak gören siyaseti ve yine aynı anlayışın bir sonucu olan “halkın bilinçlendirilmesi” siyasetini önüne temel amaç olarak koyan bir siyasetle -belki bu amaçla yola çıkmasa bile- hesaplaşıyor. Bunu ideolojinin maddiliği tezini öne sürerek başarıyor.

 

Bitirirken, Althusser’e yöneltilen çift yönlü eleştirilere değinmenin bu yazıda açılmaya çalışılan tartışmanın sürdürülmesi açısından verimli bir zemin yaratabileceğini düşünüyorum. Althusser’den sonraki dönemde onun hem Marksistler hem de Post-Yapısalcılar tarafından yapısalcı bir yorum getirmekle suçlandığını biliyoruz.  Bu eleştiriyi getirenler arasında ondan etkilenen ya da doğrudan öğrencisi konumunda olan birçok düşünürün olması da bu eleştiriyi üzerinden atlanmaması gereken bir nokta haline getiriyor. Yazının sınırlarını zorlamamak adına, çok daha detaylı tartışılması gereken bu eleştiriler için kısaca şunu söylemenin yerinde olacağı kanısındayım: Althusser’in felsefi yönteminin yapısalcı sınırlar içinde kalıp kalmadığı tartışması bir yana, onun ideoloji üzerine geliştirdiği felsefenin ve bu kuramsal yaklaşımın, Marksizmin devlet ve siyaset alanına yaptığı katkıların bütünlüklü bir değerlendirmesi, bir dünya görüşü olarak Marksizmin gelişiminde ön açıcı bir nitelikte olduğunu söyleyebilirim. Bu felsefi katkının, dogmatik bir öğreti olmak yerine sürekli gelişim halinde olan bir yöntem olarak Marksizm adına ne şekilde yorumlanacağı ise bugünün Marksistleri olarak bizlere düşüyor.

 

 

 

[1] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Sol Yayınları

 

KÜNYE: İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Louis Althusser, Çev. Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2014, 148 Sayfa.