İçinden konuşmayı keşfedenlerin hikayeleri

Birbirine yabancılaşan iki insanın kendilerine de yabancılaşma sürecini anlatan “Pes”, bu yabancılaşmaya katkı sunmaktan inatla ve nedendir bilinmez vazgeçmeyen karakterleriyle sonu başından belli bir toplum sözleşmesi imzalıyor.



28-07-2019 00:12

Evrim Sayın

Mail: evrim.sayn@gmail.com

Pink Floyd’un “Learning To Fly” parçasından bir pasajla açılıyor kitap. Kitaba ismini veren hikaye olan “Bilinmeyen Sular”ın rüyaya açılan kapısında Pink Floyd ile bekliyor bizi Mevsim Yenice.

Yazarın ilk kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi”, 2019 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülleri’nde Mansiyon Ödülü’ne layık görülmüş. Yenice’nin ilk kitabından önce ikinci kitabıyla tanışmış olmamın bir hikayesi var elbette. Karaköy’de, Öğretmen Ağı mekanında, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini odağına alan bir atölyeye katılmıştım. Konuşmacı Aylin Gezgüç’ün atölye sonunda bir katılımcıya yönelttiği soru üzerine verilen harika yanıtın ardından “Bilinmeyen Sular” hediye edildi o katılımcıya. “Mevsim Yenice’nin mavi kitabı” diye dolandım tüm gün ve İzmir’e döndüğümde ilk işim bu mavi kitaba koşmak oldu. Yenice’nin İzmirli olduğunu biliyordum, kendi İzmir hikayemi de onunla başlatmak istedim bu yüzden.

“Bilinmeyen Sular”ın mefhumu; baba, ebeveynlik, çocukluk ve evli-evsiz olma hali daha çok. Kendi içime dönüveriyorum bir anda. Evsiz olmak yersiz yurtsuz olmak demek midir örneğin? Yoksa tam tersidir de evde-evli olunca mı ait hissedemez insan kendini kendine? Hikayemizdeki baba, çocuğuyla çocuğunun her gece gördüğü rüyasında sohbet edebiliyor sadece. Gerçek anlamda kurulan bir sohbet bağından bahsediyorum tabi ki burada. Samimi, yargılayıcı olmayan, şefkatli ve karşılıklı anlayışa açık bir sohbet demek istediğim. Babanın bu rüyalardan haberi dahi yok. “Bizim için birbirini görmek, araf demek çünkü.” diyen çocuk; sevinmekle korkmak, korkmakla heyecanlanmak arasında gidip geliyor bu gerçekten kurulmasını istediği iletişime dahil olunca. Rüyada yakasını bırakmayan yaşanmışlığı, gerçekte zaten tüm dilleri lal ediveriyor:

“Yalan söylüyorum, aslında bekliyorum. Gecenin gelmesini. Gerçek hayatta iki çift laf edemeyen biz muhteşem ikilinin rüyada buluşup bir tuhaflığın parçası olabilmesini.”

Bir birey olarak görmeyen ama bu yok sayılmayı kabul eden çocuk, ona yuva diye belletilen “ev”den çıkarak var edebilir ancak kendini. Aynaya o zaman bakabilir. Sevginin, onu göstermenin ve onu almanın utanç sayıldığı coğrafyalardan biri olan ülkemizde bilinmeyen sular, aslında hikayedeki babanın da yıllardır durduğu nokta. Baba, her zaman o sularda görmek ister çocuğunu, sorgusuz sualsiz hem de. Üzerine hiç düşünmeden. Öylece… Hesapsız kitapsız atmak ister o sulara çocuğunu. Kutsal aile aldatmacası içinde debelenen her aile, o sularda biraz daha dibe batıyor oysaki her an. Kendi çocuğunun biricikliğini örseledikçe kendine duyduğu öfkeyi kontrol edemeyen babalarla sarılı etrafımız. Mevsim Yenice, bu kuşatmayı bertaraf etmekten yana belli ki.

Bu hikaye ve beraberindekilerle bir bütündüm kitap bitene kadar. Öyle bir dönemime denk geldi ki “Bilinmeyen Sular”; her kelimesi, her cümlesi, dokunduğu her yara, hissettirdiği her boşluk sonrasında da benimleydi, çok tanıdıktı. Kendinize, ama ekseriyetle içinizdeki en derin size, usulca ve gündelik hayatınızın bir köşesinden sesleniyor yazar.

İçinden konuşmayı keşfedenlerin hikayesiydi örneğin “Pes”. “Daha yakın olmalı mıyız?” diye soran Pink Floyd parçasıyla açılan hikayede taraflar, birbirlerine belki de en uzak yerden sesleniyorlar. Bu seslenme hali, her ne kadar aktif bir eylem biçimi gibi görünse de bazen televizyondaki bir belgesel engelliyor duymayı, bazen keskin bir bakış:

“Konuşmadan bir süre bakışıyoruz. Birbirimizi bir yerlerden tanıyor ama bir türlü çıkaramıyor gibiyiz.”

Yenice’nin bu hikayede “kırılma noktası” diye tanımladığı hayattaki her eşik, aslında dönüp bakmaya ve hatırlamaya korktuklarımızdan ibaret çünkü bir kez atlamaya yeltenirsek o eşikten, durmadan içimizden yinelediğimiz “pes” duyulur oluverir. Yakın zamanda K24’ün kadın yazarlara sorduğu bir soru, Kendinize ait bir zamanınız var mı?, üzerinden şekillenen dosyasında Deniz Gezgin’in “eşik” tanımı, tam da Mevsim Yenice’nin hikayesinde bahsettiği kırılma noktası: “Eşik; imkandır, hayata açılır ve her türlü kapatılmışlığın hafızasını içinde taşıyan bir duyu organıdır.”

Birbirine yabancılaşan iki insanın kendilerine de yabancılaşma sürecini anlatan “Pes”, bu yabancılaşmaya katkı sunmaktan inatla ve nedendir bilinmez vazgeçmeyen karakterleriyle sonu başından belli bir toplum sözleşmesi imzalıyor.

Her hikayeyi detaylandırarak anlatmam mümkün olmasa da, ki bunu yapmamam daha doğru olur, son olarak “gidemeyen bir giden”den bahsetmek istiyorum. Savrulduğumuz ya da tercih ettiğimiz yollar, onun yol olduğu gerçeğini değiştirmiyor asla:

“Nereye gideceğini sormuyorum. Çünkü ikimiz de biliyoruz; gitmek gitmektir, neresi olduğunun önemi yok.”

Beraberinde duymaya alıştığımız “gitmek”, yolun sonunda daima vadedicidir. Benim de gittiğim bir zamana denk düşen bu hikayede bu aralar en fazla duyduğum cümleyle, Gitmeden daha görüşürüz mutlaka, karşılaştım. Oradaki “mutlaka” sözcüğü, aslında görüşülmeyeceğinin en net ifadesi. Sadece hayat hep böyle dedirtiyor, o kadar. Hatta böyle söyleyince görüşülmüş kadar olunuyor. Onlarca kitap alıp, bir o kadarını okuyamamakla birlikte sahip olmanın verdiği “okumuş kadar olma” hazzı gibi.

Mevsim Yenice, elbette ki daha fazlasını söylüyor diğer hikayelerinde. Yaşatmak ve öldürmek arasındaki o ince çizgiyi, küçük bir çocuğu cellat eden bilmişliği, sevgisini karşısındaki insanın sevgisine eşitleyemeyenleri, duyduğu mahcubiyet ve utançtan nesnelere dönüşenleri, küçük bir kız çocuğu ile bir yetişkinin ön görülemez mektup arkadaşlığındaki öğreticiliği ve daha fazlasını Yenice’nin kaleminden okumak mümkün. Dilindeki berraklığa ve yaşamın içinden bir yerden seslenişine kayıtsız kalamıyor insan. Dilerim, kedisi Şibumi ile yeni öykülere yüzlerini dönmüşlerdir ve bizi o öykülerin yine tam ortasına atıvereceklerdir.

Künye: Bilinmeyen Sular, Mevsim Yenice, Can Yayınları, 2019, 94 sayfa.